Altıncı Bölüm
ACABA BİLİYOR MUSUNUZ ?
POLONYA’DA Eğitim
Biz, hayatımız boyunca, kültür ve eğitim alanlarında kalkınmasını tamamlamamış
olan toplumların, ekonomik alanda kalkınabilmelerinin imkansız olduğunu
savunduk. Bunu, özellikle kendi ülkemiz için vurguladık ve arzu ettik. Zira
Avrupa’daki gelişmiş ülkelerinin tamamı bu sorunu çoktan çözmüşlerdi. Polonya’ya
yaptığımız ziyaretlerde de bu konudaki kaydedilen gelişmeleri görmüştük.
Bu son gezimizde de özellikle bu konulardaki gelişmeleri de görmek; ilgililerden
bilgiler almak istedik.
Polonya, 1989 yılında bir Eğitim Reformu yaptı ve çizilen rota üzerinde ödün
verilmeden gidildi ve bugünkü mutlu sonuca ulaşıldı. Bugün Polonya’da iki milyon
dolayında genç, yüksek tahsil yapmaktadır. Esasen Polonya’da yüksek tahsilli
olmayan, ana dilinin dışında, bir başka dil konuşamayan insan sayısı çok azdır.
Polonya’da eğitim, çocuk yuvalarında başlamaktadır. Çocuk 6 yaşına gelince,
ilkokula hazırlık eğitimi verilmekte, 7 yaşında da ilköğretim başlamaktadır.
Eğitimle ilgili yasalar, günün şartlarına göre yeniden hazırlanmakta ve
yürürlüğe konulmaktadır. Örneğin, 1990’da Yüksek Öğretim Yasası, 1997’de Meslek
Yüksek Okulları Yasası yenileştirildi. Bununla da yetinilmeyip 2005 yılında
Yüksek Öğrenim Yasasının bazı maddeleri değiştirildi. 1989 Reform Yasası
uyarınca, ilk ve orta öğrenim kuruluşlarını Eğitim Bakanlığı değil, mahalli
idareler yönetmektedir.
Yeni düzenlemelere göre ilkokul öğrenimi 6 yıl, ortaokul öğrenimi 3 yıl sürüyor.
Yani ilk öğrenim süresi 9 yıldır. Daha sonra 3 yıllık lise (buna meslek liseleri
de dahildir) öğrenimi için sınava girip, kazanmak şarttır. Bu sınava girilmeden
lise tahsili yapılmış ise; yüksek öğrenim sınavlarına girebilmek mümkün
değildir.
1989 Reformuna göre, isteyen herkesin, istediği konuda, ilk ve orta dereceli
özel okullar açabilmesi mümkündür. Bu okullar, devlet okullarının uyguladıkları
koşullara uyarlarsa, devlet desteği de görebilmektedirler. Özel sektör ayrıca,
liseden sonra eğitim veren Meslek Yüksek Okulu ve dini eğitim veren okullar da
açabilmektedir. Keza, azınlıkların da arzu ederlerse, kendi dinleriyle ilgili
eğitim verecek bir okul açabilmeleri mümkündür. Buna göre, Polonya’da örneğin,
İslami eğitim veren bir okul açılabilir. Ancak, bu okullarda öğrenim görecek
çocuklara, ebeveynlerinin izin vermesi şarttır. Din dersi, devlet okullarında da
vardır; ama zorunlu değildir. Öğrenci din dersi almak istemiyorsa, bunun yerine
“ahlak” dersi alır.
2005 yılı sonu itibariyle Polonya’da 299 Özel Üniversite veya Meslek Yüksek
Okulu bulunmaktadır. Bunların çoğunda Yüksek Lisans; bazılarında Doktora
programları da vardır. Buralarda doçentliğe yükselmek de mümkündür. Özel
Üniversite açma yetkisi şahsa verilebildiği gibi, tüzel kişiliği olan kurum ve
kuruluşlara da verilmektedir. Kuşkusuz bunun için, Eğitim Bakanlığı tarafından
izin alınmalıdır. Bakanlık bünyesinde 2001 yılında oluşturulan bir kurul,
başvuruları incelemekte ve yeterli görüldüğü takdirde izin verilmektedir. Bu
kurul özerk olup, herhangi bir baskıya maruz kalmamaktadır. Kurul Özel Yüksek
Okulları denetleme görevini de yürütmektedir.
2004 yılında, öğrencilere burs ve yardım verilmesi hususunda bir düzenleme
yapılmış olup; bunun için bir bütçe oluşturulmuştur. 2001 yılına kadar çok az
olan ödenek tatminkar bir seviyeye çıkarılmıştır. Devlet hazinesinden alınan bu
ödenekten, gece eğitimi yapanlar da yararlanabilmektedir. Ödenekten sakatlara da
yardım yapılmaktadır.
Eğitim Bakanlığının özel fonundan, başarılı sporculara, yüksek not alan
öğrencilere para ödülü verilmektedir. Ayrıca öğrencilerin uzun vadeli öğrenim
kredisi alabilmeleri de mümkündür. Bu amaçla Devlet, bankalara tahsisatta
bulunmaktadır. Bu krediden yararlanan öğrenci geri ödemeye iki yıl
başlamaktadır. Ancak, öğrenci sıkıntıya girerse, vade süresi uzatılabilmektedir.
Burada kayda değer olan husus; gerek burs, gerekse yardım ödenekleri, doğrudan
yerel yönetimlere gönderiliyor ve bu yönetimler vasıtasiyle ihtiyaç sahiplerine
ulaştırılıyor.
1989 yılında itibaren Yüksek Öğrenim kurumları, uluslar arası ilişki
kurabiliyorlar. Ayrıca Bakanlık, çeşitli ülkelerle yapılan anlaşmalar uyarınca
öğrenci teatisinde bulunuyor. Örneğin böyle bir anlaşma Türkiye ile de yapılmış
olup, Türkiye’de 16 Polonyalı; Polonya’da da 22 Türk öğrenci burslu olarak
öğrenim yapabilmektedir. Bundan başka öğrencilerin doğrudan başvuruları ile de
yüksek tahsil yapabilme olanağı vardır. AB ülkelerinden gelen öğrenciler,
Polonyalı öğrencilerle aynı hakları haizdirler. Bunlar üstün başarı
gösterirlerse, “iyi not bursu”ndan ve sosyal yardımlardan da yararlanıyorlar.
Polonya’da meslek liseleri ile öteki liseler arasında hiçbir fark yoktur.
Üniversite ve Yüksek Okullar, Eğitim Bakanlığı’nın tedrisat programlarını
uygularlar.
Yüksek Eğitim Şurası, eğitim konusunda en yüksek makamdır. Herhangi bir
üniversite, yeni bir fakülte açacağı zaman, buradan görüş ve onay alır.
Tüm üniversite rektörlerinin katıldıkları bir “Rektörler Yüksek Kurulu” vardır.
Ayrıca “Özel Yüksek Okul Rektörleri”nin de bir kurulları mevcuttur. Özel
okullarda öğrenim gören öğrenciler, 100-7000 Zloti (2500 Dolar) arasında bir
ödeme yapıyorlar.
Yabancı gözlemcilerin saptamalarına göre, Polonya’daki eğitim reformları
başarılıdır. Özellikle matematik ve doğa derslerindeki başarı ile Almanlar da
ilgilenmektedir.
POLONYA’DA Spor
Bütün Avrupa’da ve ülkemizde olduğu gibi spor, Polonya’da da, özellikle
gençlerin ilgi duydukları bir tutku ve uğraştır. Polonya’nın kendine özgü,
ulusal bir sporu olmamasına karşın, atletizm, basketbol, voleybol, boks ve
özellikle futbol, en popüler spor dallarıdır.
Polonya’da Futbol Federasyonu 1919 yılında kurulmuştur. Futbol alanında güçlü
ekipler vardır ve bunlar kazandıkları başarılarla dikkat çekmişlerdir. Polonya
Ulusal Futbol Takımı 1938, 1974, 1978 ve 1982 yıllarında Dünya Kupası
Finallerine katılma hakkını elde etmiştir. Halen Polonya’da futbolla uğraşan
3352 spor kulübü bulunmaktadır. Bu kulüplerin bünyesindeki 8055 takım resmi
maçlara katılmaktadır. Bu takımlarda oynayan lisanslı futbolcu sayısı 315 binin
üzerindedir. 1972 yılında Olimpiyat Şampiyonu olan Ulusal Futbol Takımı, 1974
yılındaki Dünya Kupası’nda da, üçüncülüğü elde etmiştir.
Varşova, Chorzow, Ponzan, Wroclaw ve Krakov gibi önemli şehirlerde 75-95 bin
kişilik stadyumların bulunması, bu ülkede futbola verilen ilgi ve önemin somut
bir göstergesidir. Cracovia, Gornik, Gwardia, Katowice, Ruch, Stal, Szombierki,
Legia, Lodz Pogon, Polonia, Wisla, Zaglebie, Zaglebie Sosnowier en ünlü futbol
takımlarıdır.
Gelmiş geçmiş ünlü Polonya’lı futbolculardan Dytko, Galacki, Piontek, Wodarz
Williowski, Tomazewski, Zmuda, Deyna, Kasperczak, Godocha, Maczezyk, Lato,
Justek, Boniek, Lubanski, Kukla, Kosecki, Dobrowski ve Miroslaw Szymkowiak, Türk
futbolseverlerinin de belleklerinde yer etmiş olan isimlerdir.
Polonya, futbolun yanı sıra atletizmde de büyük varlık göstermiştir. Polonyalı
erkerk ve bayan atletler, gerek olimpiyat oyunlarında, gerek Avrupa
şampiyonalarında büyük varlık göstermişlerdir. Olimpiyat Oyunları ve Avrupa
Atletizm Şampiyonalarında derece ve madalya kazanmış ünlü Polonyalı atletlerden
bazıları şunlardır: Kuschinski, Kerr, Zimmny, Krzykowski, Schmidt, Rut,
Kirzenstein, Badenski, Komar, Malinowski, Slusarski, Szewinska, Langer.
Polonyalı boksörler de katıldıkları uluslar arası karşılaşmalarda ve Olimpiyat
Oyunları ile Avrupa Şampiyonalarında büyük varlık göstermişlerdir. Polonya’nın
yetiştirdiği ünlü boksörler arasında; Antmiewicz, Niedwiedzk, Pietrzikowski,
Bendig, Adamski, Padzdior, Drogosz, Walesek, Gurdzien, Kasprzyk, Grzesiak,
Dragon gibi isimler vardır.
Polonya zaman zaman voleybolda da önemli atılım yapmış; gerek erkekler, gerekse
bayanlar, uluslar arası şampiyonalarda, dereceler ve madalyalar kazanmıştır.
Keza atıcılık, kürek, eskrim, güreş ve halter dallarında da Polonyalı
sporcuların başarıları bulunmaktadır. Halterde Zielinksi, Bochenek, Nowak,
Palinski, Trebicki ve Bazsanowski; eskrimde Franke ve Woyda; güreşte ise
Trajanowski ve Cichon Polonya’nın yetiştirdiği ünlü şampiyon sporculardır.
POLONYA’DA DİN
Polonya’da yaşayan insanların büyük çoğunluğu dindardır. Yarım yüzyıla yakın bir
süre komünist rejim altında yaşamış olmalarına rağmen, halkın dindarlığı devam
etti. Nüfusun % 93’ü Katolik Kilisesi’nde vaftiz edilen Polonyalıların % 78’i,
muntazaman kiliseye giderek ibadet etmektedir. Polonya Kilisesi, ülkenin en
güçlü müessesesidir. Ama tarih içerisinde Kilise ile devlet arasında sürtüşmeler
yaşanmış; ama 1950, 1956 ve 1972 yıllarında yapılan anlaşmalarla Kilise-Devlet
ilişkileri bir sisteme oturtulmuştur. Bugün Kilisenin Lublin’de bir
üniversitesi, bir Katolik İlahiyat Akademisi ve her piskoposluk bölgesinde de
bir semineri vardır.
Varşova ve Gniezno Başpiskoposu Polonya’nın birinci Piskoposudur.1978 yılının
ekim ayında Katolik dünyasının merkezi olan Vatikan’a Papa olarak seçilen ve II.
Jean Paul adıyla anılan Krakov Başpiskoposu Kardinal Karol Wojt, Leh ulusunun
bir ferdidir ve vefat ettiği geçen yıla kadar tüm Polonyalılar onunla iftihar
ettiler.
1987 verilerine göre, 852 bin Ortodoks Hıristiyan’ın yaşadığı Polonya’da 75 bin
Luteran, 16 bin Evangelist 8 bin Adventis ile, az sayıda, başka inanç
sistemlerine bağlı olan insanlar bulunmaktadır: Protestanlar, Metodistler,
Maryavitler, Baptistler, Cumartesi Günü Hıristiyanları, İncili Serbest
Eleştirenler, İsa Kilisesi, Serbest Hıristiyanlar, Neo-Aryanlar, İncili
Yorumlayanlar (Epifamia), Biyeşçadı Protestan Birliği (Yeşil Bayramlar), İsa
Apostol Başkenti, Eski Geleneği Uygulayanlar (Pravoslav akımı), Yeni Apostol
Kilisesi, Polonya Hıristiyanlar Kurumu, Zen-çok Buda, Zensanga Buda, Karma Kagyu
Buda, İbraniler, Hıristiyan İlim Kurumu, Pan Monistik Cemiyeti, Tanrı ve İsa
Talebelerinin Başkenti, Ruh ve Gerçek, Alfa ve Omega Başlangıç ve Son (sadece
Polonya’da inananı bulunan bu inanca göre Kilisenin başında Tanrı duruyor ve
Tanrı’yı onlar seçiyorlar), Mormoniler, Dua Evangelist Grubu… Bir de Katolik
inancını farklı yorumlayan iki grup var: Polonya Katolikleri (Milli Kilise) ve
Eski Katolikler (Maryavitler)… Polonya’da bizi yakından ilgilendiren iki
topluluk daha vardır: Bunlardan birisi Müslüman Tatar Türkleri; öteki ise
kendilerine özgü bir inanç sistemi olan Karay (Karaim) Türkleri’dir.
