Beşinci Bölüm
KÜLTÜR VE SANAT
Polonya kültürel alanda, dünyanın sayılı ülkeleri arasındadır. Bu nedenledir ki,
Polonya’dan her alanda, sayısız kültür ve sanat adamları yetişmiştir. Çok önemli
edebiyat adamlarının yanı sıra, sanatın hemen her dalında, özellikle de sinema
konusunda dünyanın her yanında söz sahibi olan Leh sanatçılar bulunmaktadır.
Ülkedeki tüm kültür ve sanat olaylarını yöneten Kültür ve Sanat Bakanlığı, son
Polonya seyahatimizde ziyaret ettiğimiz devlet kurumları arasındadır. Tarihi
Potocki Sarayı Bakanlık binası olarak kullanılmaktadır. 17.yüzyılda inşa edilen
sarayda, bir aile ikamet ederken; II.Dünya Savaşı’nda hasar görmüş. Restore
edildikten sonra da, 1945’den itibaren Bakanlık olarak kullanılmaktadır. Bizde
olduğu gibi bu bakanlığın adı birkaç kez değiştirilmiş. Önce Kültür ve Sanat
Bakanlığı, sonra salt Kültür Bakanlığı, Kültür ve Ulusal Miras Bakanlığı ve
nihayet yine Kültür ve Sanat Bakanlığı adını almış.
Sanat Eğitimi Dairesi:
Bakanlığın Sanat Eğitimi Dairesi, sanat okullarının ve müzik akademilerinin,
tiyatro kuruluşlarının yönetilip, yönlendirilmesi görevini üstlenmiş bulunuyor.
Ülkenin kültür stratejisini de bu Daire belirliyor.
Kültür Stratejisi Dairesi:
Bu Daire, AB ile kültürel ilişkileri yürütüyor ve AB’nden gelen kültürel
yardımların değerlendirilmesini yapıyor. Krakov’daki Opera, Poznan ve Bialystok
kentlerindeki Filarmoni Orkestraları AB’nden alınan yardımlarla daha mükemmel
hale getirilmiş.Daire zaman zaman AB’ne yeni projeler sunuyor ve bunlar için de
irili ufaklı yardımlar alıyor.
Yerel Yönetimlerle İlişkiler Dairesi:
Bakanlığın, yerel yönetimlerle ilişkilerini bu Daire yürütüyor. Daire ayrıca,
bireysel çalışma yapan amatör sanatçılarla da ilgileniyor ve bunların
sorunlarına çözüm yolları bulunabilmesi için destekte bulunuluyor.
Kütüphanelerdeki okur sayısının arttırılması; yerel folklor topluluklarının daha
verimli faaliyetlerde bulunulabilmeleri hususu ile ilgilenme görevi de bu
Dairenin uhdesindedir.
Sanatsal Yaratıcılık Dairesi:
Bu daire, Devlet Tiyatroları, Festivaller, çeşitli sanatsal düzenlemelerle
ilgili çalışmalar yapıyor. Tiyatroların bütçelerini de bu Daire temin ediyor.
Eski Eserleri Koruma Dairesi:
Polonya eski eser olarak tescil edilen her şeyin korunması, bakım ve onarımı ile
bu Daire ilgilenmektedir.
Ulusal Miras Dairesi:
Bu Dairenin iki şubesi vardır:
1. Yurt İçi Müzeler ve benzeri kuruluşlar şubesi.
2. Yurt dışındaki Polonya ulusal mirasıyla ilgili şube.
Film ve Medya Dairesi:
Bakanlığın yazılı ve görsel basın ile ilişkilerini de yürüten bu daire, sinema
ile ilgili görevleri de yürütmektedir. Bu amaçla “Polonya Film Enstitüsü”nün
kuruluşu da sağlanmıştır.
Muhasebe Dairesi:
Bakanlığın bütçesini hazırlar ve mali işlerini yürütür.
Hukuk İşleri Dairesi:
Adı üzerinde hukuksal sorunlarla ilgilenir.
Uluslar arası İlişkiler Dairesi
Bakanlığın, çeşitli ülkelerle ilişkilerini düzenler ve Polonya kültür ve
sanatının, ülke dışında tanıtılması ile ilgili faaliyetlerde bulunur. Daire
bünyesinde oluşturulan “Adam Mickiewicz Enstitüsü” vasıtasıyle ülke içinde ve
dışında etkinlikler düzenler.
Tüm bu işlerin başında bir Bakan bulunmaktadır. Ayrıca, Devlet Bakanlarından
birisi, kültür işlerinden sorumludur. Kültür ve Sanat Bakanının iki yardımcısı
vardır. Bakanlık, 2004-2013 yılları için bir “Polonya Kültür Stratejisi”
programı hazırlamış olup, çalışmalar bu program doğrultusunda yürütülmektedir.
İlk kez böyle geniş kapsamlı ve uzun vadeli program hazırlanmış olması, kültürel
faaliyetlere verilen önemin somut bir göstergesidir.Bu program içerisinde,
okuyan Polonya insanının sayısını arttırmak ve Chopin’in eserlerinin daha geniş
çevrelere tanıtılması gibi hususlar yer almaktadır. Giderek bir F. Chopin
Enstitüsü kurulması da, uzun vadeli amaçlar arasındadır. Ayrıca, bölgesel sanat
galerilerinin sayılarının arttırılması; kültürel alt yapının kuvvetlendirilmesi
gibi hususlar da programın içeriğinde yer alan hedefler arasındadır. Ancak
bunların gerçekleştirilebilmesi için paraya ihtiyaç vardır. Gerekli paranın %
30’unu Bakanlık karşılayacak, % 70’i ise, AB fonlarından temin edilecektir.
Milli Piyango gibi şans oyunlarından, Kültür ve Sanat Bakanlığına para
ayrılıyor. Bu paradan genç yazar ve sanatçılara yardım ediliyor. Özellikle
Polonya dışında yaşamını sürdüren genç sanatçılara bu fondan burs veriliyor.
Keza yurt dışına sanatsal faaliyetler için gidecek olanların yollukları da
buradan ödeniyor.
Polonya’daki kültür ve sanat çalışmaları hakkında daha ayrıntılı bilgiyi Polonya
Kültür ve Sanat Bakanlığı’nın www.mk.gov.pl internet sitesinden edinebilmek
mümkündür.
Edebiyat
Biz burada, Polonya edebiyatını tarihten bugüne ya da enine boyuna inceleyecek
değiliz. Zira bunun yapıldığı bağımsız yazılar ve hatta kitaplar ülkemizde de
yayımlanmış bulunmaktadır. Örneğin Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya
Fakültesi Leh Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı Öğretim Üyelerinden Doç.Dr.Neşe
Taluy Yüce “XX.Yüzyıl Polonya Edebiyatı Çeviri Seçkisi (2000)” ve “Polonya
Edebiyatında Aydınlanma-Romantizm-Realizm (2002)” adlı eserleriyle Türk insanına
Polonya Edebiyatı hakkında geniş bilgiler vermiştir.
Dolayısiyla biz, kısa bir bilgi vermekle yetineceğiz.
Ortaçağ Polonya Edebiyatı, Latince kaleme alınan yazılı belgelere dayanıyordu.
En eski örnek XIII. yy.sonunda yazılmış olan Bogurodzica adlı bir ilahinin
sözleridir.. İlk düzyazı belge ise XIV. Yüzyıla ait Kutsal Haç Masalları
(Kazania Swietokrzyskie)’dır.
Hümanizm, Reform ve Rönesans dönemlerinde düşünsel alanda canlanma görüldü.
1364’te kurulan ve 1400’de yenilenen Krakov Üniversitesi, iki yüzyıl süresince,
Avrupa’nın tanınmış bir bilim merkezi oldu. Eskiçağa ilişkin araştırmalar
Sonoklu Grzegorz (1406-1477), Jan Ostrorog (1436-1501) Andrzej Krzycki
(1482-1537), J.Dantyszek (1485-1548) ve K.Janicki (1516-1542) gibi bir Latin
hümanist kuşağının ortaya çıkmasına neden oldu. Latincenin edebiyat alanındaki
üstünlüğü, Protestanlığın elli yıl süresince yönetici sınıf arasında
yayılmasıyla sona erdi. Öte yandan soylular demokrasisinin siyasal yaşamında
halk dilinin kullanımı kendini gösterdi. 1513’de ilk Lehçe kitap olan Lublinli
Biernat’ın (1465-1529)Raj Duszy “Ruhlar Cenneti” adlı eseri basıldı. Kalvinci
Mikolaj Rej (1505-1569), 1543’ de çoğunlukla yergiye yönelik siyasal, toplumsal
yazı ve şiirlerden meydana gelen ulusal bir edebiyat oluşturdu. Jan Kochanowski
(1530-1584), lirik ve içli şiirleriyle, estetik güzellikle Hristiyanlık inancını
kaynaştırdı. Polonya’nın “Altın Çağı”nı yaşadığı bu dönem, 1614’te Szymon
Szymonowicz’in (1558-1629) helenizmin özelliklerini kattığı sıralarda henüz sona
ermemişti. Düzyazı ise, Lukasz Gornicki (1527-1603) ve P. Skarga (1536-1612) ile
olgunluğa ulaştı.
Barok ve Karşı Reform döneminde edebiyat, Polonya’daki,bilinen tarihi
çalkantılarla karşı karşıya kaldı; çok sayıdaki istilalar yüzünden, ulusal
duygular ve kahramanlıklar canlandı, P.Kochanowski (1566-1620) 1618’de Tasso’nun
Geruselemme Liberatta (Kurtarılmış Kudüs)’sı ve Aristo’nun Orlando Furioso
(Öfkeli Orlando)’sunun olağanüstü bir çevirisini şairlere örnek olarak sundu.
Osmanlılar’la yapılan savaşlar, Polonyalı’lara Doğu egzotizminin büyüleyici
dekorunu tanıttı. Düzensiz bir aşırılıkla yayılan barok sanat döneminde, hiçbir
edebiyat okulu oluşturulamadı ve önemli sayıda anonim metinler ortaya çıktı.
