Birinci Bölüm
Giriş yerine ...
Dayanışma Hareketi (Solidarnosc)
TARİHÇE
Giriş yerine ...
• 966 - 1792 yılları arasında büyüyen bir devlet: Çok uluslu, farklı kültürler,
farklı din mensuplarının barındığı ve Osmanlı İmparatorluğu’yla 300 yıl boyunca
ortak sınıra sahip olan ülke;
• 1791 Avrupa'da ilk demokratik anayasayı kabul eden ülke;
• 1795 - 1918 yılları arasında (yani 123 yıl boyunca) Avrupa siyasi haritasından
silinmiş bir ülke - komşuları Rusya, Prusya ve Avusturya tarafından
paylaşılmıştır. Taksimi Osmanlı İmparatorluğu kabul etmemiştir...;
• 1918 - 1939 yılları arasında tam bağımsız genç bir cumhuriyet olarak hem yeni
bir ülke altyapısını hem Polonya vatandaşlık ruhunu, yani yeni bir anlayışı ve
hem de demokratik sistemi kurmaya çalışan bir egemen devlet;
• 1939/45 - 1989: II. Dünya Savaşı ve Yalta, Poçdam’daki “üç büyükler”
tarafından alınan karar üzerine Sovyet Bloku’na zorunlu şekilde bırakılan ülke;
• 1980 yılında “Dayanışma” haraketiyle başlayan bağımsızlık ve egemenlik yolunda
1989 yılından itibaren dünyayla tam bütünleşme yolculuğunu seçen ve başlayan
ülke: 1999’dan itibaren- NATO, 2004 yılından itibaren - AB üyesidir.
Polonya hakkında ayrıntılı bilgilere geçmeden önce, bu güzel ülkenin tarihçesi
ile ilgili kısa bir bilgi sunmakta yarar görüyoruz.
Beşinci ve altıncı yüzyılın başından sonra, geniş Odra havzası ile Vistül
havzasının bir kısmına, batıdan gelen birkaç Slav kabilesi yerleşti. Leh
ulusunun oluşmasında bu kabilelerin (Polanlar, Vislanlar, Pomeranyalılar vb.)
katkısı oldu. Bu topluluklar yavaş yavaş ilk kent çekirdekleri olan ve kısa bir
süre sonra yanlarında zanaatçı varoşları kurulan, tahkimli castra veya
grody’lerin (Poznan, Kruszwica, Kalisz) etrafında toplandılar.
Dokuzuncu yüzyılın ortasından itibaren Gniezno ve Poznan dolaylarında kurulan
ilk Polonya Devleti çevresinde, zamanla Büyük Polonya, Küçük Polonya, Mazovya,
Silezya ve Pomeranya bir araya geldiler. Piastlar hanedanının bilinen ilk atası
Mieszko I, bu oluşumu Polonya Devleti haline getirdi. Soy birliği, ekonomik
benzerlikler, Büyük Polonya, Litvanya, Mazovya ve Podlakya ovalarının geniş bir
orman kuşağı ile çevrili olması, batıda Germen İmparatorluğu, güneyde Bohemya
devleti, doğuda Kiev, kuzeyde Veletler’in Polonya topraklarını çepeçevre
kuşatmaları, Polonya milliyetçiliğinin doğmasını kolaylaştırdı;Mieszko bazı
derebeyleri ile kilisenin yardımı sayesinde geniş bir bölgede egemenliğini
kurabilmek için bu milliyetçilik duygusundan yararlandı. Bu arada 966’da
Hıristiyanlığı kabul etti ve Poznan’da ilk piskoposluk kuruldu.
Mieszko I’in oğlu ve varisi Boleslaw I (992-1025) kilisenin desteğiyle Otto
III’ten Polonya kilisesinin, imparatorluk kilisesinden ayrılmasına olanak veren
Gniezno başpiskoposluğunu ve Krakov, Wroclaw ile Klobrzeg piskoposluklarını
kurdu; öte yandan geçici olarak batıda Odra’nın ağızlarını ve Kuzyce’yi, güneyde
Moravya’yı, Çek ve Slovakların ülkelerini ilhak etti. Ayrıca doğuda Kev’e
ulaştı. Başarıları Budziszyn barışıyla (1018) ve ilk Polonya Kralı olarak taç
giymesiyle onaylandı. Ama oğlu Mieszko II (1025-1034), doğudan Rus Prenslerinin,
kuzeyden Danimarkalıların, güneyden Çek’lerin, batıda Polonyalıları Odra’nın
doğusuna çekilmeğe zorlayan imparator Franken’li Konrad II’nin hücumları
karşısında topraklarının bütünlüğünü koruyamadı; iç karışıklıklar ve
kardeşlerinin taht üzerinde hak iddia etmeleri yüzünden sınırları daralan
devletini ancak imparatora bağımlılık yemini ederek kurtarabildi.
Başlıca olayları iç düzenin kısa bir süre içinde bozulması ve Bohemya Bratislava
Dükü’nün ani istilası (1036) olan bir döneminden sonra yenilikçi Kazimierz I
(1034-1058),kilisenin ve devletin bütünlüğünü yeniden sağladı; başkenti de
Krakov’a taşıdı.
Ne var ki, Kazimierz I, kendisini iktidara getiren aristokrasinin baskısından
kurtaramadı. Ayrıca, Silezya’yı Çekler’den, Mazovya’yı da burada yönetimi ele
geçiren Maslaw’dan kurtarmış olan imparator Heinrich III’ün egemenliği altına
girdi. Ama oğlu Boleslaw II (1058-1079), söz konusu iki vesayetten de kurtulmayı
başardı. Önce aristokrasinin baskısından kurtuldu; sonra Rus Prenslikleri
arasındaki anarşiden yararlanarak Kiev’de harekete geçti (1069) ve Çekler’i
Silezya üstündeki hak iddialarından vazgeçmeye zorladı; Heinrich IV’e karşı
ayaklanan Saksonlar’ın tarafını tutarak Berat kavgasından yararlandı. Böylece
Papa Gregorius VII’den krallık tacını giymeyi başardı.
Artık, Polonya’nın imparatora karşı bağımlılığı kalmamıştı. Ancak, imparatorun
yardım ettiği muhalifleri destekleyen Krakov Piskoposu Stanislaw’ın idam
edilmesi, derebeylerin ayaklanmalarına yol açtı; derebeyler tahta kralın kardeşi
Wladislaw Herman’ı çıkardılar.Boleslaw kral ünvanını kaybetti (1079), kaçtı ve
ülke Bohemya’ya yıllık bir haraç ödemek zorunda kaldı.
Polonya’nın soyluların temsilcisi voyvoda Sieciech tarafından yönetilmesini
kabul eden Wladislaw I Herman’dan (1079-1102) sonra Polonya, Boleslaw III
zamanında toprak bütünlüğüne yeniden kavuştu. Kardeşi Zbigniew ile bölüştüğü
Polonya topraklarını kendi çıkarına birleştirmeyi başaran Boleslaw III
(1107-1138) germen himayesinden kurtuldu ve Baltık kıyısında geniş bir bölgeyi
ele geçirdi; Macarlar ve Rutenyalı’lar ile ittifak yaparak, imparatorun 1109’da
giriştiği harekatı durdurdu; sonra fethettiği topraklardaki halkı
Hıristiyanlaştırdı, fakat ülkesini dört oğlu arasında bölmekle, elde ettiği
parlak sonuçları tehlikeye düşürmüş oldu.
Piast hanedanı Kazimierz III ile sona erdi; çünkü Kazimierz tahtını uzak
akrabalarından biri yerine, yeğeni Anjou sülalesinden Macaristan Kralı Lajos’a
(1370-1382) bırakmayı tercih etti. Böylelikle Lajos’a kalkınmış ama, hiç deniz
kıyısı olmayan ve dışta hep Töton tarikatıyla gücü gittikçe artan Litvanya’nın
tehdidi altında yaşayan, içte ise hep büyük soyluların bağımsızlığının tehdit
ettiği bir Polonya’yı miras bıraktı.