Czestochowa
Nasıl ki, Mekke ve Medine, Kurban Bayramlarının dışındaki günlerde sakin birer
kent görünümünde ise, Polonya’nın Czestochowa kenti de öyle sessiz ve sakin bir
kenttir. Ama nasıl ki, Kurban Bayramı günlerinde Mekke ve Medine, Müslümanların
akınına uğruyor ise; Czestochowa da her yıl 15 Ağustos tarihlerinde Katoliklerin
akınına uğramaktadır. Zira bu kent, Katolik Hıristiyanlar için, kutsal bir hac
yeridir. Pazar günleri de buraya yapılan ziyaretlerle, bizim anladığımız manada,
umre yapılmaktadır.
Kuşkusuz hayatta her arzu, kısmete bağlıdır. Çok istenilen yere, kısmetinizde
var ise gidebilirsiniz; yoksa o arzunuz, sonsuza kadar devam eder, gider… Biz
bir Müslüman olarak, imanımızın şartını yerine getirip, Hac farizesini yerine
getirmeyi çok istiyoruz ama, bugüne kadar kısmet olmadı; ama inşallah bir gün bu
arzumuza nail olabiliriz. Ama Katoliklerin Hac Kenti olan Czestochowa’ya iki kez
gittik ve Jasna Gora Kilisesini, Katolik Hacılarla birlikte ziyaret ettik.
Varşova-Krakov yolu üzerinde bulunan Czestochowa’ya ilk gittiğimizde, büyük bir
insan topluluğunun biraz yüksekçe bir tepede olan Jasna Gora Kilisesi’ne doğru
yürüdüğünü gördük. Bir o kadar insan da ibadetini yapmış, geriye
dönüyorlardı…Zengin- yoksul; asker-sivil, kadın-erkek, yaşlı-çocuk her seviyeden
insanlar bu topluluk arasında yer alıyor ve yürüyorlardı. Yüksek rütbeli
subayların yanındaki erler; zengin giyim-kuşamı olan kişilerin yanında bulunan
giyimlerinden yoksul oldukları anlaşılanlar yan-yana gidiyorlardı… Ellerinde
valiz, kucağında çocuk taşıyanlar da vardı; belli ki, uzak diyarlardan
gelenlerdi, bunlar… Böylesine büyük bir insan kalabalığını Jasna Gora’ya
yönelten güç, kuşkusuz Polonya halkının dine olan bağlılığıydı.
Bu insanlar ne medet umuyorlardı, Jasna Gora’dan?...
Kuşkusuz öncelikle Hacı olmak istiyorlardı…Tanrıdan dilekte bulunanlar, adak
adayanlar…Ya da sadece dua için gelenler…Bir de Jasna Gora’nın içinde sergilenen
Kara Meryem-Meryem Ana tablosunu görmek için gelenler…
Kara Meryem tablosu, Katedralin içerisindeki özel bir salonda asılı duruyor.
İnsan kalabalığını yarıp, tablonun yanına ulaşabilmek öylesine zor ki! Uzun
kuyrukta, uzun süre beklemek gerekiyor. Çünkü insanlar, Kara Meryem’in önüne
varınca, adeta secdeye kapanıp, öylece duruyor…duruyor…duruyorlardı.
Kara Meryem tablosunun önünden biz de geçtik. Katoliklerin bu tablo önünde
yaptığı hareketleri biz de yaptık. Onlar haç çıkarırlarken biz; iki elimizi
göbeğimizin üzerinde birleştirerek; İslami dualar okuduk. Burada vecd içerisinde
kendinden geçen Katolikleri, bizim Rufailer’e benzettik.
Jasna Gora Katedrali, Paulusçular’ın bir manastırı olarak, 1382’de, Opole Dükü
Ladislas tarafından kuruldu. Bu Katedral, gerek mimari yapısı, gerekse
bünyesinde bulunan tarihi ve sanatsal eserlerle, muhteşem bir müze manzarası arz
etmektedir. Katedralin duvarları, dinsel resim sanatının en güzel örnekleriyle
ve ikonalarla donatılmış durumda. Ayrıca doğum kontrolünün Hıristiyan dini
inancıyla bağdaşmadığını gösteren tablolar ve şemalar sergileniyor. Müstakil bir
salonda ise, Papa II.Jean Paul’ün yaşamıyla ilgili fotoğraflar yer almaktadır.
Katedralin kompleksindeki bir binayı da Askeri Müze haline getirmişler. Arsenal
adı verilen bu müzede çeşitli çağlardan kalan silahlar, nişanlar ve elbiseler
bulunuyor. Burada Osmanlı Devleti’nden kalan silahlar da var. Bir köşede de
III.Jean Sobieski’nin bir portresi görülüyor ve altında Sobieski’nin, Osmanlı
Ordusu ile savaşmak için Viyana’ya hareket etmeden önce, Jasna Gora’yı ziyaret
etmiş olduğuna ilişkin bir not göze çarpıyor…
İslamiyet
Polonya’nın asli unsurları olan Tatarlar ile birlikte, tarihin çeşitli
dönemlerinde Polonya’ya gidip yerleşen; bu ülkenin vatandaşı olan ya da burada
kurduğu iş düzeniyle, maişetini temin eden, çeşitli uluslara mensup Müslümanlar;
Polonya’daki İslamın temsilcileridir.
Polonya’ya İslam dini, Tatar’larla birlikte girmiştir. Biz dünden bugüne Polonya
Tatarları’nın tarihleriyle ilgili bilgileri ayrı bir bölümde sunacağımız için,
burada salt İslamiyet’ten söz edeceğiz.
Kendi gözlemlerimizi yazmadan önce, 1985 yılında Varşova’da İngilizce yayımlanan
Poland adlı derginin 2. sayısında yer alan “Polonya Minareleri” başlıklı bir
yazıyı buraya aynen almak isteriz:
“Polonya’da son cami 1792’de inşa edilmişti. 192 yıl sonra yeni bir İslam
mabedinin temeli Fdansk-Oliwa’da atıldı.
Polonya’da fazla minare yoktur. Yalnızca iki minare vardır ve bu da cami
sayısına eşittir. Bu iki tarihi cami Bialistok vilayetinde bulunmaktadır:
Birincisi Kruszyniany, ötekisi ise Bohoniki köyünde. Her iki köy de en fazla
müslümanın mevcut olduğu yerlerdir. Bütün Polonya’da yaklaşık üç bin Müslüman
altı cemaat halinde toplanır ve Müslüman Dini Birliği’nin yapısı dahilinde
Bohoniki, Kruszyniany, Bialistok, Varşova, Gdansk ve Gorzow Wielkopolski’deki
yerlerinde faaliyet gösterir. Özellikle kaydedilmesi gereken tarihi bir gerçek,
Müslüman topluluklarının Polonya toprakları içinde kesintisiz beş yüz yıldır
mevcut olduklarıdır.Bunlar hiçbir zaman Müslüman yöneticilerle yönetilmemiş bir
Hıristiyan ülkede kesintisiz olarak faaliyet gösteren en eski islami
teşkilatlardır. Müslüman Dini Birliği Başkan Yardımcısı Mühendis Stefan Mustafa
Bajraszewski, “Bu yüzdendir ki bugün bile, Krakov’da Wawel’i ziyaret eden
Polonya Müslümanları , himayelerinden ve yüzyıllar boyunca Polonya
Müslümanlarına karşı dini toleranslarından dolayı, burada gömülü olan kral ve
devlet adamlarına derin saygılarını sunarlar” demektedir.
İslamiyet bugünkü cumhuriyetin sınırlarını XIV.yüzyılda Lehistan-Lituanya
topraklarına gelen ilk Tatarların yerleşmesiyle aşmıştır. Doğu Avrupa’da
yerleşmiş bütün diğerlerine teşmil edilmiş olan, bir Moğol kabilesinin adıyla
bilinen Tatarlar, Polonya’yı Töton hakimiyetine, Moskova Prensliği’ne ve sonra
da İsveç’e karşı desteklemişlerdir. Bunlardan pek çoğu Altın Orda ve Kırım
Hanlığı içinde cereyan eden hanedan savaşlarından sonra kendilerini bugünkü
Polonya Cumhuriyeti’nin sınır bölgelerinde bulmuşlardır. Daha sonraki
yüzyıllarda Tatar halkı buraya Rus çarlarının dini zulmünden kaçarak, emniyete
kavuşmak için gelmiştir. Polonya’ya gelen son Müslüman grubu buraya I. Dünya
Savaşı’ndan sonra Kırım ve Kafkasya’dan gelmiştir.
Tatarlar hızla Polonyalılaştılar. Gerçekte, bütün farklı milli özellikler XVI.
Yüzyılın ortalarında yok olmuştur. 1569’daki Lituanya Birliği Tatar üst
sınıfını, Leh ve Lituanya üst sınıflarıyla, yerli dili bilmeleriyle birlikte
eşit kanuni seviyeye koymuştur. Geniş ölçüde İslamiyet’e bağlı olan Tatarlar
yeni ülkelerine hizmet ettiler, onun sınırlarını savundular ve bölünme
yıllarında bağımsızlık için başlatılan bütün isyanlara katıldılar. Bunlar
kendilerini 1939 savaşındaki kahramanlıklarıyla da tanıttılar.
Gdansk Müslüman Dini Cemaati yaklaşık 200 Müslüman’dan oluşur. Polonya’nın kıyı
kesimine yerleşen ilk Müslümanlar 1920’lerde ve 1930’da Novgorod Vilno ve Grodno
bölgelerinden Gdynia limanının inşaatında çalışmak için gelmişlerdi. II.Dünya
Savaşı’ndan sonra bunlara, doğu sınırları denen bölgeden geri dönenler
arasındaki çok sayıdaki dindaşları katıldı. Ancak, Gdansk’ta inşa edilmekte olan
cami yalnız Polonya Müslümanlarına hizmet verecek değildir. Bu liman çok sayıda
Müslüman denizci tarafından ziyaret edildiği gibi, burada İslam Ülkelerinden
gelen çok sayıda öğrenci de mevcuttur. Zaten bunlar cami inşaatı için bağış
toplamaya başlamışlardır. Bu amaçla Arap tüccarı Ali Abd ile Türki tarafından
büyük bir meblağ bağışlanmıştır. El Türki, cami için Basra Körfezi ülkelerinden
bağış toplanması fikrinin ilanını da üstlenmiştir. Çeşitli İslam Ülkelerinin
diplomatik temsilcileri de mali yardım yapacaklarını bildirmişlerdir. Polonya
yetkilileri bir Müslüman mabedi inşası fikrini desteklemişler ve devletin hazine
arazisinden uygun bir arsa tahsis etmişlerdir. Ayrıca halen mevcut olan iki
caminin ve Varşova’daki Tatar Mezarlığının tamiri ve yeniden inşası için geniş
yardım sözü vermişlerdir.
Mühendis Marian Wszelaki ve Ali Muchla tarafından planı çizilen Gdansk Oliwa
Camii yalnızca kutsal bir amaca hizmet etmekle kalmayacaktır. İbadet yerine
ilaveten, Arap Dili, İslam Ülkeleri Tarihi, Kültürü ve Sanatı konularında ve
Müslüman yabancılar için Polonya kültürü hakkında dersler vermek üzere iki ders
salonu da olacaktır. Cami, St.Stanislaw Kostka Roma Katolik Kilisesinin
yakınlarında Antoni Abraham Sokağında bulunacaktır. Camiin temelinin atılması
münasebetiyle Müslüman Dini Birliği tarafından düzenlenen toplantıda Mühendis
Stefan Mustafa Bajraszewski, Polanya’daki Müslümanlar hakkında bir bildiri
okudu. Bajraszewski burada, “Devirler boyunca Polonya Müslümanlarının Roma
Katolik Kilisesi ile ilişkileri bir bütün olarak iyi olmuş ve karşılıklı saygı
ruhu içinde yürütülmüştür. Polonya Müslümanlarının kiliseye bağışta bulundukları
sıkça görülmüştür. Sık sık da mahalli Katolik papazları bir müslümanın son
arzusunu ve vasiyetini kaydetmişlerdir. Polonya Müslümanlarının Katolik kilisesi
ile geleneksel iyi ilişkileri bugün de sürmektedir. Ben bizzat Papa II.Jean
Paul’ün katıldığı genel ayine davet edildim. Bu ayinde Papa Hazretleri,
karşılıklı saygı, karşılıklı anlayış ve farklı dinlerde bölen değil, birleştiren
unsurların aranmasını diledi.”
Bundan iki yıl sonra, bir kısmı Gdansk sokağı boyunca St.Stanislaw Kostka
Kilisesine, bir kısmı da camiye koşan dindarlar, kilise çanlarının sesini ve
onun üzerinden yükselen müezzinin “Allahu Ekber” çağrısını duyabileceklerdir.”