Barok eserlerde genellikle J.C.Pasek (1630-1701)’in Pamietniki (Anılar)
çalışması gibi gerçekçilik ağırlık kazandı.
Karşı Reformun dinsel hareketi, birçok yazara esin kaynağı oluşturdu. Bu dönemde
W.Potocki (1621-1696), destansı ve dinsel şiirde ön sırada yer aldı.
XVIII. yy.’ın ikinci yarısında, Polonya, tarihindeki kültür yenilenmelerinden
birini yaşadı. Öğretim yeniden düzenlendi; yeni çıkan dergiler ilerici
düşünceleri yaydılar. Akılcı, öğretici ve yurt sevgisine yönelik nitelikler
taşıyan edebiyat, yalnızca Hugo Kollataj (1750-1812), Stanislaw Staszic
(1755-1826) gibi siyasetle ilgili yazarlarla değil, aynı zamanda İgnacy Krasicki
(1735-1801), A.Naruszewicz (1733-1796) gibi şairlerle anlatım biçimine kavuştu.
XVIII. yy.’ın sonunda, duygusalcılıkla yurtsever ve toplumsal radikalizmin
etkileri ortaya çıktı. Bu da F.Karpinski (1741-1825), F.D.Kniaznin (1750-1807)
ile temsil edildi. 1795-1822 yılları arasında önce bir ön romantizm, ardından
da, yerini romantizme bırakan bir Varşova klasizmi kendini gösterdi. Polonya
şiiri, bu dönemde doruk noktaya ulaştı; bu arada birbirini izleyen tarihsel
olgular romantizm akımına beklenmedik bir nitelik kazandırdı. Adam Mickiewicz
(1798-1855) ülkede yurtsever görüşleri yaymayı amaçlayan gizli gençlik
örgütlerinden birine girdi ve giderek simge haline geldi; başyapıtı tarihsel
destan Pan Tadeusz (Tadeuş Bey) ile ününü tüm dünyaya yaydı. Mickiewicz’in yanı
sıra ancak öldükten sonra üne kavuşan J.Slowacki , Polonya edebiyatına büyük
katkıda bulundu; Z.Krasinski ise düşünce alanında etkili oldu. Romantizm akımı,
ayrıca Malezewski (1793-1826), S.Goszczynski (1801-1876) ve J.B.Zaleski
(1802-1886)’yle temsil edildi. 1840’da simgecilik akımının öncüsü sayılan
C.Norvid (1821-1883) ilk şiirlerini yayımladı; bu döneme özgü başlıca eserler
göç sırasında oluşturuldu. Aynı dönemde komedi, Avrupa’ya özgü bir düzeye
ulaştı; roman ise J.I.Kraszewski (1812-1887) tarafından geliştirildi. 1863’ten
sonra pozitivizm çağı başladı; bu arada toplumsal değişiklikler birçok
romancının gelişmesine yol açtı. Bunlardan en ünlüsü, tarih ve töre romanları
yazan H. Sienkiewicz (1846-1916)’tir.
XIX.yy. sonlarında gerçekçi düzyazı, Fransız doğalcılığının etkisine girdi ve
A.Dygasinski (1839-1902) ile tiyatro eserleriyle tanınan G.Zapolska (1857-1921)
tarafından temsil edildi. Lirik şiir alanında ise A.Asynyk (1838-1897) ve
M.Konopnicka (1842-1910) adlarını duyurdular. 1890-1910 yılları arasında,
S.Przybyszewski (1868-1927), J.Kasprowicz (1860-1926), Miriam (1861-1944),
K.Tetmajer Przerwa (1865-1940) ve Leopold Staff (1878-1957)’ in başlattığı “Genç
Polonya Akımı”, ince ve gelişmiş bir sanatın doğmasına yol açtı.
İki dünya savaşı sırasında, Skamander Dergisinin çevresinde toplanan genç
şairler yeni bir şiir ekolü yarattılar ve ölçülü bir gelenekselciliğe
yöneldiler. Bunlar arasında J.Tuwim (1894-1953), K.Wierzynski (1894-1969),
A.Slonimski (1895-1976), J.Lechon (1899-1956) vb. önde gelen isimlerdir.
Öte yandan, B.Jesienski (1901-1939), A.Wat (1900-1967), J.Czyzewski (1865-1945),
ve A.Starn (1899-1968) fütürizm anlayışına yöneldiler. Öncü şiir akımı ise
özellikle J.Przybos (1901), J.Czechowicz (1903-1939) ve A.Wazyk (1905)
tarafından temsil edildi. W. Broniewski (1897-1962) ise Marxçı eğilimli
şiirleriyle tanındı. C.Milosz (1911) M.Jastrun (1903), T.Rozewicz (1921),
K.İ.Galczynski (1905-1953), “karanlık” ve “kapalı” şiirler yazdılar. Bu arada
gerçekçi yazarlar W.Sieroszewski (1858-1945), J.Weyssenhoff (1860-1932), A.Strug
(1871-1937), W.Berent (1873-1940), J.Kaden-Bandrowski (1885-1944), Z. Nalkowska
(1884-1954), M.Dabrowska (1889-1965), J.İwaszkiewicz (1894-1980) gibi
romancılarla, denemeci J.Parandowski (1895-1978), eleştirmenler T.Zelenski
(1874-1941) ve K.İrzykowski (1873-1944), oyun yazarları K.H.Rostworowski
(1877-1938) ve J.Szaniawski (1886-1970) şöhretlerinin doruğuna ulaştılar.
Roman ve tiyatro alanlarındaki öncü akımı, S.I.Witkiewicz (1885-1939), B.Schulz
(1892-1942), W.Gombrowicz (1904-1969) tarafından temsil edildi. Ama çok
geçmeden, kültür siyasetinin Stalinizmin baskısı altına girdiği görüldü.
J.Andrzejewski(1909), A.Rudnicki (1912), L.Buczkowski (1905), ve T.Borowski
(1922-1951) gibi romancılar dönemlerinin trajik olaylarını anlatırlarken,
T.Breza (1905-1970), Putrament (1910), S.Dygat (1914-1978) ve K.Brandys (1916)
tarihsel ve toplumsal bunalımı dile getirdiler. 1945’den sonra, her şeyden önce
Polonya’nın yeniden düzenlenmesi görüşünü işleyen bir edebiyat gelişti.
1956’dan başlayarak, kültür yaşamının toplumdaki bunalımlara ve komünist sisteme
karşı başkaldırılara bağlı kaldığı görüldü. Edebiyat özgün girişimlerin yer
aldığı yeni biçimlerle doldu. T.Parnicki (1908), J.Stryjkowski (1905) gibi
felsefi eğilimli tarihsel romanlar yazan İkinci Dünya savaşı öncesi yazarlarının
(bu dönem yazarlarına kurgubilim yazarı S.Lem’i de eklemek gerek), ardından
gerçekçi, toplumsal, siyasal sorunların yarattığı töreleri psikolojik romanlar
biçiminde işleyen, ama bu arada fantastik öğelere yer vermekten de kaçınmayan
yeni bir yazarlar kuşağı doğdu: T.Konwicki (1926),, M.Hlasko (1934-1969),
M.Nowakowski (1935), M.Bialoszewski (1922), W.Odojewski (1930), B.Wojdowski
(1930), W.Terlecki (1933), B.Czeszko (1923), R.Bratny (1921) vb. tiyatro
alanında, Gomrowicz’in çevresinde L.Kruczkowski (1900-1962), J.Zewieyski
(1902-1969) ve S.Mrozek (1930) gibi oyun yazarlarının yer aldığı görülürken,
T.Rozewicz (1921), J.M.Rymkiewicz (1935), Herbert (1924), Grochowiak (1934-1976)
ve Iredynski (1939) gibi yazarlar, yeni tiyatro akımını temsil ettiler.
İkinci Dünya Savaşı öncesinde ortaya çıkmış, A.Slonimski (1895-1976), S. J. Lec
(1909-1966), A.Wat, J.İwaszkiewicz ve C.Milosz gibi şairlerin ardından,
A.Miedzyrzecki (1922), K.K.Baczynski (1921-1944) gibi şairler yetişti.
Çağdaş Polonya şiirinin fantezi, folklor ve din öğelerini kaynaştıran J.
Twardowski (1910-1971), klasik ve barok anlatım yöntemlerine başvuran
T.Karpowicz (1921), geleneksel şiirler üreten E.Bryll (1935) ve deneysel
şiirleriyle tanınan M.Bialoszewski (1922) tarafından temsil edildiği görüldü.
Öte yandan, 1970 yıllarında şiir alanında oluşan “yeni dalga” akımına bağlı
şairler özellikle dilsel araştırmalarla dikkati çektiler: S.Baranczak (1946),
R.Krynicki (1943), A.Zagajewski (1945), eleştiri ve deneme de, son yıllarda
K.Wyka (1910), A.Sandauer (1913), Cz.Milosz, W.Gombrowicz, A.Wat, L.Kolakowski
(1927), J.Blonski (1931), G.Herling-Grudzinski (1919), A.Kijowski (1928) vb.
tarafından etkin bir biçimde sürdürüldü.
Güzel Sanatlar
966’da Prens Mieszko I’in Hıristiyanlığı benimsemesiyle Polonya, uygarlık
biçimleri giderek Doğu’daki Hristiyan İmparatorluğundan daha kesin biçimde
ayrılan, Latin etkisindeki Batı dünyasına katılmış oldu.
Krakov’da bulunan yüksek Wawel tepesinde, 1917’de, bir krallık şatosunun
mahzenlerinde, roman öncesi üslupta yapılmış yuvarlak bir yapının duvarlarına
rastlandı: Bunlar Polonya’da ortaya çıkarılmış olan eski mimarlık yapılarıdır.
Tatarlarla savaş yüzünden, roman üslubu pek gelişememişti ama, dört kuleli
Leczyca piskoposluk binası (1141-1161), Krakov yakınlarındaki Tyniec Benedikten
manastırının yıkıntıları, Opatow piskoposluk binası roman üslubunun gene de
küçümsenemeyecek bir anlatım gücüne ulaştığını kanıtlar. Polonya’nın en eski
kentlerinden biri olan Gniezno’da, gotik üsluptaki Aziz Adalbert Katedrali’nin
on sekiz alçak kabartmayla süslü tunçtan kapısı günümüze kadar korunmuştur.