Varisini tayin etmek için büyük soyluların fikrini almak zorunda kalması,
Polonya kurumlarının seçimle iş başına gelecek bir monarşi kurulmasına doğru
geliştiğini ortaya koydu. Bu olay Polonya tarihinde kesin bir dönemeçti; çünkü
soylularla yapılan pazarlık sonucunda tahta, yabancı bir sülale çıkıyordu ve
Macar Lajos’un saltanatı aslında Jagellon’lar devrine doğru bir geçiş dönemiydi.
Yabancı bir prens olan ve hemen hemen daima yurt dışında yaşayan Lojos’un ölümü,
Polonya’da iç savaşı başlattı; Macaristan ile birlik bozuldu, soylular devletin
önemli mevkilerini paylaştılar. Bu durumun yarattığı huzursuzluğu gidermek için
Polonya’lılar tekrar monarşiyi kurdular: Lajos I’in kızı Jadwiga Polonya
Kraliçesi oldu (1383-1399) ve Litvanya Büyük Dükü Jagellon ile evlenmeye
zorlandı; Wladislaw adı ile vaftiz olan ve şahsi topraklarını krallığa katmaya
söz veren Jagellon, ortak Polonya Kralı seçildi (1386-1434).
Bu seçimle Polonya aristokrasisi ülkeye, anarşiye son verebilecek bir sülale
kazandırıyor, doğu ile yakınlık kuruyor ve ülkeyi Töton şövalyelerinin tehlikeli
baskısından kurtarıyordu. Gerçekten Polonya-Litvanya koalisyonu birlikleri,
Tötonlar’ı Grunwald’de ezerek mağlup etti(15 Temmuz 1410).
Wladislaw II Jagellon Moldova (1387), Eflak (1389) ve Basarabya (1396)
hükümdarlarının kendisine saygı yemini etmesini de sağladığından Polonya artık
Baltık Denizi’nden Karadeniz’e kadar uzanan ve bazı çatışmalara, özellikle
Litvanya büyük dükü Witold’un neden olduğu çatışmalara karşın , iki ülkenin
soyluları arasında imzalanan Horodlo birliğiyle bütünlüğü sağlanmış görünen bir
devlet haline geldi. Giderek, Litvanya’nın önemli mevkilerine arzu ettiği
kişileri seçtiren Polonya, iki başlı devletin siyasi merkezi haline geldi.
Macaristan tahtına Wladislaw (Laszlo) III’ün seçilmesiyle (1440), Krakov, çok
büyük bir Katolik devletin coğrafi merkezi oldu. Bu devlet germenciliği
önlemekle ve kilisenin baskısıyla Ortodoksluğun ve Müslümanlığın yayılmasını,
püskürtmeğe değilse bile durdurmağa (Wladislaw III’ün 1444’de Varana’da Osmanlı
Ordusuna yenilmesine rağmen) yönelmişti. Wladislaw III’ün varisi Kazimierz IV
ise Polonya-Litvanya Devletinin güneydoğuya doğru genişletilmesi işini bir yana
bırakarak kendini önce Polonya’da monarşinin güçlenmesine adadı. Bu iş için
Nieszawa imtiyazlarını (1454) verdiği şövalyelerle, artık doğu topraklarının
işletilmesine yönelen magnat’lar arasındaki gelenekel çelişkiden yararlandı.
Töton tarikatının rakipleriyle ittifak yaptı ve onüç yıl savaşlarından
(1454-1466) sonra, bu tarikata girmeyi kabul ettirerek Pomeranya ve Gdansk’ın
kendisine bırakılmasını sağladı.
Böylece Polonya, tarım ürünlerinin sevkedileceği bir deniz kapısına sahip
oluyordu. Ayrıca Albreht II’nin kızı Habsburg’lu Elisabeth ile evlenerek
(1454),Bohemya tacı ve Macaristan üzerinde haklar elde etti.
Polonya, germenciliğe karşı atağa kalkmıştı; buna karşı koyabilmek için
imparator Friedrich III, Lituanya’nın doğal rakibi İvan III Vasiliyeviç ile
ittifak yaptı. Ne var ki Alman tehlikesi azalırken, bu kez Rus tehlikesi
başlıyordu!...
XV. yüzyılın sonunda, krallığın siyasi, ekonomik ve sosyal yapısı da değişti.
Rahip ve magnat sınıfının hırslarını önlemek için szlachta’ya (yani soylular
sınıfına) dayanan Jagellon’lar, szlachta üyelerinin her türlü yargıya karşı
dokunulmazlıklarını kabul etmekle kalmayarak, askeri ve mali külfetler
yüklemeden önce, yerel szlachta meclislerinin fikrini almayı da kabul etti.
Ayrıca 1493’de Piotrkow’da genel bir diyet toplandı; bu monarşi gücünün küçük
soylular lehine azalmasının akılcı bir sonucuydu.
Her ikisi de Kazimierz IV’ün oğulları olan Jan I Olbracht (1492-1501) ve
Aleksander I (1501-1506)’in saltanatlarının çok kısa sürmesi, Jan I’in
Moldova’nın bağımsızlığını engelleyememesi ve Bukovina’da ağır bir bozguna
uğraması (1497) karşısında cüreti artan szlachta Aleksander I’e, ulusun üç
sınıfından oluşan genel diyeti kabul ettirerek, meşruti bir krallık kurulmasını
sağladı.
Kazimierz IV’ün üçüncü oğlu ve üçüncü mirasçısı Zygmunt I (Türk kaynaklarındaki
adıyla Sigismund I, 1506-1548), oğlu Zygmunt II August’u Lituanya büyük dükü
olarak tanıtmayı ve Polonya Kralı seçtirerek taç giydirmeyi (1530) başardı.
Soydan geçen monarşinin kurulmuş gibi göründüğü bu dönemde Polonya, Jagellonlar
sülalesinin Macaristan’ın kontrolünü kaybetmesine ve Moskovalıların Smolensk’i
ele geçirmelerine (1514) rağmen, en güçlü devresini yaşadı.
Töton başrahibi Brandenburg’lu Albrecht, tarikatı laikleştirince (1525) Zygmunt
I, soydan geçen Prusya Düklüğü’nün egemenliğini kabul ettirdi; ayrıca Varşova
Düklüğünü kendine bağladı (1526). Lituanya soylularına, Polonya soylularının
yararlanmakta oldukları imtiyazları tanımak kurnazlığını gösteren Zygmunt II
August, Litvanya’ya “Lublin daimi birleşmesi” ni kabul ettirmeyi başardı. Buna
göre krallık ve büyük düklük artık tek bir meclis ve ortaklaşa seçilecek tek bir
kral tarafından idare edilecekti (1569).
Gerileme Devri
1572’de Zygmunt II August, varis bırakmadan ölünce, valoıs’lı Henry kral seçildi
(1573). Yeteneksiz Henry Fransa’ya kaçınca. Osmanlı İmparatorluğu’nun da
yardımıyla Erdel Prensi Istvan Bathory krallık koltuğuna oturdu (1576-1586).
Bathory, Gdansk isyanını bastırdı ve başarılı bir savaşla Livonya’yı Ruslar’dan
geri aldı.
Annesi Jagellon sülalesinden olan Zygmunt III Vasa’nın (1587-1632) tahta
çıkmasından sonra, Katolik tepki daha güçlü bir hal aldı ve Brzeşç birliği (Roma
ile Kiev) metropoliti ve hemen bütün Ortodoks piskoposlar tarafından kabul
edildi.
1370’den beri yabancı prenslerin idaresinde bulunan, soyluların özel çıkarını
devletin çıkarlarından daha üstün tutan bir sistemle yönetilen Polonya’yı,
Kazakların isyanı temelden sarstı. Bu isyanı bahane ederek ülkeye müdahale eden
Ruslar, Smolensk ve Vilnius’u (1654) ele geçirdi; İsveçliler ise bir an için
bütün ülkeyi istila ettiler; ama sonra püskürtüldüler. Bununla birlikte hükümdar
Jan II Kazimierz Prusya düklüğü üstündeki egemenliğini kaldırmak (1657), İç
Livonya’yı İsveç’e, Dinyeper’in doğusunda kalan Ukrayna topraklarını da Rusya’ya
bırakmak zorunda kaldı.