Bu aktarmayı yaptıktan sonra, kendi saptamalarımıza dönelim…
XXI.Yüzyılın başında, Avrupa Birliği üyesi olan Polonya Devleti bütün dinlere
eşit mesafede durmaktadır. Nitekim, Müslüman’lara da, kendi Müftülerini seçme ve
ibadetlerini yapabilmeleri için gerekli koşulları yaratabilme özgürlüğü
vermektedir. Ancak, Devlet dini faaliyetler için bir ödenek tahsisi yapmıyor;
gerekli finansmanın cemaatler tarafından temin edilmesini uygun görüyor.
Ülkemizde de örneğin, camilerin, mahalle halkı tarafından kurulan dernekler
tarafından kurulup, yaşatılmakta oldukları bilinen gerçektir.
Halen Polonya Müslümanlarının ruhani lideri konumundaki Müftü, Tomasz Miskiewicz
adlı, bir Tatar Türküdür. Medrese eğitimi aldığı Medine’den 1999 yılında
Polonya’ya dönerek, gönüllü olarak bu görevi üstlendi. Devlet kendisine maaş
ödemiyor; zorunlu giderlerini, cemaatin yaptığı bağışlarla karşılıyor. Savaştan
önceki dönemde, Müftülük merkezi Vilnius’da idi; ancak Lituanya’nın bağımsız bir
devlet olarak, Polonya’dan ayrılmasıyla birlikte, Müftülük de Bialystok kentine
taşındı ve halen faaliyetlerini burada sürdürüyor. O yıllarda Varşova’da, cami
inşaatı için tahsis edilen arsaya, 1993 yılında Belediye el koydu. Şimdi buranın
tekrar İslam cemaatine kazandırılması için açılan davanın sonucu bekleniyor.
Zira, arsa geriye alındığı takdirde, elde edilecek bağış gelirleriyle Varşova
İslam Merkezi’nin temelleri atılacak.
Müftü Tomasz Miskiewicz’in bize verdiği bilgiye göre; Polonya’da tahmini olarak
37 bin dolayında Müslüman yaşamaktadır. Bunların 7 binden fazlası Tatar
Türkleri, ötekiler ise, Arap, Fars, Çeçen, Boşnak, Azerbaycan ve Türkiye
Türkleri’dir.
Polonya Müslümanları, Bialystok kentinde bir İslam Merkezi kurmak için yıllardır
çaba harcıyorlar. Biz 1987’de bu kente gittiğimizde, o zamanki Müftü Stefan
(Mustafa) Mucharski, inşa edilmesi düşünülen Merkezin projesini göstermişti.
Aradan şunca yıl geçtikten sonra, 2005 yılında Bialystok’a yaptığımız ziyarette,
sadece arsayı ve kazılan bir miktar hafriyatı gördük!...Oysa, Türk ve İslam
Aleminde açılacak bir yardım kampanyası ile, burada, gerekli inşaat çoktan
yapılıp bitirilebilirdi… Aslında arzu edilen şey, yalnız Bialystok’ta değil;
Varşova ile birlikte, Gdansk kentinde de bir Türk Kültür Merkezi’nin
kurulabilmesidir…
Müftü Miskiewicz, Polonya Müslümanlarının, Türkiye’nin A.B.’ne girmesi için
destekte bulunabileceklerini söylemektedir. Ancak, bunun için T.C.’nin ilgili
birimleriyle temas halinde olmaları gerekmektedir. Özellikle T.C. Varşova
Büyükelçiliği’nin kendilerini sık sık arayıp sormalarını istiyorlar. Gerçi 29
Ekim Cumhuriyet resepsiyonuna davet edilmiş ama; orada sorunlarıyla ilgili bir
görüşme yapabilme olanağını bulamamış. Oysa, İngiltere’nin Varşova Büyükelçiliği
I. Sekreteri, Müftüyü özel olarak ziyaret etmiş. Keza Arap Ülkelerinin
Varşova’daki temsilcileri de sık sık ziyarette bulunuyor ve sorunlarıyla
ilgileniyorlarmış.
Zaman zaman Polonya’nın üst düzey bürokratları; bakanlar, başbakan ve hatta
cumhurbaşkanı da Polonya Müslümanları ile ilgilenmekte; ziyaret ederek,
gönüllerini almaktadır.Örneğin, Başbakan, 2004 Temmuzunda, Müslüman Tatarların
yaşadıkları bölgeyi; Bohoniki Köyünü ve buradaki Camiyi; Cumhurbaşkanı ise
Gdansk’taki Camiyi ziyaret ettiler.
Müftü Tomasz Miskiewicz, Katolik’lerden esinlenerek, bir ilki başlattı; 2003
yılından bu yana, Kruşiniani Köyünde, yılda bir kez “İslam Günü” kutlamaları
yapılıyor ve yüzlerce Müslüman’ın katılımıyla, “Barış İçin namaz” kılınıyor.
Burada bu Bohoniki ve Kruşiniani Köylerine kısaca değinmek isterim: Tümüyle
Müslüman Tatar Türkleri’nin yaşadıkları bu iki köy, tüm Polonya Müslümanları
için çok önemlidir. Bu köylerdeki camilerde sürekli ibadet edildiği gibi;
Polonya’nın neresinde vefat etmiş olursa olsun; Müslümanların bu köylerdeki
mezarlıklara defnedilmesi önem taşıyor. (Tatar Türkleri bölümünde, bu köylere
ayrıntılı olarak değinilecektir.)
Polonya Müslüman Teşkilatının merkezi Bialystok kentinde bulunuyor ama; Müftü,
sık sık Varşova’ya gelip, çalışmalarını buradaki bürosunda sürdürüyor.
Başkentteki İslam Merkezi, aynı zamanda cami işlevini de yerine getirmekte;
özellikle Cuma günleri, Varşova’da yaşayan çeşitli milletlere mensup
Müslümanlar, namazlarını burada kılmaktadır. Varşova’da Müslüman Mezarlığı da
var ve yine hangi milletten olursa olsun, vefat eden Müslümanlar, bu mezarlığa
defnedilmektedir.
Zaman zaman İslami yayınlar da yapıyorlar. Ancak, süreli bir yayına kavuşulmuş
değil. Para buldukça yayımlanan bir dergi ve az sayıdaki kitaplar, brüşorlar…
Ama, Lehçe meali olan Kuran’ı Kerim’in birkaç kez basılmış olduğunu da burada
belirtmek isteriz. Şimdilik, para bulundukça yayımlanan “Swiat İslamu (İslam
Alemi)” adlı 20 sayfalık bir dergiyle yetiniliyor. Ancak, bu dergiye hem
parasal, hem de bilgi-makale desteğinin T.C. tarafından yapılmasının gerekli
olduğu kanaatindeyiz.
Bu kitabın kaleme alındığı günlerde, Müftü Tomasz Miskiewicz, kendisini manen ve
maddeten destekleyen; Polonya’daki “Azerbaycanlılar Cemiyeti”nin başkanı ve
işadamı Rövşen Rzayev ile birlikte, kişisel konuğumuz olarak Ankara’ya geldiler.
Bu gelişlerinde T.C.Diyanet İşleri Başkanı Prof.Dr.Ali Bardakoğlu, TBMM İdare
Amiri Bingöl Milletvekili Feyzi Berdibek, Türkiye-Polonya Parlamentolararası
Dostluk Grubu Başkanı Kırıkkale Milletvekili Murat Yılmazer, Ankara-Varşova
Dostluk Derneği Başkanı Ahmet Sevgi, Türkiye-Pakistan Kültür Derneği Başkanı
Burhan Kayatürk, Kırım Türkleri Yardımlaşma Derneği’nin Genel Başkanı Dr.Ahmet
İhsan Kırımlı, Altındağ Kaymakamı Mustafa Altıntaş, Altındağ Belediye Başkan
Yardımcısı Balamir Gündoğdu’yu ziyaret ettiler. Daha sonra İstanbul’a giderek,
burada da başta İstanbul Müftüsü olmak üzere, bazı temaslarda bulundular.
Karaylar (Karaimler)
Karaim adıyla da tanımlanan Karay’lar, Hazar Türk Devleti’nin, günümüze kadar
ulaşan unsurlarıdır. Dilleri Türkçe; dinleri ise Yahudiliğe yakın, ama Talmud’u
reddeden bir inanç sistemine dayanır. Bugün Ukrayna Cumhuriyeti sınırları
içerisinde yer alan Kırım Yarımadası’nda yaşıyorlar iken, 14.Yüzyılda Lituanya
Prensi Vitold tarafından getirilip, Polonya ve Litvanya topraklarına
yerleştirildiler. Bugün Kırım, Litvanya ve Polonya’da yaşamakta olan Karay’ların
sayıları kesin olarak bilinmemektedir.
Kırım Özerk Cumhuriyeti’nin Yevpatorya (Gövleve) kenti ile, Litvanya’nın Trakai
(Troki) kentinde Karay Tarih ve Etnografya Müzeleri bulunmaktadır. Ayrıca bu
kentlerde, bugün de ibadete açık olan Kenesalar mevcuttur. Başkent Varşova’nın
merkezindeki Karay Mezarlığının bakımı, sayıları çok azalmış olan bu Karay
topluluğun bir örgütü tarafından yapılmaktadır.
Tarihin derinliklerine gömülmüş olan Altınordu’nun savaşçı bireyleri olan
Karaylar, Polonya topraklarına getirildikleri zaman, kalelerin ve Prensliğin
muhafızlığı ile görevlendirildiler. Lituanya Prensleri ve Polonya Kralları,
vefakar hizmetlerinden dolayı Karayları ödüllendirdiler ve onlara ayrıcalıklar
tanındı. Onlar gelenek ve göreneklerini; dinlerini ve dillerini, bu ayrıcalıklar
sayesinde koruyabildiler. Polonya Kralları, askerlik hizmetlerinden sonra
Karay’lara özel toprak parçaları dağıttılar. Bu topraklara “Kral Tarlaları” adı
verildi. Maişetlerini temin etmek için bu toprakları ekip biçtiler ve bahçeler
oluşturdular. Ayrıca, yüzyıllarca, çeşitli devlet hizmetlerinde de
görevlendirildiler. Kendileriyle birlikte Kırım’dan getirilen Tatar’ların,
dillerini kaybetmiş olmalarına rağmen onlar ana dillerini kıskançlıkla
korudular.
Polonya Karay’larının dilleri Türkçe’nin Kıpçak dil grubuna dahil olup, iki
kısma ayrılır. Doğu Grubu olan birincisi Kırım Karay’larının lehçesidir. Batı
Grubu olan ikincisi Polonya ve Lituanya topraklarında yaşayan Karay’ların
lehçesidir. Bu ikinci grubun, yani batı Karayca’sının da iki şivesi vardır.Biri,
Troki lehçesidir; öbürüne ise Halicz veya Halicz-Luck lehçesi denilmektedir.
Geçen yüzyıllarda Polonya ve Lituanya Karay’larının dilleri eski
Polonya-Litvanya Birleşik Devleti’nde kullanılırdı. Bu dil bugün de
kullanılmaktadır. Karayca’nın da, öteki diller gibi, biri edebiyat, öteki
konuşma dili olan iki türü vardır. Edebi dili büyük ölçüde, dini metinlerde
görülmektedir. Örneğin yüzyıllar önce Tevrat, Karay Türkçe’si ile
yayınlanmıştır. Bu dilde Tevrat’tan başka, çeşitli ilahiler ve dini şiirler
yazılır ve okunurdu. Dini metinlerdeki Karay Türkçe’si, eski ve sade Türk
Dilinin özelliklerini taşıyordu. Bu metinler, diğer Türk lehçeleriyle mukayese
edildiğinde, sadece sentaks bakımından farklar görülmektedir. Ancak; Slav’larla
bir arada yaşamanın gereği olarak, zaman içerisinde Slav Dili, Karay Türkçe’sini
büyük ölçüde etkiledi.
1918’de Polonya bağımsızlığını kazandığında 4 Karay Cemaati vardı. Bunlar Troki,
Vilno (Vilnius), Lutsk ve Haliç cemaatleriydi.
Aslen Polonyalı olan Doğu Bilimci-Türkolog Süreyya Şapşal, 1928’de bir süredir
yaşamakta olduğu Türkiye’den Polonya’ya döndü. 1936 yılında Polonya
Parlamentosu, Karaylar ve Tatarları da büyük ölçüde ilgilendiren bir azınlıklar
yasasını kabul etti. Süreyya Şapşal, beraberinde Türkoloji dünyasının yakından
tanıdığı Prof.Dr.Ananiasz Zajaczkowski ile birlikte, bir kısım meslektaşı ve
öğrencileriyle birlikte 1934 yılında İstanbul’da toplanan II.Uluslararası Türk
Dil Kurultayı’na katıldı. Bu geziyle ilgili olarak, İstanbul’da münteşir Akşam
Gazetesi 21 Ağustos 1934 Tarih ve 5699 Sayılı nüshasında bu haberi fotoğraflı
olarak manşetten verdi. Gazetenin 4. sayfasına da taşan haberin sadece birinci
sayfadaki kısmını burada aynen sunmak isteriz:
“Hariçteki Türkler-Lehistan Türkleri’nden bir heyet geldi-Heyet azasından
Süreyya Bey Şapşal kurultaya bir tez verdi.
İkinci Dil Kurultayı müzakerelerini takip etmek üzere, Lehistan Türkleri’nden,
profesör ve talebelerden mürekkep büyük bir heyet şehrimize gelmiştir. Heyet
arasında Varşova Üniversitesi profesörlerinden doktor ve şair Zajackowski, Vilno
ulumu siyasiye profesörlerinden Süreyya Bey Şapşal da vardır.