XII.Yüzyılın ikinci yarısından kalma büyük roman eserleri arasında, bu kapı,
Strzelno bazilikasının oymalı sütunları, çok sayıda giriş kapısının ve alınlık
tablasının süslemeleri, Fransız ve Lombart etkisinin kanıtlarıdır; bu etkiler,
Citeaux rahiplerinin Trzebnica (1202-1204), Wachock ve Sulejow (1232)’da
yaptıkları kiliselerin gotik üslubunun yanı sıra varlıklarını sürdürdüler.
XIV.yy.’da Büyük Kazimierz’in krallığı zamanında, gotik üslubu gelişme gösterdi.
(Örneğin Torun Belediye binası)
Yapımına 1320’de başlanan Krakov’daki Wawel’in ünlü Aziz Stanislaw Katedrali,
“Vistül gotiği”nin tipik bir örneğidir: Bu yapıda tuğla kullanıldığı, koro
yerinin uzatıldığı ve destek kemere yer verilmediği görülür.
Heykelciliğin daha çok Fransız etkisinde kaldığı Wroclaw’daki Maria Magdalena
Kilisesi’nin ana kapısında görülür. XIII.yy.’daki mezar taşları geometrik
süslerle bezenmiştir. Katedral kapıları da tunçtandır.
XIV.yy.’da heykelden İtalyan etkisi kendisini gösterdi ve böylece mezarlar birer
anıt halini aldı. Krakov’da bulunan Aziz Stanislaw Katedralinin içindeki kral
Kazimierz Jagiellon’un taş mezarı(1492) Polonyalı’ların Wit Stwosz diye
adlandırdıkları Nürnbergli heyteltraş Veit Stoss (1445-1533) tarafından
yapılmıştır. Bu sanatçının başyapısı ise Krakov Bogurodzica’sındaki tahtadan dev
boyutlu (Meryem) ve çok renkli mihrap arkalığıdır.
Resim de, daha çok minyatürlerle temsil edildi; ayrıca Slav tipi figürler
Batı’ya özgü öğelerle yan yana kullanıldı. Minyatür XV.yüzyıla kadar varlığını
sürdürdü; bu arada gelişen duvar resimciliği İtalyan etkisinde kaldı (Örneğin
Krakov Katedrali). Ayrıca yeni bir resim anlayışının da yerleşmeye başladığı
görüldü. XV.yüzyılda İtalyan etkisi iyice belirginleşti (Örneğin Krakov’daki
Fransiskenlere ait freskler). Panolar üstüne yapılan resimlerin ardından Krakov
üslubunun olgunlaştığı gözlendi.
Zygmunt I’in Polonya’ya davet ettiği İtalyan sanatçılar ülkeye Rönesans sanatını
getirdiler. Kralın buyruğu üstüne Wawel krallık sarayını (1509-1537) ve sapelini
(1519-1533) tümüyle yeni üslupta yaparak süslediler. XVI.yy.ortalarına doğru,
Rönesans üslubu, Krakov’daki burjuva Kanoniozna ya da “Piskoposluk kurulu
üyeleri” yapan veya yeni baştan düzenleyen mimarların başlıca esin kaynağı oldu.
Bu dönemde ağaç heykelciliğinde bir Flaman etkisi görüldü. Resimde de lirizm ile
yergili doğalcılığın iç içe olduğu Krakov minyatürleriyle sürdü. Duvar
resimlerinde ve yaldızlı fon üstüne yapılmış mihrap panolarında da aynı anlayış
göze çarpıyordu. Daha sonra ulusal özellikler yitip gitmeye başladı. 1580’de
Padovalı mimar Morando’nun çizdiği planlara göre yapılan Zamosc kenti bu üslubun
damgasını taşır. Zygmunt III ve oğlu, Cizvitlerin zorla benimsettikleri barok
üslubunun yaygınlaşmasını özendirdiler; Giovanni Trevano’nun Roma’daki Gesu
Kilisesine örnek olarak yaptığı Krakov’deki Aziz Piotr Kilisesi (1605-1619) bu
mimarinin en başarılı örneği oldu. Hollandalı mimar Tiljman Van Gameren’in denge
ve ustalığı sadeliğe dönüşte büyük rol oynadı. XVII.yüzyılda resim alanında
Flaman (Gdansk yoluyla) ve İtalyan etkisi ağırlığını, Ponzan okulu adını
duyurdu.
XVIII.yüzyılda İtalyan etkisi Polonya’da hala çok güçlüydü. Stanislaw August
Poniatowski zamanında, Fransız beğenisi de yaygınlaşmaya başladı.Domenico
Merlini 1780’e doğru Lazienki Sarayı’nın yaparken Fransa’daki Petit Trianon’u
örnek aldı. 1767’de Kral, Pgalle’nin bir öğrencisi olan Andre Lebrun’ü “baş
heykelci” olarak görevlendirdi. Bu sanatçının eserlerinin aşağı yukarı tümü,
günümüze kadar ulaşmıştır. Polonyalı kralların Fransız kadınlarla evlenmesi,
XVIII.yüzyılda Fransız etkisini arttırdı. Lois Morteau portre alanında adını
duyurdu. Bu arada bir Polonya resim ekolü oluştu. Mari Antoinette’in resmini
yapan Kucharski (1741-1820) ve Chodowiecki (1726-1801) meslek yaşamlarını
Nürnberg, Paris ve Berlin’de sürdürdüler. Öte yandan saraya çağrılan Canaletto
gibi ressamlar da Polonya saraylarını süslediler.
1795’te ülke topraklarının paylaşılmasından sonra, Stanislaw August üslubu
1830’a kadar varlığını sürdürmekle birlikte, giderek ampir üslubuna dönüştü.
(Örneğin, Gerard’ın öğrencisi Brodowski’nin resimlediği Varşova Büyük Tiyatrosu)
1831 ve 1863’teki ulusal ayaklanmalar Polonyalı sanatçıların ruhlarında derin
bir iz bıraktı: Yüzyıl sonunda, izlenimci görüşün bir Podkowinski’yi ya da Bir
Pankiewicz’i etkilediği dönemde, bu sanatçılar “Genç Polonya” hareketinin ve
önderi ressam-şair Wyspianski’nin çevresinde toplandılar.
Burada, İstanbul’daki Dolmabahçe Sarayı’nda son derece güzel ve zengin tabloları
bulunan Polonyalı ressam Chlebowski’den, özellikle söz etmek gerek. Zira 1865
yılında, bizzat Padişah Sultan Aziz’in daveti üzerine İstanbul’a gelen ve
kendisine Sarayda yer tahsis edilen Chlebowski, Fatih Sultan Mehmet’in at
üzerinde gösteren ünlü resimin de ressamıdır. Bugün Dolmabahçe Sarayındaki
tabloların çoğu O’nun eseri olup; bizi yakından ilgilendiren kimi eserleri de
Polonya’da Muradow ve Wilasmore müzelerini süslemektedir.
Ülkenin yeniden bağımsızlığını kazandığı tarih olan 1918’den başlayarak,
Polonya’da modern sanatın tüm akımları kendini gösterdi. Jozef Tadeusz Makovski
1922’de empresyonizmi nahif gerçekçilik ile birleştirdi. Nahif akımını sürdüren
Nikifor, eserleriyle Avrupa’da da ilgi gördü. Fransız izlenimciliği Polonya’yı,
örneğin “Szal” (Azgınlık) resmini yaratan W.Podgowinski ve J.Pankiewicz
aracılığıyla etkiledi. Josef Czapski, “Tramvay” adlı eseriyle rengin
egemenliğini öne çıkaran ve Orfizmin başka bir türü olan Kapizmin temsilcisi
oldu.
İkinci Dünya Savaşından sonraki süreçte bütün engellere rağmen özellikle grafik
sanatında önemli isimler ortaya çıktı. Poster ressamları arasında Henryk
Tomaszewski , Eryk Lipinski veya Franciszek Starowieyski gibi isimler dünyada
tanınıp çeşitli ödüller aldılar.
Wladyslaw Hasior tekstil sanatını heykelcilikle bağdaştırarak folklor
motiflerinden bolca yararlanarak uygulamalı sanat ve resim arasında uzlaşma
arayışlarını yansıtan özel bir tarz yarattı. Sanatçının çalıştığı yer Zakopane
kentinde heykeltıraş Marian Wnuk ve Antoni Kenar gibi diğer sanatçılar
çalıştılar. İkincisi kendi adını koyduğu Sanat Okulunu açarak genç sanatçılara
eğitim olanağı sağladı.
Leh insanı sanatı öylesine seviyor ve benimsiyor ki, buna hayran olmamak elde
değil. Polonya’nın her yanında, sanat eğitimi veren orta dereceli ve yüksek
okullar olmasına rağmen, kimi gençler, yüksek öğrenimini başka ülkelerde görmeyi
tercih ediyorlar. Bunlardan birisi olan Wit Bogustawski ile, 2005 yılındaki
Varşova seyahatinde tanıştık ve atelyesini de ziyaret ederek, eserlerini görmek
olanağını bulduk. Bogustawski bizde, gerek resim, gerekse heykel alanında,
başarılı bir sanatçı izlenimi bıraktı. O’nu sevip takdir etmemizin bir nedeni
de, yüksek eğitimini İstanbul’da yapmış olmasıydı.
1960 yılında Varşova’da dünyaya gelen Bogustawski, liseyi bitirdikten sonra,
1982-1986 yılları arasında İstanbul Mimar Sinan Üniversitesi’nde öğrenim gördü
ve Tamer Başoğlu atölyesinden feyz aldı. Ne var ki Polonya, İstanbul’dan alınan
diplomayı onaylamadı. Bu nedenle Wit Bogustawski, Wroclaw’da öğrenimini sürdürdü
ve 1991’de bir diploma da Polonya’da aldı. Türkçe’yi iyi konuşan bu genç
sanatçının babası da 1971-1977 yılları arasında Türkiye-Polonya işbirliğiyle
inşa edilen Yatağan ve Yeniköy termik santralarında mühendis olarak çalıştı.