Polonya, meydana gelen buhrandan iflas etmiş olarak çıktı; ürünler tahrip
edilmiş, ticaret durmuş, nüfus azalmıştı. Çocuğu da olmayan Jan II.Kazimierz,
tahta bir Fransız prensini seçtirebilmek için tahttan feragat etti (1668) ama,
ulusal bir tepkiyle karşılaşınca bunu başaramadı. Neticede Polonyalı olmaktan
başka bir özelliği olmayan Michal Korybut Wisniowiecki (1669-1673) kral seçildi.
O’nun ölümü üzerine de Sobieski Jan III (1674-1696) Polonya Kralı oldu.
Karlofça Antlaşması ile Podolya ile Ukrayna’nın önemli bir kısmı geri alındı
(1699) ama, kralın beceriksizliği yüzünden Polonya yeni bir kriz dönemine girdi!
O arada iç işlerine başka ülkeler karışmaya başladı. Nitekim Avusturya ve Rusya
Polonya Krallığı’na August II ve August III gibi kendi adamlarını seçtirdiler.
August II, Rus Çarı Büyük Petro ve Danimarka Kralı ile ittifak yaparak; İsveç’in
Baltık kıyısında ele geçirdiği yerlere saldırdı ama kendi birlikleri hezimete
uğrayıp, yenildiler. İsveç Kralı Karl XII, Polonya krallığına Stanislaw I
Leszczynski’yi oturttu (1704).
Büyük Petro’nun desteğiyle Varşova’ya dönen (1709) August II ile yeni kral
arasındaki mücadele sonucu, ülke iki parçaya bölündü; ama yine Çar’ın
müdahalesiyle, iki taraf da dağıtıldı. Her türlü otoriteden yoksun kalan
Polonya, komşularının körüklediği bir anarşi ortamına düştü! Komşular, tacını
önce oğluna, sonra Ruslar’ın karşı çıkmaları üzerine Stanislaw I Leszcynski’ye
geçirmek isteyen August II’nin siyasetine karşı çıktılar. Avusturya bu durumdan
kaygılanınca Prusya ve Rusya, Berlin antlaşmasını imzaladılar (1730); bu anlaşma
Polonya’yı anarşiden kurtarabilecek bir prens seçilmesini önlemek için bu üç
devletin ortak çalışmasını öngörüyordu.
Stanislaw I Leszcynski’nin Fransa ve Potocki’lerin desteğiyle kral seçilmesi, bu
anlaşma yüzünden Polonya veraset savaşına ve Rusya’nın August III lehine duruma
müdahale etmesine yol açtı. August III kurnazlık ederek Kurzeme düklüğünü
çariçenin gözdesi Biron’a bıraktı. Bu arada Viyana antlaşmasıyla Stanislaw I,
Polonya’nın ismen kralı, Lorraine ve Bar dükü oldu. Ordusunun sayısı azaltılan
ve meclisinin tüm yetkileri elinden alınan Polonya, Friedrich II’nin Silezya’yı
işgal etmekle büyük bir çıkar sağlayacağını bildiği halde Avusturya veraset
savaşında tarafsız kalmayı tercih etti. Yoksullaşan krallık yaşanan krizlerden
sonra biraz kendine geldi ve bazı toprakların işlenmesini sağladı ve geriye
göçler başladı. Polonya’daki ulusal uyanış Friedrich II ve özellikle Katerina
II’yi memnun etmedi.
Öte yandan bir kısım Polonyalılar Bar Federasyonu’nu kurarak, Rus birlikleriyle
çarpışmaya başladılar (1768-1772).
Bu son durumdan yararlanmak isteyen Friedrich II ile Katerina II, düşüncelerini
Maria Theresia’ya da benimseterek Polonya’yı ilk kez paylaşmaya karar verdiler.
Buna göre Friedrich II Gdansk ve Torun dışında krallık Prusya’sını, Katerina II
Tuna’nın kuzeyindeki ve Yukarı Dinyeper’in doğusundaki Litvanya topraklarını,
Maria Theresia ise, Lwow ile birlikte Galiçya’yı ilhak ettiler. Polonya’yı tam
bir himaye ülkesi haline getiren Rusya, yeni bir anayasa hazırladı ve meclisin
kurulmasını sağladı. Stanislaw II Poniatowski ülkede olumlu bir yönetim
uyguladı, bazı reformlar yaptı, Krakov ve Vilnius Üniversitelerinde aydın
kadroların yetişmesini sağladı. O arada Türk-Rus Savaşından (1788-1792)
yararlanan Meclis, Ordunun mevcudunu 100 bin kişiye çıkardı. Yeni bir anayasa
hazırladı ve 3 Mayıs 1791 tarihinde onaylayıp, yürürlüğe koydu. Fakat Rusya,
olumlu yöndeki bu gelişmelerden rahatsız oldu; önce ordusunu ülkeye soktu, bazı
yandaşlarıyla birlikte Targowica Konfederasyonunu kurdu (Mayıs 1792) ve reform
hareketini durdurdu; ardından da ikinci bölünme gerçekleştirildi (1793). Buna
göre Rusya Minsk,Volhina ve Podolya’yı; Prusya ise Gdansk, Torun ve büyük
Polonya’yı alıyordu. Özgür yaradılışlı Leh Milletinin ülkesinin paylaşılmasına
tahammül etmesi mümkün değildi; nitekim ulusal bir devrim hareketi başlatıldı;
devrimin siyasi yönetimini Ignacy Potocki ve Kollataj aldılar; ordunun başına
geçen Kosciuszko ise Krakov’a girerek, halkı Rusya ve Prusya’ya karşı savaşa
çağırdı. İlk hamlede Ruslar Varşova ve Vilnius’dan kovuldular. Ama Krakov’u ele
geçiren Prusya’lılar Varşova’yı kuşattılar. Kosciuszko Maciejowice’de Ruslar’a
esir düştü; Ruslar Praga varoşunu yıktıktan sonra Varşova’yı işgal ettiler.
İşgalciler Polonya’nın öteki yerlerini de paylaştılar; Prusya Varşova, Neman ve
Bug bölgelerini ele geçirdi. Rusya bu hattın doğusundaki toprakları, Avusturya
ise Krakov, Sandomierz, Lublin ve Mazovya’yı aldı. Stanislaw II tahttan
indirildi (27 Kasım 1795) ve Polonya Krallığı adının ebediyen kullanılmamasına
karar verildi!...
Paylaşılan Polonya
Milli ve dini duyguları son derece yüksek olan Leh milleti ne yazık ki, tarihin
önemli bir bölümünde yabancı saldırılarına ve işgallere maruz kaldı. Bundan
ülkeyi yönetenlerin büyük hataları vardı; zira istikrarlı ve ulusal bünyeye
uygun siyaset yapamıyorlardı. Nitekim, büyük işgal de bu yüzden başlarına geldi
ve Polonya 1795’den 1807 yılına kadar anılan üç devletin işgali altında kaldı.
Bu ülkeler Polonya’yı sömürge haline getirmek istediler. Avusturya ve özellikle
Prusya, egemenlikleri altına aldıkları bölgeleri Almanlaştırmaya başladılar;
Avusturya, soyluları köylülere karşı kışkırtmayı denedi; Prusya rahip ve
asilzadelerin mallarına el koydu ve mülkleri Almanlar’a dağıttı. Rusya ise bir
tek piskoposluk dışında, bütün Katolik piskoposlukları dağıttı ve halkı Ortodoks
mezhebini kabul etmeye zorladı! Ulusal kimliğini kaybetmek istemeyen Leh burjuva
sınıfı ve aydınlar, iki ayrı yönden destek aramaya başladılar. Fransa’ya sığınan
Lehler, Napolyon tarafından örgütlendiler (Tuna Lejyonu 1800). Ama bir yıl sonra
Luneville barışı imzalanınca bu örgüt dağıtıldı. Çar Pavel I önce Kosciuszko,
sonra öteki tutukluları serbest bıraktı.