Lehli Türkler arasında birçok kız talebe de bulunmaktadır.
Polonya Türk Muhipleri Cemiyeti Reisi M.Rişard Padyunas, Polonya Talebe Birliği
Reisi M.Samoreviç te heyetle beraber gelmiştir.
Heyet arasında başta Süreyya Bey ve Zajackowski olmak üzere çok iyi Türkçe
konuşanlar vardır.
Kız talebelerden İrma Svençisko, Evgenia da çok iyi Türkçe konuşuyorlar.
Dün kendilerini Beyoğlu’nda oturdukları otelde ziyaret ettik. Heyete riyaset
eden Süreyya Bey Şapşal bize şu izahatı verdi:
- Lehistan’da yedi bine yakın öz Türk vardır. Bunlar ondördüncü asrı miladide
Kırım’dan esir olarak Polonya’ya getirilmişlerdir. Bu Türkler iki kısımdır. Bir
kısmı müslümandır, 5600 kişidir. Bunlar Türkçe’yi unutmuşlardır. Bir kısmı ise
Karaim (Karay) Türkleri’dir. Bunlar asıl Peygamber olarak Hazret-i Musa’yı
tanırlar ve aileleri arasında tamamiyle Türkçe konuşurlar.
- Bunlar Musevi midirler?
- Buradaki alelumum Yahudilikle bizim alakamız yoktur. Bizim dinimiz yarı
Museviliktir. Biz Hazret-i İsa’yı da, Hazret-i Muhammed’i de peygamber olarak
tanırız. Halbuki diğer Museviler böyle değildir. Sonra bir çok Musevi adetleri
bizde yoktur. Mesela Museviler et yedikleri gün süt ve yoğurt yemezler. Halbuki
biz yoğurtlu kebaba bayılırız…”
Süreyya Şapşal o gezi sırasında Karaylar hakkında malzeme topladı. Hatta
Atatürk, Şapşal ve arkadaşlarını özel olarak Ankara’ya davet etti; ama
İstanbul’a kadar gelmiş olan grup, Ata’yla buluşamadı. Zira bilindiği gibi
Atatürk, hangi ülkede yaşıyor ve de hangi dini inancı taşıyor olursa olsun,
dünyanın her yanındaki Türk’lerle yakından ilgileniyor ve yaptıkları çalışmaları
izliyordu. 1938’de Troki’de temin edilen bir binada, Karay Etnografya Müzesi
kurulması çalışmalarına başlandı.
Profesör T.Kowalski, 1929 yılında Krakov’da “Karaimische Texte im Dialekt von
Troki” adıyla Karay Dili hakkında, gerçekten çok değerli bir eser yayımladı. Bu
eser, Türkiye’deki, dil uzmanları tarafından büyük ilgi gördü ve Türk Dilinin
sadeleştirilmesi çalışmalarına kaynak teşkil etti. Kowalski’nin eserini dikkatle
inceleyen Türk Bilgini Hamit Zübeyr Koşay, Karay Dilindeki 330 kelimenin Türk
Dili Sözlüğüne dahil edilmesini sağladı.
II.Dünya Savaşından sonra, sağa sola dağılmış olan bazı Karay aileleri,
Polonya’ya döndüler. Böylelikle, öncekilere ilaveten Wroslaw ve Gdansk’ta da
cemaatler oluştu.
1974 yılında, Karay’ların haklarını düzenleyen yeni bir yasa çıkarıldı.
Aleksander Dubinski
Polonya Karay’ları, kuşkusuz çok sayıda değerli insanlar yetiştirdiler. Bunların
hepsinden ayrı ayrı bahsetmek, bu kitabın konusu olmayıp, ayrı bir çalışmayı
gerektirmektedir. Ancak, Polonya’daki etnik ve dinsel topluluklardan söz
ederken, o toplulukların hiç olmazsa bir önemli şahsiyetini tanıtmanın yararlı
olacağı kanısındayız. Bu nedenle, özellikle seçtiğimiz Aleksander Dubinski
hakkında bir paragraf açmayı uygun görmekteyiz. Zira Dubinski, hem insan , hem
de değerli bir bilim adamı olarak, gerçekten önem verilmesi gereken bir kişiliğe
sahiptir. O’ndaki özellikleri görüp tanıdıktan sonra, Başkanlığını yaptığımız
Folklor Araştırmaları Kurumu’nun düzenlediği bilimsel toplantılara, O’nu da
çağırmayı ihmal etmedik.
Dubinski ile Polonya’ya yaptığımız ilk seyahatte, tanıştık. Daha sonra geniş bir
araştırma ve derleme çalışması yaptığımız Karay Türkleri ile ilgili ilk gerçek
bilgileri O’ndan aldığımızı itiraf etmeliyiz. Örneğin, dünyanın hemen her
yanında, Rus’lardan mülhem, Karaim olarak adlandırılan bu Türk boyunun,
kendilerine Karay dediklerini Dubinski’den öğrendik. Karay Dili’nin, Türk
Dili’nin Kıpçak Lehçesi olduğunu, bize ilk izah eden O’ydu. O ilk karşılaşmada
hediye ettikleri müzik kasetindeki melodilerin ve türkülerin, Kırım Tatar
melodilerine çok benzemekte olduğunu müşahede ettik.
Prof. Dr. Dubinski, 1924 yılında Troki kentinde dünyaya geldi. İlk ve orta
öğrenimini tamamladıktan sonra, Polonya Ordusuna gönüllü olarak yazılıp, İkinci
Dünya Savaşına katıldı. Daha sonra Varşova Üniversitesi Şarkiyat Enstitüsü’nde
yüksek tahsilini tamamladı. 1963’de mezun olduğu Enstitüye asistan olarak girdi.
Burs alıp Fransa’ya gitti ve Paris’te Prof. Lui Baz’ın yanında çalıştı. Sonra
Hamburg’da Annemarie von Gaben’in yanında eğitim gördü. “Eski Türk Yazıtları
(Orhun ve Uygur)’nda İkiz Kelimeler” konulu tezi ile Yüksek Lisans yaptı. Ayrıca
“Türk Dillerinde Mastar” konulu bir tezini de Rusça savundu ve bu tez
Gürcüstan’da yayımlandı. Bundan başka “Eski Kıpçak Sözlükleri Hakkında”ki bir
çalışması Türkoloji çevrelerinin dikkatini çekti. Prof. Dr.Wlodzimierz
Zajacskowski ile birlikte hazırladıkları “Karayca-Rusça-Lehçe Sözlük”, 1974
yılında Moskova’da basıldı. Bu sözlüğün başında, Dubinski’nin, Karay’larla
ilgili bir bibliyografyası yer aldı. Dubinski ayrıca, Karay’larla ilgili çeşitli
makalelerini Rusya, Fransa, Almanya, Türkiye vb. gibi ülkelerdeki bilimsel
dergilerde yayımladı.
Dubinski Kütüphane Müdürlüğünden emekli, Polonyalı Bayan Anna ile evli ve bu
evlilikten iki oğul dünyaya geldi. Büyük oğlu Romuald 54 yaşında olup, Kanada’ya
yerleşti. Küçük oğlu Jozef (Yusuf) ise 49 yaşında. Şarkiyat Enstitüsü’nün Arap
Dili bölümünü bitiren Yusuf uzun yıllar Bağdat’ta yaşadı… Karı-Koca
Dubinski’ler, Varşova’nın bir kenar mahallesinde Os. Przyjazn, 161 adresindeki,
Üniversitenin tahsis ettiği mütevazı bir evde uzun yıllar yaşamlarını
sürdürdüler. Prof. Dubinski, 2004 yılında, 80 yaşında iken hayatını kaybetti ve
Varşova’daki Karay Mezarlığına defnedildi.
TATARLAR
Leh Milleti’nin Tatarlarla ilk teması 13.yüzyılda oldu. Cengiz han’ın ölümünden
sonra, doğudaki Moğol’lar, Avrupa’nın doğusundan ortalarına ve Anadolu’ya
yürüdüler. Önce Rus’ları; sonra da Macaristan ile müttefiki olan Lehistan’a aynı
anda saldırdılar. O dönemde Polonya Prenslerinin en güçlüsü olan Henryk Pobozny,
Legnica Meydan Savaşında Moğol’lara karşı direndi ise de bozguna uğramaktan
kurtulamadı (1241). Ancak Moğol Ordusunun amacı, Macaristan’ı ele geçirmekti ve
bu ülkeye gelebilecek Lehistan yardımını önlemek için; saldırılarını iki tarafa
yönlendirdi. Nitekim Legnica savaşından hemen sonra, Moğol Ordusu, çekildi ve
Macaristan’a doğru yürüdü. Tatarlar, Cengiz Han’ın Ordusuna katılmış olan
kavimlerden biriydi. Fakat o dönem Avrupa’sında, Moğol denilince Tatar; Tatar
denilince de Moğol akla gelirdi.
O Yüzyıl Avrupa’sında Tatar kelimesi telaffuz edilince akla, “Tartar” sözü
geliyor ve insanlar bu sözden ürküyorlardı. Zira Tartar kelimesi, “ölmüş
insanların göç ettikleri yer altındaki dünya” anlamını içeriyor; yabancı,
şaşırtıcı, başka bir dili konuşan, bilinmeyen yöntemlerle savaşan ve en önemlisi
de daima galip gelen bir ordunun, dünyanın öteki ucundan kalkıp, aniden
karşılarına dikilivermesi olarak algılanıyordu.
Moğollar-Tatarlar, Lehistan Prenslerini kendilerine tabi olmaya zorlamadılar Ama
13.yüzyılın sonuna kadar aralıklı olarak saldırıp, yöre arazilerini harabeye
çevirip, ekonomiyi alt-üst ettiler.
Tatar Kavimlerinin Lituanya’ya yerleşmesi, 14.Yüzyılın sonunda ve 15. Yüzyılın
başlarında oldu. O zamanlar, Polonya Kralı Wladyslaw Jagiello’nun baba
tarafından kuzeni olan Witold, Litvanya Prensiydi. 14.Yüzyılın ilk yarısından
itibaren, Altınordu’da iktidar mücadeleleri başladı. Tahta çıkmak isteyenler
zaman zaman Lituanya’dan destek istiyorlar; mücadeleyi kaybedenlerin bir kısmı
Litvanya topraklarına sığınıyorlardı. Bir de Altınordu ile yapılan savaşlarda
tutsak edilen Tatarlar vardı ki, bunlar da Litvanya’ya getiriliyor; Polonya ve
Lituanya topraklarına yerleştiriliyorlardı. Koloczary, Kazaklary, Mareszlary,
Prudziany ve Vilnius yakınlarında Sorok Tatary (Kırk Tatarlar) adlı köyler,
Tatarlar’ın Lituanya’daki ilk yerleşim merkezleriydi. Bu topraklara Tatar
yerleşmeleri, arılıksız olarak 17.Yüzyıla kadar devam etti. Başlangıçta Tatar
köyleri, büyük siyasi ve sanayi merkezlerinin çevresindeydi; sonra birçok küçük
köy ile yerleşim yerleri kuruldu. Tatar köy ve kasabalarını, uzunca bir dönem
Polonya’ya bağlı kalmış olan, Beyaz Rusya’nın batısında, Ukrayna’nın batısında
ve Lituanya’da bugün de görmek mümkündür. İlk göçmen Tatar gruplar,
Hıristiyanlığı da kabul edip, dillerini ve kimliklerini kaybettiler. Bunda,
hemen hemen hepsinin Tatar kızlarıyla evlenmeleri, büyük rol oynadı.
16.Yüzyıldan itibaren Moskova Prensliğinin yayılmasıyla birlikte Lituanya’ya
gelen veya Lituanya-Tatar savaşları sırasında esir düşenler, göçmenlerin ikinci
dalgasını teşkil ediyordu.
14. yy. sonundan itibaren Polonya ile Lituanya arasında yakınlaşma süreci
başladı. Jagellon hanedanının temsilcileri; Lituanya Büyük Prenslik kalpağını ve
Polonya Kraliyet tacını birlikte giyerek tahta çıkarlardı. 1569 yılında Lublin
kentinde, iki ülke arasında birlik anlaşması imzalandı. Bu anlaşma neticesinde
İki Millet Cumhuriyeti kuruldu. Ülkenin başında aynı kişi tarafından temsil
edilen Kral ve Büyük Prens bulunuyordu. Yasama organı olan parlamento müşterek;
ama bütün resmi makamlar ikiliydi. O dönemde Jagellon hanedanından son Kral ve
Lituanya Büyük Prensi Sigismund Augustus, Tatar’ların 17.yy.da
yerleştirildikleri Ukrayna’nın bir kısmını Lehistan Krallığı ile birleştirdi.
Lipka Tatarları Lehistan’a yerleşen Tatar göçmenlerin son kalabalık grubudur.
Lipka Tatarları çeşitli boy ve gruplardan oluşan ve Leh Ordusu’nda askerlik
yapan savaşçılardı. Savaşlardaki başarılarından dolayı bunlara 1659 yılında,
Güneydoğu Polonya’nın Podolya ve Wolyn bölgeleri tahsis edildi. Ancak maaş
ödemelerinde aksamalar meydana gelince, 1672’de Lipka askerlerinden bazıları
isyan edip, Osmanlı Ordu’suna hizmet etmeye başladılar. Jan Sobieski’nin 1674’de
kral seçilmesinden sonra, isyancılardan bazıları ikna edilip geriye
döndürüldüler ve bunlar 1679 yılında Bialistok iline bağlı Malaszewicze,
Studzianka, Drahle, Bohoniki ve Kruszyniany köylerine yerleştirildiler.