Bugün Polonya’nın her yanında sanat, etnografya, arkeoloji ve doğa tarihi
müzeleri bulunmaktadır. Krakov’daki Czartoryski Müzesi 1805’ten, Melzynski
Müzesi 1857’den, Varşova’daki Ulusal Müze 1882’den kalmadır.
Müzik
Araştırmacılar Polonya müzik tarihini XIII.yüzyıldan başlatıyorlar. O devirde
yapılan ilahilerin melodilerinin kutsal Latin şarkılarına göre düzenlendiği
belirtiliyor.
XIX.Yüzyılda Polonya dünya çapında müzik adamları yetiştiriyor. Jozef Nowakowski
(1800-1865), Tomasz Nidecki (1806-1852), Ignacy Feliks Dobrknski (1807-1867),
Chopin (1810-1849) ve Stanislaw Moniuszko (1819-1872) yüzyılın başından
ortalarına kadar Polonya müzik sanatını dünyaya duyurdular. Yüzyılın sonunda ise
Mieczyslaw Karlowicz (1876-1909), Karol Szymanowski (1882-1937) ve Ludomir
Rozicki (1884-1953), başlamış olan şöhreti sürdürdüler. Bu arada, Paderewski,
A.Rubinstein, W.Lanowska, W.Malzunski vb. gibi virtüözler ve G.Fitelberg,
W.Rowicki, S.Skrowaczewski gibi orkestra şefleri yetişti. Bütün bunları günümüze
kadar, pek çok değerli ve ünlü sanatçılar izledi. Bugün Polonya’da başta Chopin
olmak üzere, kimi ünlü sanatçılar adına yarışmalar ve festivaller
düzenlenmektedir. Özellikle Varşova Chopin Yarışması yeni sanatçıların
yetişmelerine olanak sağlayan önemli bir etkinliktir.
Polonya ulusal operasının dev ismi Stanislaw Moniuszko’nun XIX.Yüzyılda,
yarattığı “Halka” ve “Perili Köşk” gibi eserleri, Türkiye’de de sahnelendi.
XX.Yüzyıl başlarında Genç Polonya döneminde, müzik alanında avangard eğilimli
K.Szymanowski tarafından temsil edildi. Bu sanatçı “Harnasie” balesinde, “Kral
Roger” operasında Avrupa müziği ile Polonya halk müziğinin sentezini yapmayı
başardı.
XX.Yüzyılın ikinci yarısında müzisyen, kemancı ve besteci Emil Mlynarski E
Majörde Polonya Semfonisini besteledi. Diğer ünlü besteci Grzego Fitelberg ise
Polonya müziğinin dünyaya tanıtılmasına önemli katkıda bulundu.
“Legenda Baltyku” (Baltık Efsanesi) operasını besteleyen Feliks Nowowiejski
Polonya müziğinin önemli isimlerinden biridir. İki Dünya savaşı arasındaki
dönemde post modernizm akımını ise Artur Malawski “Wierchy” (Dağ Zirveleri)
pantomim balesinde temsil etti.Savaş sonrasında toplumsal gerçekçiliğin
getirdiği bir duraklamadan sonra, geleneksel ve folklorik müziğe dönüş görüldü.
Besteci ve ünlü kemancı Grazyna Bacewicz neoklasik akımını canlandırdı. Stefan
Ksielewski konser, piyano parçaları bestelerinin yanı sıra müzik eleştirmenliği
yaptı. Müzik ifade tarzını yeni biçimlerle tanıştıran sanatçı Andrzej Panufnik
ise Trajik Uvertür, Semfoni Sacra adlı eserlerin bestecisidir.
Polonya’da ve başka ülkelerde orkestra şefliği yapan Tadeusz Rowicki, 1945
yılında Katowice Polonya Radyosu Büyük Orkestrasının kurucusuydu. Dinamizmi ve
yaratıcılığıyla şef Jerzy Maksymiuk, dünya musikisinde önemli yer aldı…Stefan
Stuligrosz bütün dünyada adını duyuran Poznanskie Slowiki erkek korosunu
yönetti…
Gelenekselleşmiş olan Uluslar arası Varşova Chopin Piyano Yarışması’nı kazanan
Polonyalı sanatçılar arasında Witold Malcuzynski, Halina Czerny-Stefanska,
Kristian Zimerman da bulunmaktadır. Polonya’nın keman virtiözleri arasında
yıldızlaşanlar ise Wanda Wilkomirska, Konstanty Andrrzej Kukla ve Kaja
Danczowska’dır. Opera şarkıcıları arasında K.Szostek Radkowa, K.Jamroz,
T.Zylis-Gara ve Maria Foltyn kayda değer sanatçılardır. Metropolitan ve La Scala
operalarında yıllarca oynayan Wieslaw Ochman da Polonya’nın sanat güneşidir.
Polonya Ulusu, Nobel ve Oskar Ödülleri alan bir çok insan yetiştirdi. Örneğin
Henryk Sienkiewicz (1905), Wladyslaw Reymont (1924), Czeslaw Milosz (1980) ve
Wislawa Szymborska (1999) gibi dört yazar, Nobel Edebiyat Ödülü alırlarken;
Madam Curie Nobel Fizik Ödülü (1903) ve Nobel Kimya Ödülü (1911) kazandı.
Kopernik ve Chopin gibi iki ünlü Polonyalı da Nabel Ödülü aldılar. Öte yandan
Avrupa’nın en iyi sinema rejisörü olan Andrej Wajda (2000)’ya Oskar Onur Ödülü
verilirken; Roman Polanski (2003) de, En İyi Yönetmen seçildi.
Chopin
Dünyanın ünlü müzisyenlerinin başında gelen Chopin anıldığında akla Polonya ve
Varşova; Varşova ve Polonya anıldığında da akla Chopin gelmektedir. Nitekim,
ülkeyi ziyaret eden yabancıların ilk uğrak yeri, başkent Varşova’ya altmış
kilometre uzaktaki Zelazova Wola köyündeki Chopin Evi’dir. Biz de, Varşova’ya
her gidişimizde, doğal güzelliklerin ortasındaki bu Evi ziyaret ediyor ve o gün
var ise (ki sık sık oluyor), verilen konseri izlemekten büyük bir zevk
duyuyoruz. 80’li yılların başında yaptığımız ziyaretten sonra kaleme aldığımız
“Gezi Notları”ndan bir bölümü buraya almak isteriz:
“O gün, Zelazowva Wola’da hava pırıl pırıldı. Güneş adeta yakıyordu; ama
Polonyalılar böylesi güneşe hasret ve hayrandılar. Soyunup dökünüp, Chopin’in
evinin bahçesinde sere-serpeydiler. ..Polonya’nın çağdaş piyano ustası Tadeusz
Zmudzinski o günkü konserin solistiydi. O Chopin’in hayatta iken çaldığı
salondaki piyanonun başında, dinleyenler ise bahçedeydi…Dinleyiciler, Tadeusz’un
yüzünü göremedikleri için, gözlerini kapatıyor ve Chopin’i tahayyül ediyorlardı
ve sanki piyanonun tuşlarında dolaşan parmaklar, Chopin’e aitti!...
Chopin’in köyü Zelazowa Wola, 12 haneli minik bir köy; ama şirin mi şirin, yeşil
mi yeşil…Küçük Utrata Irmağı, köyün ortasından, ikiye bölünerek akıp gidiyor.
Chopin’in evinin müze haline getirilmesinden sonra köy, dünyaca ünlü, turistik
bir yer haline geldi. Geniş arazisi olan köyün geçen yüzyıldaki sahibi Skarbek
adlı bir beydi. Onun çocuklarına, Chopin’in babası öğretmenlik yapmıştı. 1802’de
öğretmen olarak buraya gelen Fransız Mikolaj Chopin, 1806 yılında Tekla Justyne
Kryz ile evlendi.
Chopin’lerin evi, geniş bir bahçe içerisinde ve oldukça geniş bir yapı. Çok iyi
bakıldığı için parkı, bahçesi gerçekten muhteşem. Bahçe içerisinde çeşitli
heykelcikler var. Türlü çiçekler ve evi çepeçevre saran sarmaşıklar, saatlerce
seyredilebilinir. İşte bu görüntü içerisinde Tadeusz Zmudzinski Chopin’in
eserlerinden oluşan programı sunarken, gözlerimiz sürekli dinleyenlerin
üzerindeydi. Hani bizde tarikat ehli müritler vardır; vecde gelince
kendilerinden geçerler de başları ve vücutları ile iki yana sallanır dururlar
ya, Chopin’i dinleyenler de öyleydi!...
Chopin’in en son 1830 yılında geldiği bu evi, 1928 yılında “Chopin Derneği”
devralmış ve müze haline getirmiş. Ev, İkinci Dünya Savaşından sonra bir kez
daha restore edilmiş. 300 yıllık çınar ağaçlarının da bulunduğu parkın genişliği
7 Hektar. Chopin’e ait iki heykelin de yer aldığı bu yerde, her Pazar sistemli
olarak konser düzenlenmektedir.
Kimdir, bu Leh ulusunun içinden çıkan, dünya çapındaki ünlü müzik adamı?...
Fryderyk Chopin 1 Mart 1809 Tarihinde doğdu. Babası Fransız, annesi sonradan
yoksul düşmüş, asil bir Polonyalı’ydı. 1815’de daha küçük bir çocuk iken şöhrete
ulaştı. 15 yaşında eserleri basılıp yayıldı. 20 yaşında bir piyanist olarak,
Avrupa’yı dolaştı. Paris’te çok beğenildi. Zengin ailelerin kızları, ondan ders
almak için birbirleriyle yarıştılar. 1835’te konserlerine son vererek, sadece
beste yapmakla meşgul oldu. Bu arada sağlık durumu bozuldu. Franz Listz, Hector
Berlioz, Heinrich Heine, Honore de Balzac gibi ünlü kişilerle arkadaş oldu. Ünlü
Fransız roman yazarı George Sand ile geçirdiği aşk macerası ise yeryüzünün en
güzel aşk mektuplarının yazılmasına neden oldu. Nihayet yakalandığı verem
hastalığından kurtulamadı ve 17 Ekim 1849 tarihinde Paris’te vefat etti.