Pavel’in yerine geçen Aleksander I, Rusya’nın Dışişleri Bakanlığı’na getirdiği
(1804) dostu Prens Adam Czartoryski’nin öğütleri üzerine Polonya’yı kendi lehine
birleştirmek istedi. Yerel işlerin yönetimini soylulara bırakarak
muhafazakarları kazandı. Ama Polonyalılar O’nu Prusya’yı desteklemekle
suçladılar ve Jena’dan sonra Prens Czartoryski istifa etti (1806).
Bunun üzerine Napolyon, yenilen Prusya’dan aldığı vilayetlerle Varşova Büyük
Düklüğü adı altında bir Polonya devletinin kurulmasını kabul ettirdi. Fransız
anayasasını örnek alan bir anayasa hazırlandı; ama angarya sistemi devam ettiği
ve köylüler sık sık çatıştıkları soylulara bağımlı olduğu için köleliğin
kaldırılmasının toplum yapısında bir değişiklik yapmadığı yeni devletin başına
Saksonyalı Friedrich-August getirildi. Jozef Poniatowski, Leipzig’de ölümüne
kadar (1813) durup dinlenmeden savaşan ve sağ kalanlardan 1814’de Çarı takip
eden bir ordu kurdu. Avusturya’ya karşı kazanılan zafer Büyük Düklük’ün eline
Krakov ve Lublin ile birlikte Galiçya’nın büyük kısmını kazandırdı; ama Düklük,
iki imparatorun rekabet mücadelesine hedef oldu!...
Napolyon yenilince, Aleksander I Viyana Kongresinde isteğini gerçekleştirdi
(1815). Avusturya’nın kendisine düşen kısımla bir Galiçya ve Lodomiria Krallığı
kurmasına göz yumarak Poznanya’yı bir Posen Büyük Düklüğü meydana getiren
Prusya’ya bıraktı ve Krakov’u da özgür kent (Krakov Cumhuriyeti) ilan etti.
Ayrıca, Polonya’nın geri kalan kısmında kesinlikle Rusya ile birleştirilen bir
Polonya Krallığı kurdu. Anayasa hazırlandı; hükümet, idari teşkilat ve ulusal
bir ordu meydana getirildi. Ne var ki en önemli görevler Ruslar’ın elindeydi;
Çarın kardeşi ve hanedanın varisi Konstantin önce Ordu’nun baş komutanı yapıldı;
sonra krallığın yönetimini ve Dışişleri Bakanlığı görevini üstlendi.
Novosiltsov, Bakanlar Kurulu tarafından imparatorluk komiserliğine atandı
(1822). Polonya halkı birleşmeyi umut ediyordu; ama Aleksander I, Lituanya ve
Rutenya eyaletlerinin birleşmesini kabul etmekle birlikte Viyana anlaşmasına
uymaya devam etti.
28 Kasım 1830 tarihinde Teğmen Wysocki’nin Öğretmen Okulu öğrencilerinden
oluşturduğu gizli bir örgüt, Konstantin’i öldürmeyi, Rus birliklerini ülkeden
kovmayı ve halkı ayaklandırmayı amaçlıyordu. Büyük Dük suikasttan kurtuldu, ama
yayılan isyanı bastıramadı. General Chlopicki kendisini diktatör ilan etti (5
Aralık). Milli bir hükümet kuruldu. Poznanya, Galiçya ve Krakov’dan gelen
gönüllüler, Chlopicki’nin ordusuna katıldılar. Bu ordu Ruslar’ı Varşova
yakınındaki Grochow’da mağlup etti (25 Şubat 1831) Ne var ki Ruslar daha sonra
yeni bir saldırı ile Varşova’yı ele geçirdiler! Çar Nikolay I, eski anayasayı
iptal edip, yeni bir anayasa hazırladı (26 Şubat 1832). Ordu dağıtıldı. Yüksek
okullar kapatıldı ve başka ülkelerde yüksek öğrenim yapmak da yasaklandı. Ama
Rusya’da eğitim görmek isteyenlere kolaylıklar ve burs temin edildi. İdari
yönetim tamamen İmparatorluk senatosuna bağlandı.
Öte yandan işgalden kaçarak başka ülkelere sığınanlar, Polonya’nın kurtuluşu
için harekete geçtiler. 1833’deki bir saldırı başarısızlıkla sonuçlandı. Paris’e
kaçmış olan Czartoryski bir Avrupa savaşına, Demokratlar örgütü ise bir köylü iç
savaşına bel bağlamışlardı. Krasinski, Slowacki, Adam Mickiewicz gibi şairler
halkın milliyetçilik duygularını coşturdular. 1846’da bir ayaklanma oldu; ama
kısa bir süre içerisinde bastırıldı ve Krakov Cumhuriyeti’nin Avusturya
tarafından işgal edilmesine neden olundu. 1848’de Berlin isyancıları 1846
ayaklanmasının önderlerinden Mieroslowski’yi serbest bıraktılar.
Friedrich-Wilhelm IV, Ponzan Büyük Düklüğü’ne özerklik vaad etti ve Rus
müdahalesinden çekindiği için bir ordu kurarak başına Mieroslowski’yi geçirdi.
Ama Rus tehlikesi savuşturulunca Poznanlılar görevden alındı ve yeni anayasa
hiçbir özerklik getirmedi. Galiçya’daki Polonya’ lılar özerklik ve temsili bir
rejim istiyorlardı. Angarya kaldırıldı. Ama Polonyalıların Macar isyancılara
yardım etmeleri ve Viyanalıların onlar adına ayaklanması, başkentin düşmesinden
sonra, Galiçya’da sıkıyönetim ilan edilmesiyle sonuçlandı.
İşgalci üç devlet, Leh Milletini asimile edemedi. Aksine, bu milletin milli
duyguları her geçen gün biraz daha gelişti ve yirminci yüzyıla bu bilinçle
girildi.
Derken, Krakov’da toplanan “avcı”ların başına geçen Pilsudski, Rus sınırını
aştı; orada toplanan Yüce Milli Meclis (NKN), Polonya birliklerini oluşturdu (6
Ağustos 1914). Bu birlikleri Pilsudski ile birlikte Wladislaw Sikorski gibi
düzenli ordu subayları eğitip yönetiyorlardı. Ama genelkurmayın desteğine rağmen
Avusturya hükümeti siyasi alanda hiçbir destek vaadinde bulunmadı! Nikolay
II’nin özerklik vaad ettiği Krallık Polonyalıları, Milli Meclise katılamadı.
Oluşturulan birliklerin Lublin’i ele geçirmelerinden sonra Avusturya’lılar;
Varşova (Ağustos 1915) ve Vilnius’un alınmasından sonra da Almanlar krallığı iki
bölgeye ayırdılar. Sonra bu bölgeleri meşruti, bağımsız ve geleneksel bir
Polonya Krallığı haline getirmeyi vaad ederek birleştirdiler (5 Kasım 1916).
Aslında söz konusu olacak şey, düzenli bir büyük ordunun kurulmasıydı. Bu
ordunun asli unsurları olması gereken gönüllüler, Avusturya ordusuna katıldılar.
Bir Alman’ın başkomutanlığa getirilmesine karşı çıkan Pilsudski, Magdeburg’a
sürgün edildi. Kısa bir süre sonra Geçici Devlet Konseyi istifa etti. Merkez
imparatorluklarının 12 Eylül 1917’deki kararlarıyla bir naiplik konseyi, bir
bakanlar kurulu ve bir de devlet konseyi kuruldu; ama Brest-Litovsk
anlaşmasından önce imparatorluklar naiplik meclisine danışmadan Chelm bölgesini
Yeni Ukrayna’ya verdiler (9 Şubat 1918). Albay Haller’in paralı askerleri firar
ettiler ise de çok geçmeden yakalandılar. Rusya’da Dowbor Musnicki’nin komuta
ettiği Polonya birlikleri, Bolşevikleri tanımadılar ve Polonya’ya dönmeye
çalıştılar; ama çoğu Alman kuvvetleri tarafından silahsızlandırıldı.