Polonya ve Lituanya’ya yerleşen Tatarlar, birkaç toplumsal kesimden oluşuyordu.
Doğrudan prense bağlı olan “Prens Tatarları” ile bunlara tabi olan ve er olarak
askerlik yapan “Kazak Tatarları” adlı gruplar, önemli bir kesimi oluşturuyordu.
Tutsak edilen Tatarlar, prensin emri üzerine şehirlere ve kalelerin yakınlarına
yerleştiriliyorlardı. Bunlar, Tatar gelenek ve göreneklerini sürdürmeye özen
gösteriyorlardı. Bu gelenekler, bazı resmi unvanlara da yansıyordu. Örneğin
Lituanya Büyük Prensliği, Tatar’ların başında bulunan Han oğluna “Sultan” veya
Hanoğlu anlamına gelen “Cerewicz” unvanı veriliyordu. “Ulan” Cengiz Han’ın
ahfadı anlamına gelen bir sözcüktü. “Kniaz (prens)” unvanı, “Ulan” ve “Mirza”
unvanlarına koşut olarak kullanılıyordu. Ömrünün bir kısmını Han-Padişahın
yakınında geçirmiş olanlar “bey” ya da “ağa” unvanıyla anılırdı. İmam ve
mollaların, Tatar gruplarında önemli rolü vardı. İmam, halkın seçtiği ruhani
lider olduğu gibi; davaları hallede hakim, senet ve vasiyetleri onaylayan noter;
evlilik ve ölüm fermanlarını imzalayan nüfus memuru idi.
O dönemde, prens ve kralın her çağrısı üzerine silaha sarılmaları kaydıyla,
Tatarların seçkinleri olan Prens Tatarları’na toprak verilirdi. Tahsis edilen
toprak, kendilerine verilen görevlerle birlikte, çocuklarına intikal
ettirilebilir; ama satılamazdı. 1699 yılında çıkarılan ve kral tarafından da
onaylanan bir yasayla, Tatar’ların da mülkiyet hakkı edinmeleri sağlandı. Artık
Tatarlar da arazi satın alabilir ve bunlar, evlatlarına intikal ettirilebilirdi.
Daha sonraki aşamada ise, Tatarlar da, Polonya’da yaşayan öteki insanların
birçok haklarına sahip oldular. Ancak, dini inançları yüzünden siyasal haklar
verilmiyordu. Örneğin bölgesel seçimlere katılamıyor; kendi milletvekillerini
seçemiyorlardı. Bu konu, 17.yy.da Lehistan-Osmanlı ilişkilerinde de ele alındı.
15.yy.dan itibaren Tatar askerleri, Polonya-Lituanya devletinin yaptığı bütün
savaşlara katılarak çarpıştılar.Tarihi belgeler, Grunwald zaferinde, 1000 Tatar
askerinin, orduda yer aldığını göstermektedir. Hatta denilmektedir ki; Polonya
Kralı Wladyslaw Jagello, Tatarların savaş taktiklerini uyguladığı için, başarılı
olabilmiştir. Ne yazık ki, aynı Tatar’lar, Polonya ordusundaki diğer etnik
gruplarla birlikte, Osmanlı Ordusu’na karşı da savaştılar. Hatta Viyana
muhasarasında da Polonya Ordusunda yer alan Tatarlar, Osmanlı’nın Viyana’dan
geri çekilmesinde pay sahibi oldular. “İsveç Tufanı” adıyla tarihe geçen, 1655
yılında Polonya ve Lituanya’nın İsveç Ordusu tarafından istila edilmesi üzerine
Kırım Hanı, Polonya Kralı 2. Jan Kasimir Vasa’ya yardım ederek, Tatar
süvarilerinden oluşan bir birlik gönderdi. 1674’de Polanya Kralı ve Lituanya
Büyük Prensi unvanıyla tahta çıkan III.Jan Sobieski, o zaman Tatar birliklerinin
baş komutanıydı. Tatar Birlikleri, Polonya Krallığına karşı vefasızca hareket
eden Prusya Prensliği’nin topraklarında son derece başarılı bir sabotaj taktiği
uyguluyordu.
Sonraki yüzyılda, Polonya’nın çökmekte olduğu dönemde, asilzadelerin Katolik
mezhebini savunma sloganları attıkları Bar ve Brest Konfederasyonu’nda
(1768-1772) olmak üzere Tatar’lar, Polonya sınırları ile bağımsızlığı amaçlayan
bütün savunma savaşlarına katıldılar. O dönemin siyasal durumunda, Ortodoks
Rusya ana düşman olarak görülüyor; Katolikliğin savunulması, vatanın savunulması
ile eş anlam ifade ediyordu. Buna karşı Katolik Lehler ile, Müslüman Tatar’lar,
Rus’lara karşı omuz omuza vatan savunması yapmışlardı. Bugün Beyaz Rusya’nın
batısında yer alan Nowogrodek kasabası yakınındaki bir köyde doğmuş ve Lituanya
ordusunda ilk Tatar kökenli General olan Jozef Bielak 1792 yılında, 3 Mayıs 1791
tarihinde hem Avrupa’da, hem de Polonya’da ilk olarak onaylanan anayasanın
uğruna Rusya’ya karşı yapılan savaşta kahramanca mücadele etti ve Polonya’nın en
büyük nişanı olan Virtuti Militari ile taltif edildi. İki yıl sonra da Tadeusz
Kosciuszko’nun isyanında hayatını kaybetti.
Polonya Tatarları’nın İslamiyet’i muhafaza etmelerinde Osmanlı Devleti ile Kırım
Hanlığı’nın büyük rolü vardı. Diplomatik ve ticari ilişkiler üç ülkeyi
birbirlerine; Tatar’ları ise İslam inancı ile kendi kültürüne bağlıyordu. Tatar
halkının yoğun yaşadıkları yerlerde camiler inşa ediliyordu. 1572’de Kral
Sigmund Augustus’un ölümünden sonra, Polonya Kralları seçimle iş başına gelmeye
başladı. 1573’deki bir parlamento oturumunda, vatandaşların din ve vicdan
hürriyetlerini garanti altına alan Varşova Konfederasyonu anlaşması imzalandı.
Gerçi bu anlaşmada açıkça, Müslümanlardan söz edilmiyordu ama; çok mezhepli bir
devlette, başka dinlerin de garanti altına alınması doğaldı.
Polonya ile Lituanya’nın birleştirilmesi konusundaki anlaşmanın hazırlandığı
parlamento, camilerin inşa edilmesine ve imamların yurt içinde eğitilmesine izin
veriyordu. Bunun sonucu olarak din okulları açılmaya başladı. Ancak, ne yazık
ki, 17.yy.da cereyan eden savaşlar bu süreci engelledi. O dönemde Polonya
Cumhuriyeti’nde 40 Müslüman Cemaati faaliyette bulunuyordu. O yüzyılda etnik
yapısı değişik, kalabalık Müslüman göçmen dalgaları Polonya’ya girdi. Bu
grupların dinleri aynı olduğundan hepsine birden Tatar veya Lipka denildi.
Özellikle yoksul kesim, hızla asimile edildi. Bir kısım Tatar’lar ise
dil,din,gelenek ve göreneklerini korumakta direndiler. Kırım ve Anadolu’dan
getirilen silah, kumaş, eyer ve kıymetli eşyalar, sadece varlıklı Tatar’ların
değil; Leh asilzadelerinin de ilgi alanı içindeydi.
1795’de Polonya ve Lituanya; Rusya, Avusturya ve Prusya tarafından işgal edilip
paylaşıldığında Tatar’lar, Polonya ordusunun içerisinde yer alıyor ve müstevli
düşmanlara karşı mücadele ediyorlardı. Bu paylaşımda Tatar köylerinin tamamı Rus
işgal bölgesi içinde kalmıştı. Ruslar, Tatar’ların Leh kültüründen sıyrılmaları
için çaba harcıyordu. Çarlık yönetimi, Polonya Ordusu içinde, kendilerine karşı
savaşmayacakları beyanıyla, Tatar topluluğunun özgür bırakılacağını; hatta
önceki dönemlerde kullandıkları bazı unvanların da iade edileceğini vaat
ediyordu. Bir kısım Tatar’lar bu vaatlere kanarak, bilerek Ruslaştırma akımına
kapıldılar ve bunlara maddi olanaklar da sağlandı. Fakat bir kısım Tatar’lar,
gizliden gizliye, Leh askerleriyle birlikte, yer yer isyanlara iştirak ettiler.
Rus makamları tarafından yaratılan ekonomi ve kariyer olanaklarıyla, kimi Tatar
aileler zenginleşmeye başladı ve sosyal etkinlikleri arttı. 1842’de Lituanya’da
oturan Tatar’lar, kendilerine ait müftülüğü kurmaya çalıştılar, fakat çabaları
beklenilen sonucu vermedi. Ayrıca yayıncılık alanında yoğun etkinliklerde
bulunuyorlardı. Örneğin çok miktarda dini kitaplar basılmıştı. 1858 yılında ilk
kez Kuran’ı Kerim, Fransızca’dan Lehçe’ye çevrilip yayımlandı. Bu çevirinin
önsözünü yazan Leh Tarihçi Julian Bartosiewicz, ilginç bir yorum yapmıştı.
1853 yılında, Rus makamları tarafından yaptırılan sayım sonucuna göre, yaklaşık
5500 Tatar, Polonya ve Lituanya’ya ait topraklarda oturuyordu. 1897’de aynı
bölgedeki Müslümanların sayıları 23 bine yükselmişti. Bu hızlı artışın, askerler
ve göçlerden kaynaklandığı sanılmaktaydı. Varşova’da Kafkas Süvari Alayı
konuşlandırıldığı için, askerlerin ruhani ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla
1839’da ilk Müslüman mezarlığı kuruldu. 1867 yılında, Tatarska Sokağında
kurulmuş olan ikinci ve daha büyük mezarlık bugüne kadar kullanılmış olup; halen
Varşova’da ölen Müslümanların defnedildikleri dini mekandır.
19.Yüzyılın ortalarından itibaren Moskova, Petersburg ve başka Rusya kentlerinde
yüksek tahsil yapan Tatar gençleri, böylelikle Rus kültürü ile daha çok
haşir-neşir oldular. Achmatowicz, Bajraszewski, Korycki, Kryczynski,
Snajkiewicz, Sulkiewicz, Bazarewski, Tuhan-Baranowski, Mucha, Polturzycki,
Mucharski, Milkamanowicz gibi Polonyalı Tatar gençleri, Çarlık Rusyası’na karşı
oluşturulmaya çalışılan eylemlere katıldılar. Kader birliği ettikleri Leh
gençleriyle birlikte bağımsızlık hareketinin içinde yer aldılar; o arada
Kırım,Kafkasya ve Azerbaycan’da örgütlenen bağımsızlık örgütleriyle işbirliği
yaptılar.
1917’da Tatar General Maciej Sulkiewicz, Kırım Tatar Devletinin silahlı
kuvvetleri olan “Müslüman Kolordu”yu kurdu. Ne var ki Almanlar, kısa bir süre
sonra bu askeri gücü ortadan kaldırdı; ama General Sulkiewicz, Kırım
Yarımadası’na ulaşmayı başardı ve 1918 yılında kurulmuş olan Demokratik Kırım
Cumhuriyeti’nin hem Başbakanı ve dışişleri Bakanı; hem de Silahlı Kuvvetlerin
Başkomutanı oldu. Daha sonraki aşamada Rus Çarına sadakat gösteren General
Denikin, Tatar bağımsızlık hareketini durdurup, askeri birlikleri dağıtınca,
General Sulkiewicz, bir grup arkadaşlarıyla birlikte Azerbaycan’a kaçtı. Oradaki
uygun ortamdan yararlanarak, yeni bir ordu oluşturdu ve kendisi de Genelkurmay
Başkanlığı görevini üstlendi. O sırada Leon ve Olgierd Najman, Mirza
Kryczynski’ler ve Aleksander Achmatowicz gibi öteki Polonya Tatarları,
Azerbaycan Hükümetinde önemli görevlerde bulunuyorlardı. Kızılordu’nun 1920
yılında, Bakü’den başlayarak, Azerbaycan’ı işgal etmesi üzerine, Azerbaycan
Cumhuriyeti’nin bağımsızlığı da ortadan kalktı. Rus Ordusuna karşı direnen,
Azerbaycan milliyetçileri ile birlikte Polonya Tatarı Maciej Sulkiewicz de
kurşuna dizildi.
1917 yılından itibaren Polonya’da, Tatar teşkilatları kurulmaya başladı. Başta
Polanya olmak üzere, Litvanya, Beyaz Rusya ve Ukrayna Tatar’ları Birliği
Petersburg’da kuruldu ama; Bolşevik Devrimi üzerine, Vilnius’a taşındı.
Polonya-SSCB Savaşı sırasında Tatar Birliği, Mustafa Achmatowicz komutasında
Tatar Ulan Alayı’nı kurdu…Sonraki yıllarda, birkaç ülkeyi içeren faaliyetlerini
sürdüremeyen Birlik zayıfladı ve sonraki aşamada salt Polonya sınırları
içerisinde ikamet eden Tatarlar, yeni bir örgüt oluşturdular.
1925 yılında Müslüman Topluluklar Kongresinde , “Muzulmanski Zwiazek Religijny w
Rzeczypospolitej Polskiej (Polonya Cumhuriyeti Müslümanlar Birliği) adıyla bir
örgüt kuruldu. 17 Cami ve 19 cemaatin sorumluluğunu da üstlenmek üzere, Dr.