Chopin Paris’te vefat etti ve na’şı Paris’e defnedildi ama; kalbi bir kutuya
konularak Polonya’ya gönderildi ve Varşova’daki bir kilisede koruma altına
alındı. İkinci Dünya savaşı’nda Naziler kalbi alıp gittiler ise de sonradan iki
devlet arasında varılan anlaşmayla tekrar yurduna getirildi.
Boguslaw Kaczynski
Kültür ve Sanat konusuna değinirken; Varşova’da tanıyıp, hayran kaldığımız,
değerli bir sanatçıdan da kısaca bahsetmek isteriz. Bu kişi, hemen hemen bütün
Polonya halkının TV ekranından tanıdığı Boguslaw Kaczynski’dir. Polonyalılar
O’nu hem ekrandan, hem de çeşitli yayım organlarındaki yazılarından
tanıyorlardı. 1980’li yılların sonlarında, televizyon seyircilerinin oylarıyla
seçilen en popüler insan O’ydu ve üst üste birkaç yıl ödülleri o kazanmıştı.
Ayrıca birkaç kez de haftalık Altın Ekran Dergisi’nin “Altın Ekran” ödülünü
almıştı.
“Türkiye’yi ve Türk’leri çok seviyorum. İstanbul’da iki kez bulundum.Orası
dünyanın en güzel yeri. Tiyatro yazarı Hayati Asılyazıcı dostumdur. Halka
Operası Türkiye’ de sahnelenirken beni de davet ettiler, ama gidemedim. Timur
Selçuk’la da tanıştım, evinde bulundum. O’nun sesi çok güzeldir.” - diyen
Kaczynski, dayalı döşeli evinde yalnız yaşıyordu ve ziyaretimiz esnasında bize
candan ikramlarda bulunmuştu. Polonya’da düzenlenen iki önemli festivalin genel
yönetmenliğini yapıyordu Bunlardan birisi “Lancut Festivali”olup, bu bir
“Televizyon Festivali”ydi. Her yılın Mayıs ayı ortalarında yapılan festivale
çeşitli ülkelerden ünlü sanatçılar katılıyorlardı…O’nun yönetimindeki ikinci
festival ise “Krynica Festivali”dir. Bu festivalde opera ve operet müziği icra
edilmekte olup, üç yılda bir düzenlenmektedir.
Uzun boylu, yakışıklı bir insan olan Kaczynski, 1943 yılında Biala Podlaska
kentinde dünyaya geldi. 5-6 yaşlarında piyano çalmaya başladı. 17 yaşında
Scala’da “Aida” Operasını seyretmek için Paris’e gitti. Ayda yaklaşık bin mektup
almakta olup, hayranlarının sayıları bir hayli çoktur. Musiki ile ilgili üç tane
de kitap yayımlamış olan, böylesine ünlü bir kişiyi kıskanan ve bu yüzden O’na
karşı düşmanlık besleyen insanların sayıları da az değildir. Ama O, bundan
gocunmamakta ve şöyle demektedir: “Ben, düşmanlarımın sayesinde başarılı
oluyorum!…”
Tiyatro
Polonya’da tiyatronun da bir hayli eskiye dayanan geleneği vardır. Daha 1765
yılında Varşova’da, Kral Stanislaw August Poniatowski tarafından bir halk
tiyatrosu kuruldu.1790’da Julian Ursyn Niemcewicz “Powrot Posta”
(Milletvekilinin dönüşü) adlı komediyi yazdı. 1794’de Wojciech Boguslawski “Cud
mniemany czyli Krakowiacy i gorale” (Mucize veya Krakovlular ve Dağlılar) adıyla
ilk komik operayı yazdı.1833’de opera, bale ve dram sahnelerini içeren Büyük
Tiyatro açıldı.XIX. yüzyılın en büyük tiyatro sanatçısı olarak temayüz eden
Helena Modrzejewska, bugün bile hatırlanmakta ve anılmaktadır.
Romantizm döneminde Polonya’nın en büyük yazarı kabul edilen Adam Mickiewicz’in
“Dziady” (Atalar) ve Tadeuş Bey ile birlikte Avrupa dramının en büyük
başarılarından biri olan Juliusz Slowacki’nin “Kordian” adlı eserlerinde
bağımsızlık adına çıkan Polonya isyanları çeşitli açılardan ele alındı. 1835’de
Kont Zygmunt Krasinski’nin “Nie-Boska Komedia” (Gayrı İlahi Komedya ) adlı oyunu
bu tartışmaya katılan başka bir görüş oldu. Tarihi oyun alanında, kendi
döneminin daha ilerisinde olan yazar Cyprian Kamil Norvid 1860 yılında Wanda ile
Krasus adlı eserinde sadece Leh romantik ruhunu yansıtmakla kalmadı, yeni oyun
yazarlığı tekniğinin kapılarını da açtı.
Romantizm sonrasındaki dönemde, St.Zeromski ve 1905’te “Quo Vadis” romanıyla
Nobel ödülünü kazanan H.Sienkiewicz başta olmak üzere Polonya’da olgucu ve
doğalcı estetiğin en sistemli temsilciliği yapıldı. Ayrıca da Sienkiewicz , Musa
Şamgul’un Türkçe’ye çevirdiği “Trylogia” (Üçleme) eserinde, XVIII.yy.
Polonya’sının tarihsel manzarasını sergiledi. Nesir türünün bir örneği, 1934
yılında Nobel ödülü kazanan Wladislaw Reymont “Chlopi” (Köylüler) adlı epik
roman dizisinde doğalcı teknikleri kullandı. Boleslaw Prus ise “Lakla”
(Taşbebek) adlı eserinde Varşova burjuva yaşamının çok yönlü bir portresini
çizdi. Yeni Polonya diye adlandırılan Postpodernizm döneminin önemli temsilcisi
ise “Wesele” (Düğün) adlı eseriyle klasik trajedi, mitoloji, roman, tiyatro,
tarih gibi farklı kaynaklardan beslenerek ulusal inançlarla tarihsel
hesaplaşmayı kukla oyunu kalıpları içine sokan Stanislaw Wyspianski’dir.
Wyspianski devasa tiyatro kuramıyla Polonya tiyatrosu reformcusu olarak kabul
edilir ve Leon Schiller gibi Polonya tiyatro devrimcileri onun etkisinde
kalmışlardır. Bu dönemde de Kont Aleksander Fredro komedileri de sık sık sahneye
konuldu.
Gerçekçi akım ise, bireycilik kavramını savunan Stanislaw Przybyszevski
tarafından “Mutluluk İçin” (1902) eserinde temsil edildi. İlgi çekici başka bir
yazar da, bağımsız tiyatroyu kuranlardan biri olan Gabriela Zapolska (1860-1921)
idi. Ciddi konuları mizahi bir üslupla dile getirdiği, “Moralnosc Pani Dulskiej”
(Madam Dulska’nın Ahlak Anlayışı) adlı komedyası bugün bile sahnelenen bir
eserdir.
Polonya tiyatrosu söz konusu olduğunda, akla gelen isimlerin başında Jerzy
Grotowski gelmektedir. Onun Wroclaw’daki Laboratuar Tiyatrosu ve yaptığı görsel
deneyler bütün dünyada ilgi uyandırdı ve taklit edildi. Geçen yıllarda Grotowski
Fransa, Almanya, Avusturya ve İsveç gibi ülkelerde tiyatro konusunda
konferanslar verdi. Fransa kültür Bakanlığı tarafından “rol yapma sanatı”
üzerine dersler vermesi için bu ülkeye davet edildi.
Krakov’da faaliyette bulunan Cricot-2 Tiyatrosu ve Varşova Stüdyo Tiyatrosu her
zaman ilgi uyundarmıya devam etti. Uzmanlar tarafından kendi türünde dünyanın en
iyi tiyatrosu kabul edilen Henryk Tomaszewski yönetimindeki Wroclaw Pandomim
Tiyatrosu ise, ABD ve Kanada’ya davet edildi ve bu ülkelerde büyük sükse yaptı.
İyi bir geleneğe sahip, bir başka Polonya tiyatro topluluğu da hemen hemen her
yıl çeşitli uluslar arası festivallere davet edilen Krakov Stray Tiyatrosu’dur.
Bu topluluk Adam Mickiewicz’in yazdığı ve Konrad Swinarski’nin yönettiği
“Dziady” (Atalar) ve Stanislaw Wyspianski’nin yazdığı ve Andrej Wajda’nın
yönettiği “Noc Listopadowa” (Bir Kasım Gecesi) adlı iki oyunla İngiltere ve
Hollanda’da büyük beğeni kazandı.
Çağdaş Polonya Tiyatrosunda; yönetmen olarak Adam Hanuszkiewicz, Erwin Axer ve
Jerzy Jarocki ile sahne dekoratörlerinden Andrej Majewski, Ewa Starowieyska,
Krystana Zachwatowicz ve Zofia Wierchowicz’in adlarını zikretmek gerekir.
Sinema
Dünyada televizyon, video, VCD, DVD vb.yüzünden sinema alanında gerileme
görülürken, Polonya’da sinema gözde bir sanat olarak gelişimini sürdürmektedir.
Polonya sineması dünya çapındaki büyük başarısını ve şöhretini Andrej Wajda’ya
borçludur. Bu değerli sinema adamının eserlerinden bazıları Türkiye’ye de
gösterildi. Onun çevirdiği filmler, çeşitli ülkelerde ödül kazandı. Zira Wajda
filmleri, hemen hemen dünyanın her yerinde gösterildi.