Bununla birlikte 15 Ağustos 1917’de Lozan’da kurulan ve Paris’e yerleşen Milli
Komiteyi batılılar “Resmi Polonya Örgütü” olarak tanımışlardı. Başkanlığını
Dnowski’ nin yaptığı bu komite, bir gönüllüler ordusu toplayıp, komutanlığına
Haller’i getirdi. Wilson’ un “deniz sınırı olan bağımsız ve birleşmiş bir
Polonya Devleti kurulması” ile ilgili 13.Maddesini barış isteyen merkez
imparatorlukları kabul ettiler (5 Ekim 1918).
Bağımsız Polonya
Bağımsız Polonya Devleti’nin kuruluşu 8 Kasım 1918’de ilan edildi…
Pilsudski Varşova’ya döndü. Naiplik Meclisi’nin, başkomutanlığa tayin ettiği
Pilsudski, Alman birliklerinin, Polonya’yı terk etmeleri konusunda müzakerelere
başladı.
Paderewski başkanlığında bir Birlik Hükümeti kuruldu (16 Ocak 1919). Dmowski,
barış konferansına delege olarak görevlendirildi.
Genel seçimlerde oylar çeşitli partilere dağıldı. Meclis Pilsudski’yi Devlet
Başkanlığı’na seçti. 20 Şubat 1919 anayasasına göre Pilsudski, meclise karşı
sorumluydu; ama aynı zamanda Silahlı Kuvvetler Başkomutanı da olduğundan,
bağımsız hareket de edebiliyordu.
Polonya Hükümeti bundan sonra sınırlarını yeniden çizmek için gereken çabaları
harcadı ve zaman zaman komşularıyla savaşmak zorunda kaldı. Nihayet Ruslar’la
önce Riga mütarekesini (12 Ekim 1920); sonra da barış anlaşmasını (18 Mart 1921)
imzaladı. Polonya böylelikle, uzunca bir süre işgal edilen topraklarına da
kavuşmuş oluyordu.
Bundan sonra toprak reformuna girişildi. 1919’da kurulan ve 15 Temmuz 1920
Tarihli Toprak kanunu ile büyük arazileri kamulaştırma yetkisi alan Toprat
Ofisi, 1920-1925 yılları arasında 936.000 hektar toprağı köylülere dağıttı.
17 Mart 1921 anayasasına göre genel oy sistemiyle oluşan iki meclis kuruldu:
Diyet ve Senato. Cumhurbaşkanı bu meclisler tarafından seçiliyor ve senatörlerin
¾ oranındaki oyu ile diyet dağıtılabiliyordu. 5 Kasım 1922’de yapılan seçimlerde
çoğunluk değişmedi. Sağ kanat çoğunlukta olduğundan Pilsudski’nin gücü
korunmuştu. Ama Pilsudski Cumhurbaşkanlığı görevini kabul etmeyince,
sosyalistlerin desteğiyle Narutowicz Cumhurbaşkanı oldu (9 Aralık 1922). Ancak
Narutowicz 16 Aralıkta öldürülünce, yerini sosyalist Wojciechowski aldı.
Meclisteki sağ kanat Polonya Markının devalüe edilmesi ve Krakov’daki toplumsal
olaylar sonucu devrilen Witos hükümetini ve Zloti’nin tedavüle çıkarılmasını
temin eden Grabski kabinesini destekledi.
Cumhurbaşkanlığı görevinin sonunda genelkurmay başkanlığı görevine getirilen
Pilsudski, Witos kabinesi kurulunca istifa etmişti. Milliyetçi demokratlarla
arasındaki uzlaşma denemelerinin başarısız kalmasından sonra; kendisiyle ters
düşen bir kişinin Savaş Bakanlığına getirilmesine kızan Pilsudski bir hükümet
darbesi yaptı (12-14 Mayıs 1926). Başkanlığa Bartel’in, Savaş Bakanlığı’na
Pilsudski’nin getirildiği yeni bir hükümet kuruldu. Pilsudski dostu Moscicki
lehine, Cumhurbaşkanlığından feragat etti. Gücünü daha da arttırarak idarede ve
orduda geniş bir tasfiyeye girişti. Alınan önlemler, kömür ihracatı ve Amerikan
yardımı ile mali durum düzeldi.
Meclis için 7 Mart 1928’de yeni bir seçim yapıldı. Sağ ezildi. Parlamenter rejim
taraftarlarıyla, diktacılar büyük çoğunlukla seçimi kazandılar. Pilsudski,
Parlamenter rejim yanlısı olan Bartel’i uzaklaştırarak, Albay Slawek’e, asker
ağırlıklı bir hükümet kurdurdu. Ekonomik ve siyasi durum giderek krize dönüştü.
Mecliste merkez ve sol kanat şiddetli muhalefet yapıyordu. 29 Haziran 1930’da
Krakov’da solcular miting yaparak, Pilsudski’nin istifasını istediler. Bunların
bir kısmı tutuklandı, bir kısmı ise yurt dışına kaçtılar.
Mareşal Pilsudski’nin 12 Mayıs 1935’de ölümünden sonra, onun yolundan gidenler,
yeni bir anayasa ve seçim reformu ile, iktidarlarını muhafaza ettiler. Yetkileri
arttırılan Cumhurbaşkanı Moscicki’nin askerlerle arası bozulmuştu. Ülke içinde
meydana gelen karışıklıklardan (Mart-Nisan 1936), komünistler sorumlu
tutuluyorlardı. General Slavoj Skladkowski başkanlığında yeni bir hükümet
kuruldu. Önce Ordu Müfettişliğine, sonra mareşalliğe yükseltilen Rydz-Smigly
hükümet içinde çok önemli rol oynadı ve sertlik politikası uyguladı.
Bundan sonra Polonya içerisindeki olaylar hızlı bir şekilde gelişti…
Çekoslovakya’nın sınırlarını Almanya lehine değiştiren Münih Konferansı (30
Eylül 1938) üzerine SSCB ve Almanya ile saldırmazlık paktlarını imzalayan
Dışişleri Bakanı Albay Beck, Techen’i (Cieszyn) işgal etti (2 Ekim). Gdansk’ı ve
Polonya koridorunda bir geçit isteyen Hitler’in baskısı karşısında, Chemberlain
bağımsızlığı tehdit edildiği takdirde, İngiltere’nin Polonya’yı destekleyeceğini
açıkladı (31 Mart 1939). Bunun üzerine Almanya ve SSCB Polonya’ya karşı ittifak
yaparak bir saldırmazlık anlaşması imzaladılar (23 Ağustos).
Bir İşgal Daha!...
Alman Birlikleri savaş ilan etmeksizin 1 Eylül 1939 Tarihinde Polonya’yı işgal
ettiler. Sovyetlerin doğu illerine girdikleri sırada sivil ve askeri yetkililer
Romanya’ya geçtiler (17 Eylül). Çarpışmalar Varşova’nın teslim olmasıyla (27
Eylül) sona erdi. Tabir caizse tarih tekerrür etmiş ve Polonya bir kez daha
işgale uğramıştı!...
İşgal kuvvetleri, Polonya halkını bölgeden uzaklaştırmak için baskılara
başvurdu. Bunun üzerine çok sayıda Polonyalı ülke dışına çıktı. Fransa’da
General Skorski başkanlığında bir sürgün hükümeti kuruldu. Yeni kurulan bir ordu
Fransa harekatı sırasında (Mayıs-Haziran 1940) ve mütarekeden sonra Büyük
Britanya saflarında çarpıştı. Hitler’in SSCB’ne hücumundan sonra Sikorski,
Rusya’da General Anders’in komuta ettiği bir ordu kurulmasıyla sonuçlanan askeri
bir anlaşma imzaladı; bu ordu kısa bir süre sonra Uzakdoğu yolu ile Kuzey
Afrika’daki müttefik cephesine katıldı.