Yakup Szynkiewicz, Müftü ve Örgüt Başkanlığına seçildi.
Aynı yıl, ayrıca Zwiazek Kulturalno- Oswiatowy Tatarow w Rzeczypospolitej
Polskiej (Polonya Cumhuriyeti Tatar’larının Kültür Eğitim Birliği) kuruldu. Bu
iki örgüt, el ve gönül birliğiyle sosyal ve kültürel konularda önemli çalışmalar
yaptılar. Dr.Yakup Szynkiewicz’in çabaları sonunda, yüksek din eğitimi yapmak
üzere, Mısır’daki El Ezher Üniversitesine Tatar gençleri gönderildiler.
Öte yandan Leon Kryczynski’nin çabalarıyla Vilnius’ta Tatar Milli Müzesi ve
Arşivi oluşturuldu.
Ayrıca Polonya ve Litvanya Tatar’larının tarihini ve kültürünü içeren araştırma
yazılarının ve makalelerin yer aldığı “Rocznik Tatarski” adlı bilimsel bir
derginin yayını başlatıldı.
1928 yılında Prof.Dr.Stanislaw Dziadulewicz tarafından hazırlanan “Herbarz
Rodzin Tatarskich w Polsce” (Polonya Tatar Ailelerin Asalet Armaları ve
Ünvanları) adlı kitap yayımlandı. Bu kitapta, o tarihe kadar Tatar ailelerin
kullandıkları simgeler gösteriliyor; ayrıntılı olarak şecereleri veriliyordu.
Bir anlamda, Asker Millet olan Tatar’lar, 1936 yılında Vilnius Ulanları Alayı’nı
kurdular. El Ezher’den mezun olan, Varşova İmamı Dr.Ali Woronowicz, Alay
imamlığına tayin edildi. Bu Alay, Polonya Silahlı Kuvvetleri’nin emrinde,
1939-1945 yılları arasında bütün cephelerde kahramanca savaştı ve çok sayıda
şehit verdi. Ayrıca batıdaki Polonya Birliklerinde yer alan Tatar askerler için
de imamlar görevlendirildi. Daha sonra Polonya’nın işgali ile birlikte yer
altına inen Polonyalı vatanseverler arasında, Tatar gençleri de yer aldılar.
II. Dünya Savaşı’ndan sonra Polonya’nın sınırları değiştirildi. Tatar’ların
yoğun olarak yaşadıkları bölgeler, SSCB hakimiyetindeki Beyaz Rusya ve Litvanya
sınırları içerisinde kaldı. Bunun üzerine kimi Tatar’lar, Polonya’ya göç
ederlerken, kimileri de başka ülkelere gittiler. Esasen kimileri de, tutuklu
olarak çeşitli askeri kamplarda bulunuyorlardı. Öte yandan Sovyet makamları,
milliyetini Leh olyarak değil de Tatar olarak beyan edenlerin Polonya’ya göç
etmelerine izin vermiyor; onlara, Özerk Tataristan Cumhuriyeti’ne gidip
yerleşmeleri gerektiğini söylüyorlardı. Böylelikle, II.Dünya Savaşı’ndan önce
toprak sahibi olan varlıklı Tatar’lar, malını mülkünü bırakıp, başka diyarlara
gitmek zorunda kalmışlardı.
Halen Polonya’da ne kadar Tatar yaşamakta olduğuna ilişkin sağlıklı bir bilgi
edinebilmek mümkün olmamaktadır. Ancak Tatar nüfusunun 4000 civarında olduğu
söylenebilir.Kuşkusuz pek çok Tatar, kendi istekleriyle Lehleşmişlerdir. Hala
“Ben Tatar’ım” diyenler, Podlasie Bölgesindeki Bialystok ve Sokolka; Kuzey
Polonya’nın Gdansk,
1947 yılında, Polonya Müslümanlar Birliği, etkinliklerine yeniden başladı. Bir
işçi kenti olan Gdansk’ta yaşayan Müslüman Tatar’lar, kendi aralarında
topladıkları ve sponsorlar vasıtasıyla temin ettikleri paralarla 1989 yılında
yeni bir cami inşa ettiler. Halen, Bohoniki, Kruszyniany ve Gdansk’ta ibadete
açık üç cami mevcuttur. Ayrıca Varşova, Gorzow Wielkopolski ve Bialystok’ta,
namaz kılınabilen mescitler bulunmaktadır.
1986 yılında, Yazı İşleri Müdürlüğü’nü Selim Chazbijewicz’in yaptığı, “Zycie
Muzulmanskie (Müslüman Hayatı) adlı üç aylık bir dergi yayımlanmaya başladı.
Derginin editörlüğü yapan kuruluş, İslam ve Tatar Tarihi ile birlikte bazı dini
kitaplar da yayımladı. II.Dünya Savaşı öncesinde “Rocznik Tatarski” (Tatar
Yıllığı) adıyla çıkan dergi; 1993’den itibaren “Rocznik Tatarow Polskich”
(Polonya tatar’ları Yıllığı) adıyla yeniden yayımlandı. Bu dergi, Tatar’ların
sosyal ve kültürel sorunlarını ele alan konulardaki bilimsel ve edebi yazılara
yer vermektedir. Bundan başka Sokolka’da Müslümanlarla Tatar’ların
yaşantılarıyla ilgili yazılara yer veren, “Swiat İslamu” (İslam Dünyası) adıyla
başka bir dergi yayımlanmaktadır. 1994 yılında yayına başlayan bu derginin
sahipliğini ise Jozef Konopacki yapmakta olup, zaman zaman Türkiye’deki islami
faaliyetlere de yer verilmektedir.
Yayın faaliyetlerinin yanı sıra, yaklaşık yirmi beş yıldır Sokolka’da “Sokolski
Osrodek Kultury” (Sokolka Kültür Merkezi) tarafından, “Orient Sokolskie”
(Sokolka Şarkiyat Konferansları) ana başlığı altında toplantılar
düzenlenmektedir. Anılan Merkezde Polonya’daki, tek Tatar Müzesi de yer
almaktadır.
Tatar’ların, Polonya ve Lituanya topraklarına yerleşmelerinin 600. yıldönümü
olan 1996 yılında; Tatar kültürü, tarihi ve etnolojisi ile ilgili bütün kurum ve
kuruluşların iştirakleriyle geniş kapsamlı etkinlikler yapıldı. O yıl boyunca
seminerler, sempozyumlar düzenlendi ve sergiler açıldı. Varşova Asya ve Büyük
Okyanus Müzesi’nde düzenlenen ve “Polonya Tatarları” adını taşıyan sergi
bunlardan biriydi. Türkiye de dahil birkaç ülkede sergilenen fotoğraflar,
Polonya Tatar’larının tarihini gözler önüne seriyordu. Türkiye’ye de getirilen
bu sergi, önce Ankara’da, sonra Eskişehir’de sergilendi ve geniş ilgi gördü.
Ayrıca, Ankara-Varşova Dostluk Derneği’nin düzenlediği konferansta, Polonyalı
araştırmacı Marzena Godzinska, Polonya Tatarlarını anlattı.
Polonya Müzelerinde, maalesef, Tatar tarihini yansıtan çok az malzeme vardır.
Aynı şekilde, Lituanya ve Beyaz Rusya Müzelerindeki Tatarlarla ilgili sergi
malzemesi fazla değildir. Esasen, üç komşu ülkede yaşayan ve yaşamış olan
Tatar’ların tarihleri de, gelenek ve görenekleri de aynıdır. İslamiyet’i
yansıtan; dini kitaplar, tablolar ve ev eşyaları ise, sadece Tatar’larda değil;
Hıristiyan evlerinde de görülmektedir.
1992 yılında Bialystok kentinde, “Polonya Tatarları Birliği” kuruldu.Halen bu
Birliği Halina Szahidewicz ve Jozef Jusuf Konopacki birlikte yönetiyorlar. Müftü
Tomasz Miskiewicz de, Polonya Müslümanlarının ruhani lideri olarak, Tatar
Birliği ile dirsek temasını sürdürmektedir. Konopacki’nin verdiği bilgiye göre
Beyaz Rusya’da 10 bin dolayında; Lituanya’da ise 3500 Tatar bulunmakta olup
bunlar, Polonya Tatarları ile işbirliği halindedir. Hatta bir araya
geldiklerinde, bir federasyon çatısı altında birleşme kararı almışlar.
Polonya’daki en genç Tatar oluşumu ise; 2004 yılında kurulan “Müslüman Gençlerin
Organizasyonu”dur. 16 yaşını tamamlayan her Müslüman gencin üye olabileceği bu
yeni oluşum, Polonya Tatarları Birliği ve Polonya Müslümanları Birliği ile
dayanışma halindedir.
Polonyalı Tatar’lardan söz ederken; öncelikle akla gelen yerler; Bialistok İli
ile ona bağlı olan Kruşiniani ve Bohoniki köyleridir. Yaklaşık yirmi yıl arayla
iki kez gidip gördüğümüz bu bölgeyle ilgili izlenimlerimizi önce yirmi yıl
önceki notlarımızdan aktaracak; sonra da geçen yıl yaptığımız gezideki
notlarımızı, italik harflerle yazacağız…
Bialistok ve Tatar Köyleri
Bialystok’a gitmek için sabah saat 06.30’da Varşova’dan hareket ettik. Serin
hava, yolda yağmura dönüştü. Dümdüz bir ovada yol alıyorduk ve ben, sığ
ormanlardan gözlerimi ayıramıyordum. Tornadan çıkmışcasına düzgün ve
alabildiğine yüksek çam ağaçlarının güzelliğine, gerçekten doyum olmuyordu.
Hele, yağmurlu havayı ve de yağmurun yağışını seyretmeyi seviyorsanız, böylesi
bir yolda, saatlerce sıkılmadan yol alabilirsiniz.
İki saat sonra Bialystok’a girdik. Doğruca Polonya Müslümanlarının dini lideri,
Stefan Mucharski’nin evine gittik; ama onu bulamadık. Dönüşte tekrar uğramak
üzere Kruşianiani köyüne hareket ettik.
Bialystok, Müslüman Tatar’ların yoğun olarak yaşadıkları kent. Bu kente bağlı
Kruşiniani ile Bohoniki köyleri ise, bütün ülkede, Müslüman Tatar köyleri olarak
biliniyor.
Kruşiniani Köyü
Kruşiniani köyüne ulaştığımızda yağmur sürüyordu. Köy, ilk nazarda, Anadolu
köylerinden herhangi birini andırıyordu. Çift atlı bir araba üzerine yığılı
otları, kış için ambara götüren bir köylü, aheste aheste köye giriyordu. Sokakta
birkaç çocuk, yağmura rağmen oyunlarını sürdürüyorlardı. En iyisi doğruca
muhtara gidip, köyü onunla birlikte gezmek ve istediğim bilgileri ondan almaktı.
O sırada gözüme bir tabela ilişti: Altın Orda (yani Altın Ordu) yazıyordu.
Burası köyün tek barıydı; yemek, çay, kahve, alkollü içkiler vb. bulunuyor ve
ağaç kütüklerinden yapılmış iki masa, müşteri bekliyordu. Girip o masalardan
birine oturduk ve yağmurun soğuttuğu havadan etkilenmemek ve içimizi ısıtmak
için birer çay içtik.
Altın Orda Barının müstahdemi, bara girip çıkanlar, sokaktan geçenler, çekik
gözlü tombul yanaklı Tatar Türkleriydi. Ama ne yazık ki içlerinde ana dilini
konuşabilen yoktu!.
Bir köylü bizi muhtarın evine götürdü. Muhtar Chalecki Miroslaw adlı genç bir
Tatar’dı. Eşi Eva (Havva), anası Raziye, babası Mecid, büyükbabası İliya ve oğlu
Tomek (Timur) ile birlikte aynı evde yaşıyorlardı. Açık söylemek gerekirse,
muhtar ailesi çok fakirdi. Zira evlerinde dikkate değer bir eşya bulunmadığı
gibi, ev küçük, bakımsız ve adeta harabe halindeydi.
Muhtara sordum:
- Siz Tatar’sınız, değil mi?
- Evet.
- Peki, Tatar’ların geçmişi, yani milletinizin tarihi hakkında bilginiz var mı?
Bu soruyu 78 yaşındaki büyükbaba İliya yanıtladı:
- Çocuklarımız daha küçükken onlara atalarımızı anlatırız.
- Peki, Tatarca biliyor musunuz?
Aile bireyleri birbirlerinin yüzlerine bakarken Raziye kadın konuştu:
- Benim anam bilirdi; azıcık ben de anlarım, ama tam manasıyla konuşamam,
anlayamam!...
Maalesef, ana dillerini unutmuşlardı. Sayıları azalmış ve doğdukları günden
itibaren çevrelerinde Lehçe konuşulmakta oluşu, Tatarca öğrenmelerini
engellemişti.
Muhtar Chalecki’nin verdiği bilgiye göre, Kruşiniani,121 haneli küçük bir köy.
Vaktiyle bu köy, tamamen Tatar’lardan teşekkül etmesine rağmen, bugün köydeki
Leh sayısı, Tatar’lardan daha fazladır.
Chalecki’nin bir adının da Emir olduğunu öğrendim. Öğrendim ki, Tatar’lar
aldıkları Leh adının yanında bir de İslami Tatar adı almaktadır. Benim için
şaşırtıcı olan bir şey de, Ayşe adlı bir kadının Katolik dinine mensup oluşuydu.