İlk Polonya filmi 1908 yılında çevrilen “Antos pierwszy raz w Warszawie” (Antos
ilk kez Varşova’da) adlı bir komedidir.Dünyada şöhrete sahip olan ilk Polonyalı
film yıldızı ise Pola Negri’dir. İlk yıllarda Polonya sinema sanatı genelde
özgün senaryolardan daha çok öykü ve roman uyarlamalarını tercih etti. Filmler
çoğunlukla, yanlışlar komedisi niteliğini taşıyordu. 1932’de yapılan Aleksander
Ford’un “Sokak Lejyonu” adındaki film II. Dünya Savaşı öncesi döneminin baş
yapıtıydı. Savaş sonrası dönemde ise Leonard Buczkowski’nin “Zakazane Piosenki”
(Yasak Şarkılar) adlı filmi büyük ilgi gördü.
Andrej Wajda, 1944’deki Varşova isyanını, 1957’de, mükemmel bir film halinde
perdeye yansıttı. Polonya sinemasının ikinci büyüğü Andrzej Munk 1957’de
çevirdiği “Eroica” adlı filminde aynı konuyu ele aldı. Musa Şamgul tarafından
Türkçe’ye çevrilen “Küller ve Elmas” filminde baş rolü dönemin en büyük aktörü
Zbigniew Cybulski üstlendi. Bu ekolün bir başka yönetmeni Jerzy Kawelerowicz ise
1961’de çevrilen “Matka Joanna od Aniolow” (MeleklerdenYoanna Ana ) adlı
filmiyle Polonyalı yazar Jaroslaw Iwaszkiewicz’in öyküsünün adaptasyonunu yaptı.
Yazar-Yönetmen Tadeusz Konwicki ilk filmi olan “Ostatni Dizien Lata” (Yazın Son
Günü), adlı filmini savaş etkisinin motifleri ile yaptı. 1963’te benzer
motifler, “Jak Byc Kochana” (Bir Kadın Nasıl Sevilir) filminde, yönetmen
Wojciech Hass tarafından ele alındı. Polonya edebiyatının klasiklerinin film
versiyonları H.Sienkiewicz romanına göre çevrilen “Krzyzacy” (Töton Şövalyeleri)
1960, Wajda’nın “Popioly” (Küller) 1965, Jerzy Hoffman’ın “Potop” (Tufan) ve
Wolodyjowski( Vovoyodovski Bey) filmlerinde tarihi kostümlerin altında çağdaş
Polonyalıların ulusal bilinç sorunu sunuldu.
Polonya 3.Dönem sinemasının temsilcileri dünya çapında kariyeri olan Roman
Polanski “Noz w wodzie” (Sudaki Bıçak) 1962’de, Jerzy Skolimowski ise 1965’te
“Rysopis” (Yüz Tarifi) adıyla ilk filmlerini yaptı.
Ahlaki endişelerin hareketli tablolarını yapan Krzysztof Zanussi ise bilim
ortamının etik sorunlarını, hayat seçimleri gibi konuları, örneğin Illüminasyon
filminde ele aldı. 1980 yılında Cannes Film Festivali’nde “Daimi Faktör”
filmiyle “en iyi yönetmen” ödülünü aldı.
Zanussi gibi benzer düşünce eğilimi gösteren yönetmen Krzysztof Kieslowski
Polonya’da, örneğin “Amatör” filmiyle ve 1989’da çevirdiği “Dekalog” dizisi
Polonya’da ün kazandıktan sonra “Aşk” ve “Ölüm” üzerine yaptığı kısa metrajlı
filmlerle, ününü dünyaya duyurmayı başardı. Sanatçı “Trzy Kolory: Niebieski,
Bialy, Czerwony” (Üç Renk: Mavi, Beyaz, Kırmızı) adlı üçlemesiyle sanat hayatına
son verdi.
Çağdaş Polonya filmlerinin arasında ise Jerzy Stuhr’un rol aldığı, Feliks
Falk’ın dans yönetmeni “Wodzirej” 1979, Agnieszka Holland’ın “Avrupa Avrupa”
(1992) gibi filmler yer almaktadır.
Bugün Lodz şehrinde bulunan Film Akademisi’nde sadece Leh gençleri değil,
dünyanın çeşitli ülkelerinden gelen öğrenciler de film-sinema eğitimi
almaktadır.
Polonya’da yayımlanan sinema dergileri arasında Film, Ekran, Sinema, Dünyada
Film vb. gibi dergiler kayda değer yayınlar olarak dikkati çekmektedir.
Rejisör Andrzej Konic
Polonya seyahatlerimizde, kültür ve sanat alanında ünlü olan kimi kişilerle
görüşebilmeyi özellikle istedik. Zaman zaman da bu isteğimize ulaştığımızı
söyleyebiliriz. Örneğin,Varşova’da, ünlü sinemacı-rejisör Andrzej Konic ile,
özel ve uzun bir görüşme yaptık. Televizyonda, gençlere yönelik şiir programları
hazırlayıp sunan Konic, sinemadan sonra, tiyatroda da rejisör olarak kendini
kanıtladı. Başlangıçta oyuncuydu, aktördü…1958 ‘de adım attığı televizyonda
canlı yayınların önderi oldu.
Konic, televizyon için dizi filmler yaptı; ayrıca kısa metrajlı filmler çevirdi.
Ülke içinde ve dışında çeşitli ödüller kazandı. Psikolojik dramayla ilgilendi.
Beğenilsin ve ödül alayım endişesi taşımadan filmler yaptı.
Bu arada konulu sinema filmleri de yönetti. Özellikle, Nazilerin, Polonya’yı
işgalleriyle ilgili filmleri, Avrupa’da da gösterildi.
Andrej Konic, o görüşmemizde bize, Türkiye’yi ve Türkler’i çok sevdiğini ve
Osmanlı Padişahının, Polonya’nın bölünmesine karşı takındığı tavrı, Polonya
aydınlarının unutmadıklarını söyledi. En büyük arzusunun, Adam Mickiewicz’le
ilgili bir dizi film yapmak ve filmin önemli bir bölümünü İstanbul’da çekmek
olduğunu söyleyen Konic, bu konuda bir yazara senaryo siparişi verdiğini, hatta
Türkiye’ye giderek, İstanbul’da kimi sinemacılarla ve TRT Genel Müdürü ile de
görüşmelerde bulunduğunu belirtti…Gönlünce bir Polonezköy belgeseli çekmek de
Andrzej Konic’in arzuları arasındadır.
Folklor
Folklor ve Etnografya, Polonya’da son derece önem verilen konulardır. Ülkenin
neresine giderseniz gidiniz; en küçük köylerde bile, küçük bir müze görebilmek
ümkündür. Bunlar, Leh ulusunun, gelenek ve göreneklerine ne denli bağlı
olduklarının somut göstergesidir. Başkent Varşova’da da son derece zengin bir
Folklor ve Etnografya Müzesi bulunmaktadır. Bu müzede, dünden bugüne,
Polonyalı’ların yaşantıları ile ilgili çok değişik ve renkli malzemeler
sergilenmektedir.
Polonya’daki folklor çalışmaları, akademik düzeyde ele alınmaktadır. Bilimler
Akademisi bünyesinde oluşturulan bir seksiyonda, folklor konusu bilimsel
yöntemlerle yürütülmektedir. Bu seksiyonda, öncelikle II.Dünya Savaşından sonra
oluşturulan ekiplerle ülke taranıp, halk musikisi derlemeleri yapılmış ve bunlar
bantlarla saptanmış. Akademiye bağlı Edebiyat Enstitüsü ise, halk edebiyatı ile
ilgili çalışmalar yapıyor. Ama bu konudaki en değerli çalışmalar Opole kentinde
yaşayan Prof. Dr. Dorota Simonides, tarafından yapılıp, belgelendi ve
yayımlandı. Konuyla ilgili ülke çapındaki ünlü kişilerden bazıları; Richard
Gurski ve Prof.Dr. Czeslaw Hernas’tır. Prof.Hernas Halk Edebiyatı Dergisi’nin de
baş yazarı olup, bu konuda çeşitli kitaplar yayımladı. Yayımlanan kitaplarının
en önemlisi, XIX.Yüzyılda yayımlanmış olan romanlardaki folklor öğelerini
belirleyen çalışmasıdır.
Öte yandan sanayi bölgesi, özellikle kömür madenlerinin işletildiği bir yer olan
Silezya’daki işçiler üzerinde çalışan bir Silezya Folklor Enstitüsü var.
Böylelikle yaşayan folklorun saptanması da yapılıyor. Ayrıca yarı profesyonel
Slask adlı toplulukla, Polonya halk oyunlarını çeşitli ülkelerle yaptığı
gösterilerle tanıtıyor.
Varşova, Krakov ve Katowice kentlerindeki üniversitelerde etnografya bölümleri
var ve genç etnograflar bu okullardan yetişiyorlar. Üniversitelerdeki Müzikoloji
Fakültelerinde halk müziği bölümleri var ve bu konuda epeyce yayınlar
bulunuyor.Bu konuda Jadviga Sobieska ve eşi Marian Sobieski gibi eleştirmenler
yetişmiş.
Halk Oyunları, Polonya’nın her yanında benimsenen bir folklor dalıdır.Bırakınız
büyük kentleri, köylerde bile halk oyunları toplulukları bulunuyor. Biz
Türkiye’deki bütün festivallerde, Polonya halk oyunları topluluklarının gösteri
yapmasını arzu ediyoruz. Çünkü, bu topluluklar, oyunları ve müzikleri ile olduğu
kadar, kostümleriyle de dikkati çekmekte ve beğeniyle izlenmektedir. Amatör
topluluklardan başka bir de Mazowsze (Mazovya) adlı, profesyonel topluluk vardır
ki, bu topluluk dünya çapında bir üne de sahiptir. Bizim yıllarca önce ziyaret
ettiğimiz grubun merkezinde edindiğimiz bilgiye göre Mazowsze topluluğu, 1948
yılında Tadeusz Sygietynski ve Mira Ziminska tarafından kuruldu. Çalışmalarını,
Varşova yanındaki Karolin’de sürdürüyorlar. Adını, Varşova’nın eski adından alan
toplulukta ikiyüz civarında genç ve çocuk, halk danslarını öğreniyorlar.
Bizim ziyaretimiz sırasında Mazowsze topluluğunu Witolt Zapala yönetiyordu.