Sikorski’nin ölümünden sonra Mikolajcyzk, direnme olayını örgütlendirdi ve
Londra’dan verdiği direktiflerle ülke içinde bir ordunun kurulmasını sağladı
(Şubat 1942). Bu arada Moskova “Tadeusz Kosciuszko” tümenini meydana getirerek
(Mayıs 1943) milli bir halk meclisi oluşumunu destekledi (31 Aralık 1943).
Başkanı Osobka-Morwski olan bu meclis Polonya Milli Kurtuluş Komitesi’ni kurdu
ve Kosciuszko tümeninin Curzon hattını aşmasından sonra Lublin’e yerleşti. Bu
arada Nazi Almanyası işgal kuvvetleri toplama kampları kurmuş, milliyetçilere
karşı misilleme hareketlerine girişmiş, sürgün ve idamları arttırmış, Leh
Milletini yok etmek için ne gerekiyorsa yapmıştı. 1943 Nisan-Mayıs aylarında
Varşova gettosunun isyanı burada toplanan Yahudilerin hepsinin öldürülmeleriyle
sonuçlandı. Direnişçiler, Almanlar’a karşı mücadeleye devam ettiler; sabotajlar,
suikastlar, partizan çarpışmaları birbirini takip etti. General Bor-Komorowski
yönetiminde ayaklanan Varşova, kahramanca bir direnişe rağmen, daha fazla
dayanamadı ve 1 Ağustos 1944’de teslim olmak zorunda kaldı!...Şehir yıkıldı,
yakıldı, halk sürgün edildi.
1 Ocak 1945 tarihinde, Rus ordusunun desteğiyle Polonya Ordusu, Varşova’yı ele
geçirdi. Lublin Hükümeti, “Geçici Hükümet” adıyla Varşova’ya intikal etti. 5
yıllık Hitler faşizminin sonucu: Yerle bir edilen ülke ve tam 6 milyon
Polonyalının ölümü!...Ve ülkeyi terk edip, başka diyarlara sığınan insanlar!...
Polonya Halk Cumhuriyeti
11 Şubat 1945 Tarihinde Kırım Yarımadası’nın turistik Yalta kentinde toplanan
Konferansta; Polonya’nın sınırları doğuda Curzon hattı, batıda Oder-Neisse
(Odra-Nysa) olarak tespit edildi ve hükümetin daha geniş bir demokrasi temeline
dayandırılması ileri sürüldü.
İlk Milli Birlik Hükümeti Başkan Osobka-Morawski Gomulka ve Mikolajcyzk
tarafından kuruldu. Bierut da Cumhurbaşkanlığı makamına oturtuldu.
Sınır düzenlemeleri ve azınlıklar sorunu, nüfus aktarmalarıyla çözüme
kavuşturuldu. Buna göre 1,5 milyon dolayındaki Polonyalı SSCB’nden getirilerek
ülkenin doğusunda iskan edildi. Buna karşılık 400.000 Ukraynalı, Chelm
bölgesinden ayrıldı. Batıdaki yaklaşık 1 milyon insan, Odra’nın ötesine
nakledildi veya Polonya uyruğuna alındı.
Hükümetin görevi gerekli hazırlıkları yaparak, ülkede serbest seçimlerin
yapılmasını sağlamaktı. Bakanlıkların çoğunu elinde tutan koalisyon partileri
(Polonya İşçi Partisi, Polonya Sosyalist Partisi, Köylü Partisi, Demokrat
Parti), tek listeyle seçime gireceklerdi. Buna karşı çıkan Mikolojczyk ise ayrı
bir liste hazırlamıştı. 1947 yılının Ocak ayında yapılan seçimde koalisyon
partileri oyların % 90’ını aldılar.
Seçimden sonra Milli Birlik Koalisyonu dağıldı ve Mikolajczyk yurt dışına kaçtı.
Cyrankiewicz’in başkanlık ettiği hükümet 19 Şubat 1947’de güven oyu alarak
göreve başladı.
İşçi Partisi 1949’da Gomulka’yı partiden uzaklaştırdıktan sonra, sosyalistlerle
komünistleri bir araya getiren birleşik bir işçi partisi oluşturdu. 22 Aralık
1949’da bu partinin genel sekreterliğine Bierut getirildi. Mareşal Rokosovsky
Savaş Bakanı ve Ordu Genel Müfettişi oldu. 22 Temmuz 1952’de kabul edilen yeni
anayasa ile Cumhurbaşkanının yerini Devlet Konseyi aldı. Artık, SSCB örneği bir
komünist sistem oluşturulmaya başlamıştı!...
30 hektardan büyük topraklara el konuldu; 50 kişiden fazla işçi çalıştıran
işletmeler devletleştirildi ve komünist ekonomi sistemi ülkeye egemen oldu.
Bütün bu oluşumlara karşı çıkan kilise, 1954 yılında Varşova’da Katolik İlahiyat
Akademisi’nin kuruluşunu sağladı…Kuşkusuz, özgür yaradılışta olan Leh Milleti,
komünist sistemi hiçbir zaman benimsemedi ve zaman zaman ayaklanmalarda bulundu;
ama bu ayaklanmalar faşizan yöntemlerle bastırıldı.
Gomulka yönetimi, O’nun 20 Aralık 1970 tarihinde Komünist Partisi (KP) Birinci
Sekreterliğinden istifasına kadar devam etti. Bu tarihte toplanan KP Merkez
Komitesi, Birinci Sekreterliğe Edward Gierek’i getirdi. Gierek, batı ülkeleriyle
ilişkileri geliştirmek istedi ama, bundan başarılı olamadı. Üstelik ekonomik
kriz de giderek artı ve halkın satın alma gücü büyük ölçüde azaldı. 1976 yılının
haziran ayında temel tüketim maddelerine yapılan zamlar nedeniyle Radom ve
Ursus’daki işçiler grev başlattılar. 1976 Eylül’ünde “İşçi Koruma Komitesi
(KOR)” adıyla bir örgüt kuruldu ve bu oluşum, kilise tarafından da
desteklenince, başını özgür sendikaların çektiği dayanışma hareketi genişledi. O
arada yirmi kadar muhalif yayım organı ortaya çıktı.
Krakov eski başpiskoposu Karol Wojtyla’nın Johannes Paulus (II Jean Paul) adıyla
1978 yılında Papalık makamına çıkması ve 1979 haziranında Polonya’yı ziyaret
etmesi çok büyük yankılar yarattı ve kilisenin, iktidar karşısındaki durumunu
güçlendirdi.
1 Temmuz 1980 tarihinde, yeni bir zam furyası başlatılması, birçok kentte,
özellikle Lubelszczyna bölgesinde grev dalgasına neden oldu. Grev komiteleri,
zamlara karşı çıkarken, siyasi taleplerde de bulundular. Bunun üzerine iktidar
geri adım atarak; zamlardan vazgeçildiğini açıklamak suretiyle grevleri
yatıştırdı. Bu süreçte kıyı şeridi grevlere katılmamıştı. İktidarın güç kullanma
korkusu vardı. Ancak Temmuz grevlerinin başarısı, Gdansk’taki muhalifleri
harekete geçirdi. Bağımsız Sendikalar Birliği ve KOR Üyesi Bogdan Borusewicz,
Gdansk’ta grev kararının alınmasını sağladı. Grevin örgütlenmesi işini de Lech
Walesa üstlendi.
Hasta olduğu gerekçesiyle Gierek, önce KP Merkez Komitesinden çıkarıldı; Aralık
1981’de de tutuklandı. Yerini 5 Eylül 1980’de Stanislaw Kania aldı.
Dayanışma Hareketi (Solidarnosc)
10 Kasım 1980 Tarihinde 35 sendika bir araya gelerek bağımsız Dayanışma
Sendikası’nı oluşturdular. Komünist bir sistem içerisinde, demokratik yöntemle
faaliyet gösteren bir oluşum, hükümeti son derece rahatsız etti.