Bundan da anlaşılıyordu ki, Katolik egemenliği, azınlık dinlerinin yavaş yavaş
ortadan kalkmasına neden oluyordu. Muhtemelen, kimi Müslüman Tatar Türkleri,
Türk adlarını korumalarına rağmen, dinlerini değiştirmişlerdi?...
Muhtar Emir, ziraatla meşgul oluyor. Traktörü de var. 11 Hektarlık arazilerini
sürüyor, ekip-biçiyorlar. Ayrıca köyde bir tarımsal üretim kooperatifi var. Köy
arazisinin bir kısmı kooperatifin, bir kısmı da şahıslara ait.
Köyde sekiz yıllık bir ilkokul var. Burayı bitirdikten sonra tahsilini sürdürmek
isteyenler olursa bunlar, Varşova’ya veya çevredeki kentlere gidiyorlar. Emir,
ilk öğrenimden sonra, 3 yıllık Elektrik Meslek Okulu’nu bitirmiş.
Köyde yapılan tarımsal üretimin yetersiz oluşu nedeniyle, Tatar’ların çoğu,
başka yerlere çalışmaya gitmişler ve oraya yerleşmişler. II. Dünya Savaşından
önce, burada Yahudiler de yaşamışlar. O dönemde köy daha geniş imiş.
Emir, genç olmasına rağmen, olgun, ciddi, seviyeli ve sevilen bir insan.
Elektrik Teknik Okulunu bitirdikten sonra, kente gidip iş bulabilirmiş, ama
doğduğu köye ve soydaşlarına hizmet etmek arzusu, köyden ayrılmasına engel
olmuş. Bu yüzden çok seviliyor ve muhtar seçimlerinde herkes oyunu ona vermiş…
Emir’le sohbetimiz esnasında, zaman zaman dedesi İliya da söze karışarak
bilgiler verdi. Örneğin, söylediğine göre, II.Dünya Savaşından önce, Türkiye’den
gelen bir heyet, Türkiye’ye göç etmek isteyenlere yardımcı olunacağını söylemiş.
Az sayıda gidenler de olmuş; hatta İliya da gitmek istemiş, ama Müftü
bırakmamış. Giderek köydeki Müslüman sayısı azalmış; Katoliklerin yanında
Ortodokslar da köye yerleşmişler.
Muhtarın evinden ayrılırken Raziye Kadın, bahçedeki ağaçların altına düşmüş olan
elmalardan bir miktar toplayıp, arabamızın bagajına koydu. Konuğu eli boş
göndermeme geleneği, buradaki Tatar Türkleri’nde de yaşıyordu.
Daha sonra köyün camiini ziyaret ettik. Camiye Poplawski Aleksander bakıyordu.
Halk bu zata Ali adıyla hitap ediyordu. Cami yakın bir zamanda restore
edilmişti. Bakımlı, pırıl pırıl, tertemiz bir ibadethane idi. Köy imamının
vefatından sonra, yokluktan dolayı bir imam tayini yapılamamış; bu nedenle çok
az sayıdaki cemaatin topluca namaz kılabilmesi mümkün olamıyor. Sadece Cuma
günleri, şehirden Stefan Jaşinski adlı bir imam gelip, topu topu 16 kişi olan
cemaate Cuma namazını kıldırıp gidiyormuş. Ramazan’da oruç tutanlar varmış. Keza
kurban da kesiliyormuş.
Caminin bakımını yapan Ali anlattı:
“II.Dünya savaşından önce bu köyde 3000 kişi otururdu. Şimdi ise 250 kişi var.
Savaştan önce çevremizde 19 cami vardı, şimdi bütün Polonya’da 2 cami var. Rus
hududu o vakit 600 kilometre içerideydi, şimdi burnumuzun dibinde. İki köyün
dışındaki bütün Tatar köyleri Rusya topraklarının içinde kaldı. Tabii
Müslümanlar da o tarafta. Rus hududunu geçince 17 cami göreceksiniz. Burada
kalanların çoğu da şehirlere gittiler; oralarda çok Müslüman var. Bir vakitler
buralarda hep Müslümanlar yaşardı…”
Ali, bunları anlatırken zaman zaman gözleri doluyor ve sürekli içini çekiyordu.
Onun anlattığına göre; III.Jean Sobieski, Kırım ve Volga Tatar’larını Rusya’dan
getirerek buralara iskan etmiş. Bekar ve savaşçı olan bu Tatar’lar, Leh
kızlarıyla evlendirilmişler. Sonra sık sık karılarını bırakarak, başka diyarlara
savaşmaya gitmişler. Doğan çocukları analarıyla kalmış ve böylelikle Leh dilini
öğrenmişler. Doğan çoçuklara babalarının dininde kalma ayrıcalığı verilmiş
olmasına rağmen, bu çocuklar sürekli analarıyla kalmaları nedeniyle Leh Dili’ni
öğrenmişlerdi. Gerçi Tatar’lar evlendikten sonra Leh kızlarını Müslüman
yapmışlar ama, kendileri Lehçe konuşmaya ve yavaş yavaş Leh isimleri almaya
başlamışlar.
Cami bakıcısı Ali, bu işi sevabına nail olmak için yapıyormuş. Kooperatif
muhasebeciliğinden emekli olmuş. Halen 73 yaşında. Oğlu İbrahim ardında iki
yetim bırakıp vefat etmiş. Ali de midesinden ameliyat olmuş. Hükümet tarafından
verilen bir başarı madalyasını övünçle saklıyor.
Ali’ye sordum:
-Dini vecibeleri, isteyenler, istedikleri ölçüde yerine getirebiliyorlar mı?
Örneğin Hac’ca gidenler var mı?
-İsteyen namaz kılar, oruç tutar, kurban keser; tabii Hac’ca da gider; ama
Hac’ca gidebilmek için 2000 Dolar gerekli. Bunu nereden bulacağız?
Camiyi geziyoruz. Restorasyondan sonra yeni kilimler, halılar, avizeler vb.
getirilmiş. Libya Sefareti iki halı göndermiş. Amerikalılar büyükçe bir yeşil
çuha getirmişler. SSCB’nden bir halı, Arap’lardan seccadeler ve İngiltere’den
bir örtü gelmiş.
Ali’nin, “şu da Türkiye’den” demesini bekledim, ama demedi!... Unutmuş
olabileceğini düşünerek sordum:
-Peki, Türkiye’den gelen bir şey yok mu?
-Yok!... Dedi Ali…O an, Ali’den de, mihmandarımdan da ne denli utanmış olduğumu
anlatamam! Allah’tan yanımda Diyanet Vakfı satış mağazasından aldığım bir Ezen
ve Kuran’ı Kerim kaseti vardı. Ali’ye;
-İşte, sana Türkiye’den de bir hediye. Diyerek teslim ettim. Ali de kaseti öpüp,
başına koyduktan sonra, camideki öteki Kur’an’ların yanına koydu.
II. Dünya Savaşı sırasında hastane görevi de yapan Kruşiniani Camii, 17.yüzyılın
sonunda Samuel Mirza Trzaskowski adlı bir şahıs tarafından yaptırılmış. Bu şahıs
III.Jean Sobieski’yle anlaşıp, emrindeki Tatar askerleriyle birlikte Polonya’ya
gelmiş ve bu köyde yerleşmiş.
Camiden sonra köyün mezarlığını da ziyaret ettik.Gerek bu, gerekse Bohoniki
köyünün Müslüman mezarlığı,Türkiye’den buralara giden bir Türk için son derece
şaşırtıcıdır. O kadar ki, bütün mezarlar bakımlı, temiz ve hepsinin üzerinde
mermer mezar taşları var. Bu mezar taşlarının üzerinde, orada metfun bulunan
kişinin hem Müslüman adı, hem de Leh adı yazılıdır. Hem de bu yazılar, Latin
harflerinin yanı sıra, Arap harfleriyle de kaleme alınmıştır. En önemlisi ise,
her mezar taşının üst köşesinde bir ay-yıldızın nakşedilmiş olmasıdır.
Yıllar sonra, 2005 yılının sonbaharında bir kez daha ve yine Dr. Danuta
Chmielowska ile birlikte Kruşiniani’ye gittik. Yanımızda, Bialystok’tan itibaren
bize refakat eden Müftü Tomasz Miskiewicz ile Tatar Birliği Başkanı Jozef Jusuf
Konopacki de vardı. Köye girir girmez hemen dikkatimizi çeken şey, köyün
ortasından geçerek, köyü ikiye bölen yolun oldukça düzgün, bakımlı ve temiz
olduğu idi. Ayrıca yolun iki yakasındaki evlerin duvarları badanalı, kapılar,
pencereler boyalı idi. Önce, restore edilmekte olan camiyi ziyaret ettik… Önceki
yıllarda caminin bakımını üstlenen Ali ölmüş; yerini onun bir akrabası
almıştı…Mezarlığı ziyaret ederken hayal kırıklığına uğradık. Çünka bakımsız ve
kötü bir durumdaydı…İlk ziyaretimizdeki muhtar Emir, 12 yıl önce muhtarlık
görevini karısına devretmiş. Emir bizi görünce hemen tanıdı. Kucaklaştık.
“Amcamın bir sözü vardır” dedi ve ekledi: “Dağ dağa kavuşmaz, insan insana
kavuşur!...” Bizde de yaygın olan bu özlü sözün ne denli doğru olduğu, Muhtar
Emir’le bizim, yıllar önce bir daha karşılaşmamızla kanıtlanmış oldu. Ne var ki,
yaşı fazla ilerlemediği halde Emir, bitik bir haldeydi! Karısı Eva da bakımsız
bir haldeydi. Oğlu Tomek, Marta adlı bir kızla evlenmiş ve bu evlilikten
Patrisya dünyaya gelmişti.
Eva Hanımın ikram ettiği çayı yudumlarken, Emir’le biraz sohbet ettik. Her fikre
açık ve gerçekten demokrasiyi yudum yudum içen Polonya’da, bu kez kiminle
konuşmuş isek; açık açık düşüncelerini söylediler. Bizim de bunları açık açık
yazmamız, yazarlık ilkemizin doğal gereği olacaktır. Emir, o sohbette aynen
şunları söyledi:
“Eski rejimde durumumuz daha iyi idi. O zaman daha iyi bir hayat vardı. Devlet
ihtiyaçlarımızı karşılıyordu. O devirde bir traktör almak istediğimizde, bir yıl
içerisinde alabiliyorduk, şimdi hemen alabiliriz ama; maalesef paramız yoktur.
Eskiden her şey, her yerde aynı fiyatla satılırdı. Şimdi aynı kalitede, hatta
aynı markalı bir buzdolabı, çok farklı fiyatlarla satılmaktadır. Yani hayatımız
zorlaştı…Yetiştirdiğimiz koyunlar, numaralanıp, kayda geçiriliyor. Bunları
istediğimiz zaman satamıyoruz. Sattığımız veya öldüğü zaman, durumu ilgili
daireye bildirmek zorunluluğu var. Biz de şaşkınız, hükümet de!...Avrupa
Birliği’ne girdik. Bazı yardımların geldiğini duyuyoruz, ama biz vaat ettikleri
şeylerin hiç birisini göremiyoruz.”
Kruşiniani, turistik bir durumuna dönüşmüştü. Altın Orda Barı, bakımlı, bahçeli,
çiçeklerle bezeli bir mesken haline getirilmişti ve meskenin girişindeki Altın
Orda yazısı, barı satın alan kişi tarafından korunuyordu. Ancak; daha önce köyün
ortasında yolun kenarında bulunan Altın Orda plaketinin çakılı olduğu büyük kaya
parçası; caminin çevresindeki bahçenin içine alınmıştı ve artık, yoldan gelip
geçenler bunu görmüyorlardı. Bizim merak edip sormamız üzerine, kayanın yerini
güçlükle bulabildik.
Şehirlerdeki yeni zenginler, bu köydeki eski evleri satın alıp, restore ediyor
ve zaman zaman gelip, burada dinleniyorlar. Hemen hemen bütün evlerin önünde
çiçekler yetiştirildiği için, tüm evler bir gülistanı andırıyor. Bir anlamda
burası artık bir tatil beldesi konumuna dönüşmüş bulunuyor.
Köydeki, özellikle yerli ve yabancı turistlere hizmet veren “Tatarska Yurta”
adlı lokantaya gittik. Burada çorba, köbete (bir cins börek), mantı ve çaydan
oluşan, deyim yerindeyse bir tabldot sunuluyordu. Lokantayı, karı-koca Tatar
olan bir aile işletiyordu. Bayan Dzenneta (Cennet) Bogdanowicz yemekleri
hazırlıyor; kocası Miroslaw ile kızları Dzemila (Cemile), Tamira ve Elmira,
öteki işleri görüyorlardı. Son derece sempatik bir kadın olan Cennet Hanım,
müşterileri ile teker teker ilgileniyor ve onlara, kazandığı ödülleri
gösteriyordu. Lokanta yeni açılmış; ama kısa zamanda bütün Polonya’nın dikkatini
çekmişti. Basın-Yayın organları onlardan söz eden yayınlar yapıyor; mutfak
yarışmalarında Tatar yemekleriyle ödüller kazanmışlardı. Örneğin 2005 yılında
yapılan bölgesel mutfak yarışmasının birincilik ödülünü valinin elinden
almışlardı ve ödül olarak verilen görkemli kupa, lokantada sergileniyordu.
Köydeki olumlu değişimin somut bir göstergesi de, “Dworek Pod Lipami” (Ihlamur
Altı) adlı oteldi. Geceyi mükemmel bir bahçenin ortasındaki bu otelde geçirdik.