Zapala daha 13 yaşında iken, 1957 yılında dansçı olarak topluğa girmeyi kafasına
koymuş. Ebeveynlerinin onayını alarak Varşova’ya gelip girdiği Mazowsze’da
dansçılıktan sonra, birinci adamlığa kadar yükselmiş.
Witolt diyor ki: “Ben dans merakım yüzünden doğru dürüst okuyamadım. Öğrenimimi
çok geç tamamladım. Ben balesiz de yapamam. Dansı Profesör Wicikowski’den
öğrendim. Bu ünlü dansçı benim hocamdı; ama başka hocalardan da ders aldım.
Zaten benim en büyük şansım, gerçekten çok büyük dans hocalarından ders almış
olmamdır. Ünlü birçok sanatçıyla birlikte dans ettim ve solist olarak da görev
yaptım…”
Mazowsze bünyesinde çocuk grubu da var. İlk ve ortaokul seviyesindeki çocukların
sınavla alındıkları grup, Konut Kooperatifleri Birliği tarafından finanse
ediliyormuş. Grubun üstün başarıları nedeniyle hem Kooperatifler Birliği, hem de
Varşova Belediyesi parasal destek sağlıyorlarmış. Çocuklar burada halk müziği ve
halk oyunları konusunda eğitiliyorlarmış.
Witolt Zapala, aynı zamanda folklor araştırmaları yapıyor. 18-19.Yüzyıllara ait
giysileri saptıyor; yeni oyunlar ve müzik derliyor. O’na göre, Polonya’nın
gelmiş geçmiş en büyük folklorcusu Kolberg Oskar. Ünlü müzisyen Chopin’in
çağdaşı olan Oskar’ın koregrafi ettiği birçok oyun, halen sahnelenmektedir.
Kolberg Oskar, birçok folklor ürününü yazılı olarak bırakmakla da, büyük bir
hizmette bulundu.
Folklorun önemli bir dalı olan El Sanatları konusunda akla gelebilecek
kurumlardan birisi de, kısaca CEPELJA olarak tanımlanan, Polonya Halk Artistleri
El Sanatları Kooperatifler Birliği’dir.
II.Dünya Savaşından sonra, 1949 yılında kurulan CEPELJA’nın önemli özelliği,
doğrudan kırsal kesimdeki insanlarla birlikte çalışıyor olmasıdır.
Birleşmiş Milletler UNESCO örgütünün aktif üyelerinden birisi olan bu kuruluşun
başarısında, yıllardır başkanlık görevini yürütmüş olan Sawisci’nin önemli payı
bulunuyor. Bu değerli halk kültürü uzmanı, aynı zamanda UNESCO bünyesindeki WCC
(Uluslar arası El Sanatı Örgütü)’nin de yıllarca yönetim kurulu üyeliği yaptı.
CEPELJA, hem dünyanın çeşitli ülkelerinde sergiler açarak, Polonya el
sanatlarını tanıtıyor; hem de yaptığı dışsatımlar ile, Polonya’ya döviz girdisi
sağlıyor. Ayrıca, Polonya halkının, geleneksel halk sanatlarının yaşatılmasında
önemli bir işlevi yerine getiriyor. Bundan başka, Uluslar arası Kukla Bienali;
Krakov’da yılda iki kez “Cepelja Günü”; Varşova’nın dışındaki bir kentte, yılda
bir kez “El Sanatları Bayramı” yapıyorlar.
Yaklaşık 100 El sanatları kooperatifin bağlı olduğu “Birlik” te 50 bin
civarındaki bir topluluk çalışarak, geçimini sağlıyor. Böylelikle kuruluş,
kültürel hizmetlerin yanı sıra sosyal hayata da önemli katkıda bulunuyor. Zira
bu sektörde çalışan insanların çoğu yeterli öğrenim görmemiş olan, kırsal kesim
insanıdır. Kuşkusuz aralarında, Güzel Sanatlar Fakültesinden mezun olanlar da
vardır ve bunların sayıları da çalışan nüfusun onda biri kadardır.
Bağlı kooperatifler arasında geleneksel mimari ile ilgili faaliyette bulunanlar
da vardır. Aralarında mimar ve sanat tarihçilerinin de bulunduğu bu
kooperatiflerden birisi, Lazienki Parkı’ndaki Chopin anıtını yaptı. Dolayısıyla
Cepelja, tipik bir kooperatif olmayıp, sanatçılarla, kırsa kesim insanını bir
araya getirerek, faaliyetlerini sürdürmektedir.
CEPELJA, Sanat ve kültür açısından UNESCO’da; kooperatifçilik hareketi
bakımından da, ICA (Uluslar arası Kooperatif Alyansı)’da etkili bir kooperatif
birliğidir.
Gelenekler
Polonyalılar ateşli yurtseverlik duygularıyla doludur. Tarihin her döneminde bu
duygularını ortaya koymayı bilmişlerdir. Ülke zaman zaman işgale uğramış; ama
her seferinde, düşmanlarıyla mücadele edip bağımsızlıklılarını elde etmişlerdir.
Zaman zaman başka diyarlara göç etmiş de olsalar; gelenek, görenek ve ülkeye
bağlılık duygularını terk etmemişlerdir..
Nüfusunun yarıya yakın kısmı kırsal kesimde yaşayan halk, toprağa karşı da aynı
şekilde bağlılık duygularıyla doludur. 1960’lı yıllarda ulusal park yetkilileri
yasaklayana kadar Tarta dağlarında koyunlar otlardı. Dağlardaki otlaklar, bölge
halkı bildi bileli, Podhale köylerine ait olmuştu. Bu yasaklama köylüleri çok
üzmüş; hatta söylentiye göre, bazı çobanlar üzüntüden ölmüşler!.
Özellikle kırsal kesimde yaşayan halk, son derece gururludur. Dağlarda hasadın
çok kötü olduğu bir yılda yoksul düşen bazı ailelerin, başkalarından bir şey
istemeyecek kadar gururlu oldukları için, açlıktan öldükleri anlatılır. Bu zor
yaşam türkülerde de dile gelmiştir:
“Yoksulluk belimi büküyor
Ama demem hiç kimseye
Herkesin yanında türkü çığırıp
Gözümden yaş akınca kapanırım evime”
Ancak, kolay kolay boyun eğmeyen cesur ve mücadeleci insanlar olan
Polonya’yılar, güçlüklerin üstesinden gelmeyi bilmiştir. İnada varan
direnişlerine, dini inançlar konusu örnek verilebilir. Hiçbir baskı,
Polonyalıları dine, Katolikliğe olan bağlılıklarından döndürememiştir. Aslında,
Hıristiyanlık öncesi dönemde, baskın olan batıl inançlar bugün de bir ölçüde
geçerlidir. Eski Polonya’yılar kötü havaya, Tanrı’nın yağmur bulutlarına binip
onları yönetme görevi verdiği “planetnicy” adlı garip yaratıkların neden
olduğuna inanırlardı.
Hristiyanlık kabul edildikten sonra, şimdi Polonya’nın kış sporları merkezi olan
Zakopane’nin ilk papazı, Peder Stolarcyzk, kasabanın, başında kavak yelleri esen
delikanlılarına, günahlarının ceremesini çekmek için, kilise inşaatına taş
taşımalarını buyurmuştu.Direnen günahkarları ise, hayli iri yarı olan papaz,
başka usullerle ikna ediyordu!. Oysa bundan birkaç yıl önce, kendilerine bir
kilise inşa etmeye izin verilmeyen insanlar sorunu şöyle çözdüler: Köyün giriş
ve çıkışında, polis göründüğü zaman beyaz flamalarla işaret veren gözcüler
duruyordu. Marangozlar ormanın içinde gizlenerek boyları 15 metreyi geçen ladin
kütüklerini kestiler ve düzlediler. Sonra bu tahtalar gecenin karanlığında
götürülüp yerlerine monte edildi. Noktası noktasına da uydu. Polis duyurular
astı, hatta birkaç el ateş bile edildi. Sonunda yetkililer kasabaya geldi ve
sorun çözüldü.
Dağ köylüleri müziğe de çok meraklıdır. Zaten ülkenin en güzel kemanları da bu
bölgede yapılır. Ünlü kemancı Franek Merdula Podhale bölgesi insanıdır.
Bölgedeki ladin ağaçları keman, çello ve bas yapmaya çok uygundur.
Dağlık bölgelere Gora, burada yaşayan insanlara da Goral denilmektedir.
Goral’lar, çayıra ot biçmeye giderken, koyun güderken, flört ederken, yağmurun
dinmesini beklerken şarkı söylerler. Tatra Ulusal Parkı’nda şarkı söyleme yasağı
konulduğunda kadınlar buna şiddetle karşı koydular. Çünkü şarkı yasağı, bir
Goral’in aklının almayacağı şeydir. Uluslar arası üne sahip bariton Andrzej
Cuhrus-Bachleda da bu bölgenin insanıdır.
Polonyalıların yarısı, küçük kentlerde ve çiftliklerde yaşamayı seviyorlar.
Kırsal kesimde ve hele dağ köylerinde, bütün kulübeler tahtadan yapılmıştır. Bu
kulübelerin vazgeçilmez unsuru, süslenen ve üzerine tarih atılan tavan
latasıdır. Klasik bir goral evi, ladin ve huş kütüklerinden yapılır ve bu
kütükler sıkı sıkı birbirlerine geçirilerek tutturulur. Tam ortada büyük bir
holü, her gün oturmak için “siyah bir oda”sı, yalnızca özel günlerde kullanılan
ve şiltelerle nakışlı yastıkların üst üste yığıldığı, bir “beyaz oda”sı vardır.
Evlerin lataları oymadır, tahta çivili kapıları ve kötülükleri uzakta tutmak
için yapılmış küçücük haçları vardır. Orada burada muska veya nazarlık gibi
şeylere rastlanır. Dağ köylüleri hem hünerli zanaatkarlar oldukları hem de
yaratıcılık açısından oldukça cüretli davrandıkları için, günlük eşyaları sanat
eserine çevirirler.
Rengarenk pırıl pırıl yöresel giysiler, özel günlerde, tatillerde giyilir.
Polonya halk şarkılarının çoğu hem neşeli, hem hüzünlüdür. Mazur, Krakowiak,
Trojak, Kajawiak ve Oberek gibi halk oyunları da öyledir.