1981 yılının Ekim ayında Kania istifa etti ve yerini General Jaruzelski aldı. 13
Aralık 1981’de olağanüstü hal ve ülke çapında sıkıyönetim ilan edildi. 8 Ekim
1982’de Bağımsız Polonya Konfederasyonu (KPN) liderleri tutuklandılar ve 7 yıla
kadar varan hapis cezalarına çarptırıldılar. Aynı gün Dayanışma Sendikası yasa
dışı ilan edildi. Ülkedeki kargaşa, kaygı verici durumlara ulaştı ve göçler
başladı. Hükümetin uyguladığı baskılar, tartışma ortamını da yok etti…
O arada, Polonya’da olup bitenlerle ilgilenen özgür ülkeler, baskı yöntemlerinin
kaldırılması konusunda hükümete baskı yaptılar. İşçilerin ısrarlı talepleri
üzerine Walesa serbest bırakıldı ama, eylem yapmaları engellendi. 31 Aralık
1982’de sıkıyönetim sona erdi. Bazı mahkumların serbest bırakılmalarına rağmen,
siyasi tutuklular affedilmedi. Temmuz 1983’de kısmi bir af çıkarıldı. Bu arada
28 Ekim 1983 Tarihinde, Dayanışma Sendikası Başkanı Lech Walesa’ya Nobel Barış
Ödülü verildi.
21 Temmuz 1984’de Sejm (Parlamento), siyasi ve adi suçları kapsayan bir affı
onayladı. Ekim 1984’de Jerzy Popieluszko’nun Varşova-Torun arasında saldırıya
uğrayarak öldürülmesi, büyük yankılara yol açtı ve bu olay Kilise ile Dayanışma
Sendikası tarafından şiddetle kınandı!...
Kapatılan Dayanışma sendikası lideri Lech Walesa, 1985 Ağustosunda, sendikanın
beşinci kuruluş yıldönümü nedeniyle yayımladığı bildiriyle hükümeti eliştirdi ve
istifaya davet etti.
Seksenli yılların sonuna gelinirken, bütün komünist blokta, ekonomik sarsıntılar
baş gösterdi. Polonya hükümeti, ülkedeki hiçbir şeyi düzeltemiyor; üstelik
toplumsal barışı da sağlayamıyordu. Bunun üzerine ülke muhalefeti ile diyalog
başlatıldı, yuvarlak masa toplantıları sonunda, 1989 Şubat ayında “Dayanışma”ya
yeniden yasal statü verildi. Aynı yılın Haziran ayında da genel seçimler
yapıldı. Bu seçimde komünistler hezimete uğradılar ve neredeyse, parlamentodaki
sandalyelerin tamamını demokratlar kazandı.Böylelikle Lech Walesa, Adam Michnik,
Jacek Kuron ve Tadeusz Mazowiecki gibi işçi liderleri ve Katolik aydınların
liderliğinde Dayanışma Hareketi iktidara geldi.
Dayanışma Hareketinin 25.yıldönümü, Polonya Büyükelçiliği ile Çankaya Belediye
Başkanlığının yaptıkları işbirliği sonucu, 5 Aralık 2005 tarihinde Ankara’da
düzenlenen bir toplantıyla anıldı; bu toplantıda Büyükelçi Exc.Grzegorz
Michalski ile Çankaya Belediye Başkanı Prof.Dr.Muzaffer Eryılmaz birer konuşma
yaptılar. Exc.Michalski konuşmasında “Dayanışma’nın Avrupa’daki Rolü ve Önemi”ni
vurguladı. Toplantıda ayrıca, “Dayanışma’da Özgürlüğe” adlı belgesel bir filmin
gösterimi yapıldı ve bir de “Dayanışma” konulu fotoğraf sergisi açıldı.
Karta
Dayanışma hareketi, Polonya’nın demokratik bir yapıya kavuşturulması için
mücadele verirken, 1982 yılının ocak ayında “Karta” adıyla bir gazete
yayımlanmaya başladı. Bu gazete, Jaruzelski’nin sıkıyönetim rejimine karşı
bayrak açmış, halkın kulağı ve sesi olmuştur. 1982-1983 yıllarında sadece 19
sayı yayımlanabilen gazete, daha sonra biçim değiştirmiş ve almanak halinde
getirilmiştir. Rus hakimiyetine ve totaliterizmine; komünizme ve faşizme karşı
yazıların yayımlandığı Karta, yer altında basılıp, elden ele halka ulaştırılmış,
fakat 1989 yılına kadar sadece 9 sayı yayımlanabilmiştir.
Türkçe anlamı “Yaprak” olan, Karta, demokratik düzene geçildikten sonra yayınını
serbestçe sürdürmüş ve 1990’da “Karta Vakfı” adıyla kurulan örgüt eliyle bu
yayın bugüne kadar devam edegelmiştir.
Karta Vakfı şimdi, Polonya’nın yakın tarihi ile ilgili son derece önemli
çalışmalar yapmaktadır. Komünizmin ülkeye gelişiyle birlikte çekilen acılar;
maruz kalınan haksız uygulamalar vb. hakkında elde edilen bütün malzemeler, bir
arşivde toplanmaktadır. Bu konuda, daha çok SSCB cumhuriyetlerinde eziyetlere
maruz kalan Polonyalılar yardımcı olmaktadır. Bugün bu arşivde beş binden çok
belge birikmiş bulunmaktadır. Ayrıca, o dönemde legal veya illegal yayımlanan
gazete, dergi, broşür, kitap vb. gibi yayınlar da arşivlenmiştir.
Karta Vakfı, arşivinde sendika olayları ve özellikle Dayanışma Hareketinin
doğuşundan bugüne geçirdiği evreleri belgeleyen, bir bölüm de düzenlemiş ve bu
konuda çalışma yapacak olanlar için mükemmel bir kaynak yaratılmıştır.
Gerekli Bir Müze
Varşova seyahatlerinde, fırsat buldukça, müzeleri ve sanat galerini dolaşırız.
Bu müzeler arasında bizi en çok etkileyeni, “Varşova Ayaklanması Müzesi”
(01.08.1944 yılında Alman İşgaline karşı Varşovalılar tarfından ayaklanması)
oldu. Eski bir fabrika binası, uzun bir çalışmadan sonra müze haline
dönüştürülmüş ve 2001 yılında da, resmi açılışı yapılmış. Bu müzede, Nazi
faşizminin Polonya’ya verdiği maddi ve manevi zarar gözler önüne serilmektedir.
İşgal, vahşet, terör, faşist ideolojinin içerdiği acımasızlığın dışa vurumu bu
müzede somut bir biçimde gösterilmektedir. Bir insan müzeye girer girmez,
1940’ların Hitler terörü ile karşı karşıya kalmaktadır. Top ve silah sesleri;
uçakların kulakları sağır eden gürültüleri; kadın, çocuk, yaşlı tüm
Polonyalıların çaresiz bir halde sağa-sola kaçışmaları esnasında attıkları
çığlıklar, yalvarıp yakarmalar…Ve işgale karşı direnen yiğit Polonyalıların
verdikleri büyük mücadele…Fotoğraflar, canlı görüntüler, ses ve ışık tekniği ile
gözler önüne serilen vahşet!...
Bu müzeyi herkesin görmesi gerek. Irkçı ve totaliter düzenlerin, insanlığı
nereye getirebileceğini bu denli hissettirerek gösterebilecek başka bir örnek
daha bulmak zordur.
Özgür ve Demokratik Polonya
Komünist sistem sona ermiş; Lech Walesa Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturmuş ve
Leszek Balcerowicz başkanlığındaki ilk demokratik hükümet kurulmuştu. “Şok
terapi” programıyla hızlı bir reform hareketi başlatıldı. Ama, ekonomideki
liberalleşme, Dayanışma’yı iktidara getiren işçileri güç durumlara soktu.
1993 seçimlerini, ekonomik reformlara muhalefet eden eski komünistler kazandı ve
muhafazakar Köylü Partisi iktidara geldi. Dayanışma’nın efsanevi lideri Lech
Walesa 1995’de koltuğunu Demokratik Sol’dan gelen teknokrat Aleksander
Kwasniewski’ye devretti. 2000 yılında yapılan seçimde de, Kwasniewski yeniden
Cumhurbaşkanı seçildi. (Kwasniewski, aynı yılın nisan ayında Türkiye’yi resmen
ziyaret etti.)
Komünistler iktidara gelince, Balcerowicz’in başlattığı reformları sürdürdüler
ve giderek, AB ve NATO yanlısı bir parti haline geldiler. Ekonomide kısmen de
olsa bir istikrar sağlandı; enflasyon oranı % 13’e düştü; GSMH 4-5 yıl, % 4-7
oranında büyüdü; yaşam standardı hissedilir derecede iyileşti. Eski komünist
yeni sosyal demokratlar, 1997 seçimlerinde oylarını 7 puan arttırıp, % 27’ye
yükseltmelerine rağmen, iktidarı kaybettiler. Bunun önemli bir nedeni, bu
seçimlere sağ partilerin bütünleşerek girmeleri; ikinci neden ise; komünistlerin
ülkeyi yönetme biçiminden halkın hoşnut olmamasıydı.
1997 seçimlerinde, Marian Krzaklewski adlı bir mühendisin sendikaları,
köylüleri, milliyetçileri ve Katolikleri esaslı bir şekilde örgütleyerek
oluşturduğu seçim ittifakı büyük bir başarı elde etti ve böylelikle 460 kişilik
parlamentoda “Dayanışma” 460 sandalyenin 201’ini kazandı. Laik eğilimli ana
muhalefet partisi Demokratik Sol İttifak % 27 oyla ikinci; Liberal Özgürlük
Partisi (UW) %15 oy ve 60 milletvekili ile üçüncü sırada yer aldılar. Ayrıca
Köylü Partisi (PSL) ve Devletçi Yeniden Yapılanma Partisi (ROP) adlı iki küçük
parti de parlamentoya girebilme başarısı gösterdiler. Neticede, “Dayanışma”
seçim ittifakı ile UW arasında varılan anlaşmaya göre bir koalisyon hükümeti
kuruldu. Cumhurbaşkanı Aleksander Kwasniewski, yeni hükümetle işbirliği
yapacağını açıkladı.
2001 yılında yapılan genel seçimlerde, sosyalistler yeniden iktidara geldiler.
Demokratik Sol İttifak (SLD) ve Çalışma Birliği (UP)’nden oluşan ittifak,
oyların % 41,04’ ünü almalarına rağmen, parlamentoya beşinci parti olarak giren
Çiftçiler Partisi (PSL)’ni de yanlarına alarak, Leszek Miller başkanlığında bir
koalisyon hükümeti kurdular. Önceki dönemde iktidar olan Dayanışma ve Liberal
Özgürlük Birliği ise parlamentoya giremedi!...
Polonya’da parlamento seçimleri 4 yılda bir yapılmaktadır. Parlamentonun iki
kanadı olup; Seym denilen Meclis; nispi temsil esasına göre seçilen 460
milletvekilinden oluşmaktadır. Mecliste temsil için siyasi partiler % 5’lik,
parti ittifaklarına ise % 8’lik baraj vardır.Parlamentonun öteki kanadı 100
üyeli Senato üyeleri ise, basit çoğunluk sistemiyle seçilmekte ve bir danışma
organı görevi yapmaktadır…Senato parlamentonun yasama çalışmalarına katılmakta
ve özellikle yurttaşlık hakları ile iç ekonomik sorunlarla meşgul olmaktadır.
Mayıs 1997’de kabul edilen anayasaya göre, hükümetin 4 ay içinde güvenoyu
alamaması durumunda Cumhurbaşkanı parlamentoyu fesh edebilmektedir. 5 yılda bir
seçilen Cumhurbaşkanının kanunları veto hakkı da bulunmaktadır.
Ve Bugün
Çok partili siyasal bir sistem uygulanmakta olan Polonya’da halk, seçimlerde,
değişik partilere oy vererek, adeta tüm partileri sınavdan geçirmektedir. 27
Eylül 2005 tarihinde yapılan genel seçimlerin galibi muhalefetteki Katolik Hak
ve Adalet Partisi (PİS) oldu. Polonya’da halk solun, Demokratik Sol İttifak
Partisi (SLD)’nin 4 yıllık iktidarına son vererek, sağ ittifakı iş başına
getirdi. PİS 38 milyon seçmenin bulunduğu ülkede oyların % 28’ini alırken,
yolsuzluk skandallarıyla çalkalanan iktidardaki Demokratik Sol İttifak % 10’da
kaldı. PİS’in liberal müttefiki Yurttaş Platformu (PO) da % 24 oyla büyük bir
başarı elde etti. PİS ve PO koalisyonu, 480 vekilli mecliste 300’ün üzerinde
sandalyeye sahip oldu. . 5 Mayıs 2006 tarihinde ise koalisyonun iki yeni
partiyle daha güçlendirilmesi yönünde yürütülen çabalar sonuç verdi ve
koalisyona Nefsi Müdafa ve Polonya Aile Ligi partileri girdi. Bu son gelişmeyle
oluşan yeni kabine, 6 Mayıs 2006 tarihinde cumhurbaşkanından onay aldı. Bu son
duruma göre oluşan yeni kabine aşağıdaki gibi:
Başbakan yardımcıları: Zyta Gilowska (Maliye Bakanı), Roman Giertych (Milli
Eğitim Bakanı), Andrzej Lepper (Tarım ve Kırsal Kalkınma Bakanı), Ludwik Dorn
(İç ve İdari İşler Bakanı).
Bakanlar: Grazyna Gesicka (Bölgesel Kalkınma Bakanı), Antoni Jaszczak (İmar ve
İskan Bakanı), Tomasz Lipiec (Spor Bakanı), Anna Fotyga (Dışişleri Bakanı), Anna
Kalata (Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı), Wojciech Jasinski (Hazine Bakanı),
Jerzy Polaczek (Ulaştırma Bakanı), Zbigniew Religia (Sağlık Bakanı), Michal
Sewerynski (Bilim ve Yüksek Öğrenim Bakanı), Radoslaw Sikorski (Milli Savunma
Bakanı), Jan Szyszko (Çevre Bakanı), Kazimierz Michal Ujazdowski (Kültür ve
Milli Miras Bakanı), Rafal Wiechecki (Denizcilik Bakanı), Piotr Grzegorz Wozniak
(Ticaret Bakanı) ve Zbigniew Ziobro (Adalet Bakanı).
Bu son kabinede dikkate çeken önemli bir husus, Milli Eğitim Bakanlığı örneğinde
olduğu gibi, bazı bakanlıkların yetki alanlarında bölünmeye gidilerek yeni
bakanlıkların oluşturulmuş oluşu.
Polonya Cumhurbaşkanı genel seçimlerde 4 yıllık bir süre için seçilir.
Cumhurbaşkanı, içeride ve dışarıda Polonya Devleti’nin en üst seviyesindeki
temsilcisidir. Cumhurbaşkanı, görevini en çok 2 dönem sürdürebilir. Bakanlar
Kurulu Cumhurbaşkanı tarafından atanır ve Mecliste güvenoyu aldıktan sonra
göreve başlar.
23 Ekim 2005 tarihinde yapılan devlet başkanlığı seçiminin ikinci turunda zafer,
muhafazakar Lech Kaczynski’nin oldu. Sonuçlara göre Hak ve Adalet Partisi’nin
adayı Kaczynski, oyların % 54,04’ünü, Liberal Yurttaş Platformu’nun adayı Donald
Tusk ise % 45,96’sını aldı. Görüleceği gibi iki cumhurbaşkanı adayının oyları
birbirine çok yakındı. Kaczynski’nin ikiz kardeşi olan ve seçimlere onun
oylarını bölmemek için girmeyen Jaroslaw Kaczynski 25 Eylül’de yapılan genel
seçimleri kazanan partisinin başında bulunmaktadır. İkiz kardeşler şimdi,
geleneksel Hıristiyan değerleri öne çıkaran bir politika izlemektedir.
Polonya idari açıdan incelendiğinde; merkezi idare organları (bakanlıklar ve
diğer devlet kurumları) ve merkezi idarenin bölgesel organları (voivod ofisleri)
olmak üzere iki temel yapılanma ortaya çıkmaktadır.