Polonya’nın en büyük özelliklerinden biri de,son derece özgün ve günden güne
gelişen halk sanatlarıdır. Dantel, nakış, tahtadan oyulan oyuncaklar, bir
yaratıcılık ruhunu yansıtır. Zaten Polonya’lılar sanat yolu ile de, tarihlerinin
en karanlık döneminde ülkeleri için duydukyarı sevgi ve umudu canlı tutmayı
başarmış bir ulustur. Özellikle dağ köyleri halk sanatı bakımından oldukça
zengindir. Köylüler bunu açlık dönemlerine bağlarlar. Zengin köylülerin hiçbir
şey yaratmasına neden olmadığını, oysa yoksul gorallerin, yaşayabilmek için bir
şeyler bulmak zorunda olduğunu söylerler.
Dağ köylülerinin halk sanatında gözü okşayan bir basitlik, bir desen akıcılığı
vardır. Üstüne bir gül oyulmuş, süslü tavan latasının altında dünyaya gözünü
açan, babasının nakışlı pantalonla örtülü dizleri üzerine yatırılıp dayak yiyen,
gözyaşlarını annesinin çiçekli eteklerinde kurutan çocuklar, doğal olarak 30 yıl
sonra bunları eserlerinde ortaya koyar.Demir işlemeleri, boyalı cam tabaklar,
nakışlar bu geleneği bütün canlılığıyla yansıtır.
Aslında, Tatra dağlarında kayak yapıp, uzun yürüyüşlere çıkmış bir goral olan
Papa II.Jean Paul’ün, 1979’daki ziyaretinden önce halk çok heyecanlanmıştı. O
sıralarda Katolik Polonyalıların davranışlarını düzeltmek için yeminler
ettikleri, hoş geldin şarkıları besteledikleri, seçkin ziyaretçileri için
elleriyle heykelcikler boyadıkları, evlerini süsledikleri, hatta votkayı
bıraktıkları bile söylenir.
Polonya’lılar ikramı seven bir ulustur. Geleneğe göre konuklarına bol bol yemek
yedirmeleri gerekir. İtirazın da zerrece yararı yoktur. Ama buyur edilmeden
sofraya oturulmasından da hiç hoşlanmazlar. Ev sahibi nukac (sürekli ısrar eden
kişi) rolünü oynar. Söylentiye göre bir düğün konuğu, üç günlük şölenden evine
döndüğünde hem karnı açmış, hem de yüzünü beş karış asmış. Karısı merakla
“hayrola” diye sormuş; “yoksa düğünde yemek mi yoktu?” Adam hışımla “hayır” diye
homurdanmış, “nukac yoktu.”
Dağ köylerindeki düğünler, adeta geleneklerin aynasıdır. İki-üç gün yenilip
içilmeyen düğün, düğünden sayılmaz. Evde hazırlanmış soslar, jambon, paça, koyun
sütünden yapılmış peynir, hıyar turşusu, et ve meyveli pastalar, beyaz
odalardaki masalara yığılır. Şişe şişe votka açılır. Kadınlar da yelekler,
nakışlı bluzlar, çiçekli eteklikler giyer. Erkeklerin ayağında beyaz keçe
pantolonlar ve bellerinde 20 santim eninde pirinç kakma kemerler vardır. Üç
kemanla bir bas, çılgınca bir müzik çalmaya koyulur. Podhale folkloru o kadar
sevilir ki, birçok dans ve şarkı topluluğu hem ülke içinde hem de yabancı
ülkelerde konserler verir, gösteriler sunar.
Burada bir gerçeği de vurgulamakta yarar görmekteyiz. Bizim Polonya’yı ve bu
ülkede yaşayan insanları çok sevmemizin önemli nedenlerinden birisi de
geleneklere olan bağlılıklarıdır. Zira, biz, hayatımızın uzun bir bölümünü
folklora, yani halk kültürüne adamış kişi olarak, gelenekçiyiz ve bu inancımız
nedeniyle de Leh Ulusunu çok takdir ediyor ve seviyoruz. Çünkü, kendi ulusunu,
kendi gelenek ve göreneklerini sevmeyen ve yaşatmayan toplumların, başka
uluslara karşı da sevgi ve saygı duymayacaklarına inananlardanız.
Leh insanı, hem ulusal hem de dinsel geleneklerini kıskançlıkla korumaktadır.
Örneğin, Hazreti İsa’nın doğumuyla ilgili gelenekleri eksiksiz uyguluyorlar.
Katoliklerin en büyük bayramı olan Noel, büyük bir coşkuyla kutlanıyor. Amatör
tiyatro toplulukları İsa’nın yaşamından kesitlere yer verilen oyunlar
sahneliyor; şarkılar ve ilahiler söylüyorlar. O’nu izleyen yılbaşı şölenleri de
ayrı bir özellik ve güzellik taşıyor…24 Aralık’ta başlayan Noel ve yeni yıl
kutlamaları ve şölenleri Şubat ayının başına kadar devam ediyor. Hemen sonra
Katoliklerin 40 günlük oruçları başlıyor. O arada Paskalya hazırlıklarına
girişiliyor. Paskalya’dan iki hafta önce bir gün “Bahar Bayramı”
kutlanıyor…Kırsal kesimdeki halk bir kukla yapıyor ve bu kukla ile nehir, göl
veya deniz kıyısına gidiliyor ve bir kış ya da kara gün sembolü olan bu kuklayı
suya atıyor! Bununla kış, suya atılmış ve bahar gelmiş oluyor…Paskalya’dan
önceki son yedi gün “Büyük Hafta”dır. Halk bu haftada evi süpürür, badana yapar,
özel yemekler pişirir. (bu yemekler daha yağlı ve etlidir; oysa Noelde etsiz ve
yağsız yemekler yapılır)
Paskalya Bayramı, Noel’den sonra, dinsel içerikli en büyük bayramdır. Zira bu
bayramda İsa’nın mezardan çıktığına inanılır. İsa’nın mezardan çıktığı gün
Pazar’dır. Pazartesi günü haklin birbirini ıslatması ile ilgili tören yapılır. O
günden itibaren bitkiler yeşermekte ve halk geleceğe daha bir umutla ve neşeyle
bakmaktadır. Yumurta boyama geleneği de, Paskalya Bayramlarının vazgeçilmez
geleneklerinden biridir. Aslında hem büktün Hıristiyan dünyasında (ve hatta
Türkiye’de) uygulanan bu gelenek, Polonya’da zaman zaman farklı uygulamalara
neden olmuştur. Örneğin, Polonya’nın üç ülke tarafından paylaşıldığı dönemde,
Prusya işgalindeki bölgede yumurtalar, Almanlar gibi; Doğu’da ise Ruslar gibi
boyanmış olup, bugün de böyle yapılmaktadır. Tarımsal çalışmalarda başarıya
ulaşılması için dualar ediliyor, büyüler yapılıyor…
Paskalya bayramı Nisan ayında kutlanmaktadır…Ağustos ayında ise, “Ürün Toplama
Bayramı” vardır. Bu bayram bölgelere göre, 15 ağustos-20 Eylül tarihleri
arasında uygulanmaktadır. Bu bayram, kırsal kesimde yaşayanlar için çok
önemlidir. Zira ürün kaldırılacak; satılacak, eve para girecek; sonbaharda da
kızlar ve oğlanlar evlendirileceklerdir. Sonbahar, Polonya’da düğün mevsimidir…
Bilim
XIII. Yüzyıla kadar Polonya’da bilimsel çalışmalar, sadece din adamlarının
çevresinde yapılırdı. 1364 yılında Kral Karimierz Wielki’nin Krakov
Akademisi’nin kuruluşunu sağladıktan sonra, bilimsel çalışmalar ülke geneline
yayıldı. Astronomi alanında, yeni bir dünya görüşüne ve bilimsel devrime kaynak
olan “Güneş Merkezli” teorisi ile, Mikolaj Kopernik Polonya’yı Avrupa
boyutlarına ulaştırdı. Aydınlanma Çağında Varşova’da Stanislaw Konarski
tarafından 1740’ta bilimde yeni akımların odaklandığı “Collegium Nobilium” Okulu
açıldı. XVIII.Yüzyılda eğitim alanında Hugo Kollataj gibi bilim adamları
tarafından hazırlanan çok yönlü bir reformu hayata geçiren Milli Eğitim Kurulu,
bilimsel gelişimin, sonraki çağlara aktarılmasını sağladı. O dönemin en önemli
bilim adamı, astronom, matematikçi, felsefeci olan Jan Sniadecki’ydi.
XIX.Yüzyılda iki kez Nobel Ödülüne layık görülen Maria Sklodowska-Curie 1889’da,
fizik ve kimya alanında polon ve rad adlarındaki radyoaktif kökleri keşfetti.
M.Smoluchowski ise kinet-moloküler teorisini pekiştirdi ve Brown hareketlerini
yorumladı. Z.Wroblewski ve K.Olszewski ise 1883’de havanın sıvılaştırılmasını
başardılar. Felsefe alanında önemli bir akımın öncüsü ise, K.Twardowski oldu.
II. Dünya Savaşından sonra Polonya biliminin uyanış dönemi başladı. 1951’de
yapılan I.Polonya Bilim Kongresi’nin yarattığı hava ile Polonya bilimler
Akademisi kuruldu. Polonya matematik Okulunun bilimsel çalışmalarıyla; çoğulluk
ve topoloji teorileri, fizik alanında hipernükleer maddenin
keşfedilmesi,Einstein’in denklemlerinin yeni çözümlerinin bulunması, kimya
alanında katı cisim çerçevesinde yapısal koordinasyon kimyası ve fizikokimya
konularında yeni bilgilerin elde edilmesi, jeoloji alanında ülkenin jeolojik
yapısının yeniden araştırılması ve bakır,kükürt,çinko gibi maddelerin yeni
kaynaklarının bulunması, teknik alanda özellikle “katı cisimlerin esneklik ve
termoesneklik” teorilerinin ortaya çıkması gibi uluslar arası başarılar elde
edildi.