Bohoniki Köyü
Kruşiniani ile Bohoniki köyleri arasındaki mesafe, 20 kilometre…Bohoniki’ye
vardığımızda, ilk iş olarak, yine muhtarı aradık. Evinde yoktu. Doğruca camiye
gittik. Bu caminin bakıcısının adı da Ali. Ama Ali köyde olmadığı için, karısı
Zofia Bohdanovicz, camii açarak bizi gezdirdi. Aile içindeki adı Zuhra olan bu
kadının beş çocuğu vardı ve çocuklarından bazıları, ellerini analarının
eteğinden çekmiyorlardı. İkisi oğlan olan beş çocuğun en büyüğü on üç yaşında,
en küçüğü ise henüz beş aylıktı.
Bohoniki köyünde 32 hane var. Bunlardan sadece 6 aile Tatarlara ait ve köydeki
Tatar nüfusu da sadece 24. Diğerleri ise Katolik ve Ortodoks Polonya’lılar olup,
bunların milliyetlerini saptamak mümkün değil. Ancak Kruşiniani gibi Bohoniki
de, bütün ülkede, Tatar köyü olarak bilinmekte; Tatar’lar ülkenin neresinde
vefat ederlerse etsinler; genellikle bu köylerdeki mezarlıklara defnediliyorlar.
Bu nedenle, her iki köydeki mezarlıklarda metfun bulunan insanların sayıları,
köylerin nüfusundan çok daha fazladır.
Tatar’lar, köyden kente göç ederek; buldukları işlerde çalışıyorlar. Köyde
kalanların sayısı ise giderek azalmış bulunuyor. Kalanlar ise, çiftçilik yaparak
geçimlerini sağlıyorlar. Ne yazık ki köyde okul yok. Bu nedenle çocuklar 4
kilometre yürüyerek, başka bir köydeki okula gidip geliyorlar.
Bohoniki Camii de restore edilerek, içindeki eşyalar yenilenmiş. Örneğin Libya
lideri Kaddafi’nin gönderdiğini beyan ettikleri büyük bir halı, camiin ortasına
serilmiş. Ne yazık ki, yenilenmiş olmasına rağmen, camide beş vakit namaz
kılınmıyor.Çünkü imam yok! Aslında cemaat te yok! Her ayın ilk Cuma günleri
Sohovola Kasabasından bir imam gelerek, Cuma namınızı kıldırıyormuş. Ramazan’da
sadece yaşlılar oruç tutuyorlar; varlıklı 3-5 kişi kurban kesiyormuş. Camii
gezerken öğrendiğimize göre; Suudi Arabistan Büyükelçiliği bir Kur’an’ı Kerim,
bir avize ve “Allah’ın Dediği Olur” yazılı bir tablo hediye etmiş. Bu camide de
ay-yıldız egemen olduğu halde, T.C.menşeli malzeme, yok denilecek kadar az! Bir
tüccarın getirip hediye ettiği bir avizeyi gösterdiler. Ben de bir Ezan-Kur’an
kaseti armağan ederken Zuhra Kadına şunları söyledim:
“Bu kasetin başında ezan okunmaktadır. Sonra Kuran’ı Kerim’den çeşitli ayetleri,
Türkiye’nin seçkin hafızları okuyorlar. Ezan da Kuran da böyle okunmalıdır;
lütfen eşine de bunları anlat.”
Gerek Kruşiniani, gerekse Bohoniki camilerine bu tür kasetleri götürmemin sebebi
şudur: Çin Halk Cumhuriyeti seyahatimde bazı camileri ziyaret ederken, okunan
ezanları anlayamadığım gibi, makamlarında okunmadığını da müşahede
etmiştim.Polonya’da da böyle bir durumla karşılaşacağımı düşünerek, Diyanet
Vakfı satış mağazasından kasetler almıştım.
Bohoniki Camii, 18.yüzyılda inşa edilmiş. Son restorasyon işi de dört yıl
sürmüş. Zira bunun için gerekli paranın temininde güçlük çekilmiş. Caminin
bakıcısı Zuhra’nın kızkardeşi Eugenia (Zeynep) Radecka da köyün muhtarlığını
yapıyor. Muhtar Hanım bir toplantı için şehre gittiği için kendisiyle
görüşemedik, ama kocası Yakub ile uzun bir sohbette bulunduk. Yakub, eşiyle
birlikte Ülkemizi ziyaret etmişler ve İstanbul’u çok beğenmişler. Ailenin durumu
oldukça iyi. Bir hayli toprak satın almışlar ve bu toprakları ekip biçiyorlar.
Ayrıca küçük ve büyük baş hayvanları da var. Keza evi de dayalı döşeli.
Yakub’un evinin duvarını süsleyen bir harita dikkatimi çekip sordum. Yakub, önce
biraz sustu, sonra derin bir iç geçirdikten sonra, parmağını harita üzerinde
dolaştırarak;
“buralar II.Dünya Savaşından önceki Tatar köyleridir. Şu köy, en büyük Müslüman
köyüdür ve bu köy şimdi Beyaz Rusya topraklarının içindedir; benim anam da
oralıdır.” Sonra dolabı açıp, anasının fotoğrafını getirip gösterdi.
Anılan iki köye yaptığım ilk seyahat, Polonya’nın komünist sistemle ve Sovyet
güdümünde yönetildiği yıllardaydı. Oraya benden önce gazeteci Artun Ünsal gitmiş
ve 27 Aralık 1984 Tarihli Hürriyet Gazetesi’nde gezi izlenimlerini yayımlamıştı.
Sohbet esnasında Yakub bu yazının yer aldığı gazeteyi getirip gösterirken;
Türkiye’de yayımlanan bir gazetede kendisinden ve eşinden söz edilmiş olmasından
duyduğu gurur ve onur gözlerinden okunuyordu. Konuyu pekiştirmek bakımından
A.Ünsal’ın yazısını da buraya almakta yarar görüyorum:
İşte Polonyalı Türkler
Polonya’nın başkenti Varşova’ya 300 kilometre uzaklıkta, Sovyet sınırına çok
yakın tipik bir Polonya köyü, Bohoniki. Ancak, bizlerden birileri yaşıyor
burada. Köyün muhtarı Zeynep Radecka, Hürriyet muhabirine Lehçe “hoş geldiniz”
derken, Türk olduğumuzu duyunca yüzünü daha da tatlılaştırarak hemen
“Selamünaleyküm” diye ekliyor. Bu sırada kocası Yakup da sırtımızdaki gocuğu
alıp, bize yer göstermeye çalışıyor.
Zeynep, Yakup ve 17 yaşlarındaki çekik gözlü kızları Meryem, Polonya’da yaşayan
ve sayıları 4000 civarında olan Türk asıllı Tatarlardan yalnız birkaçı. II.
Dünya Savaşı öncesinde Polonya’da bulunan toplam 19 Tatar köyünün şimdilerde
sadece ikisi bu ülkenin sınırları içinde kalmış: Bohoniki ve yaklaşık 30
kilometre uzağındaki Kruşiniani. Ötekiler ise, Sovyetler Birliği’nde Lituanya ve
Beyaz Rusya’da bulunuyor, az ötedeki sınırın gerisinde…
Evet, bir zamanlar dünyayı titreten Hazar devleti’nin, Altınordu’nun ve Kırım
Hanlığı’nın savaşçılarının torunları bu kişiler. Varşova Üniversitesi Türkoloji
Profesörü Tadeusz Majda, Türk asıllı Tatarların 1410 yıllarından itibaren
Lituanya ve Doğu Polonya’ya geldiklerini anlatıyor.
Polonya Türkleri’nin hemen hepsi Sünni. 16.yüzyıldan sonra anadillerini
kaybetmişler. Lehçe’yi Arap harfleri ile yazmaya çalışan bu halk, sonunda
yüzyılların etkisi karşısında kendi alfabesini de unutmuş. Şimdilerde sadece
camilerde, evlerde ve “Mizaru” dedikleri mezarlıklarda Arap harfli levhalar
görülüyor.
Varşova’dan karayolu ile Bialystok’a, oradan da kasaba ve köy yollarını aşarak
vardığımız Bohoniki, herhangi bir Polonya köyünden farksız. Zaten köyde
Polonyalılar da oturuyor. Ne var ki, kısa bir yürüyüşten sonra karşımıza halen
tamiratta olan köyün ahşap camii çıkıyor. Tatarlar ise buraya “Mascidi”
diyorlar. Minaresi içinden olan bu mescidin önünde Ali Bogdanovicz ile
karşılaşıyoruz. O da “Selamünaleyküm” diyor. Ama ağzından Lehçe’den başka bir
söz çıkmıyor. Soyadı da zaten Polonya’lılaştırılmış. Muhtar Zeynep’in evini bize
o gösteriyor.
Zeynep, Yakup ve Meryem bizi zorla yemeğe buyur ediyorlar. Konuştuğumuz dil aynı
değil, ama anlaşıyoruz. Varşova Üniversitesi Türkoloji Bölümü öğrencisi Eva
Lothammer mükemmel Türkçe’siyle bize tercümanlık ediyor. Binlerce kilometre
öteden gelen Türk gazetecinin çevresinde toplanan ev halkı kendileri için
hazırladıkları koyun kızartmasına konukları olan bizleri de buyur ediyorlar.
Muhtar Zeynep ve eşi Yakup 1981’de İstanbul’a turist olarak gittiklerini
söylüyorlar. “Orası harika bir şehir…Her yeri cami” diyorlar. Yakup sonra beni
içerideki odaya götürüyor. Duvarda İstanbul’dan aldığı bakırdan bir Sultanahmet
Camii tablosu asılı…Hürriyet muhabirini sanki Türkiye’den gelen akrabaları gibi
candan karşılayan ev halkı ile sohbet ediyoruz, tercümanımız Eva’nın
aracılığıyla. Sonra bahçeye çıkılıyor. 17 yaşındaki Meryem, göçebe Türk
aşiretlerindeki kızların binlerce yıllık çevikliği ile bahçedeki atın üstüne
biniyor, semerini koşmadan…
Daha sonra birlikte Bohoniki’nin mezarlığına gidiyoruz. Ay_Yıldızlı mezar
taşları üzerinde Arapça dualar ve isimler. Fatma Jasinska, İmam Bogalut, Muchla
Najmie, Muhammed Aleksandroviç, Aisza (Ayşe) Milkamanoviç. Bir başka mezar
Chalima (Halime) Jasinska, Muhtar Zeynep’in anneannesi. Ellerindeki Türk
bayrağının Ay-Yıldızı, mezar taşlarının Ay-Yıldızına karışıyor.
Sıra vedalaşmada. Yakup “Resimlerden isterim ha” diye şakalaşıyor. Saatler ne
kadar çabuk geçmiş. Ama önümüzdeki başka bir Türk köyü daha var. Kruşiniani…
Polonya’nın uçsuz bucaksız ovalarından, ormanlarından yeniden geçiyoruz. Mevsim
nedeniyle, havanın erken karardığı saatlerde, Kruşiniani’deyiz. Sovyet sınırı
10-15 kilometre ötede…
Köyün ortasında ahşap bir cami. Geleneksel yerel mimariye göre yapıldığı için,
minaresi içinden çıkıyor. Camiin yanındaki evden oldukça yaşlı ve ayağı
topallayan bir kişi çıkıyor. Adı Aleksandr Poplovski. Savaşta Almanlara karşı
dövüşmüş. Ceketinin yakasındaki haçlı madalya, Poplovski’nin kahramanlıklarının
bir kanıtı…Poplovski, “Ben türküm” deyince, birden değişiyor, o da bize hemen
“Selamünaleyküm” diyor ve asıl adının Ali olduğunu söylüyor.
Ali bizi daha sonra evine buyur ediyor. Karısı Havva tavuklarına yem veriyor.
İçeriye giriyoruz. Duvarda dua levhaları, hatta Türkçe “Allah’ın Dediği Olur”
levhası bile var.
Hava iyice karardı. Çaylarımızı bitirdikten sonra yeniden Varşova’ya dönmek için
onlara veda ediyoruz.
Kendi mülkleri topraklar üzerinde çiftçilik yaptıkları için gelirleri yerinde
olan öteki Polonyalı köylülerden hiçbir farkı bulunmayan, ama Allah’ına yakaran,
Kur’an’ını öpen, Ay-Yıldızlı Türk Bayrağını görünce gurur duyan, Polonya’ya
candan bağlı ama öz benliklerini de hiç unutmayan, domuza el sürmeyen ama,
Vistula votkasını su gibi deviren Türk soydaşlarımızdan ayrılıyoruz. Herhangi
bir Anadolu kasabasından ayrılır gibi…
Bunlar, bizim ve Artun Ünsal’ın, yıllar önceki gözlemlerimiz …Yaklaşık yirmi yıl
aradan sonra yeniden gittiğimiz Bohoniki’deki durum da Kruşiniani’dekinden
farksız!... Bir tatar köyü olarak bilinen Bohoniki’de sadece 4 tatar aile
kalmış. Vaktiyle bir renkli TV karşılığında toprağını satan Tatar köylüsü,
Bialystok veya başka kentlere göç etmiş. Şimdi dönmek isteyenler varmış ama,
sattığı toprağı alabilecek parası olmadığından dönemiyorlarmış. Kruşiniani’deki
gibi, burada da dinlenme evleri yapılıyor ve yeni zengin Polonyalı’lar gelip
buraya yerleşiyorlarmış. Nitekim köyde otel, lokanta vb.gibi yeni yapılar
gözlenmektedir.
Köyden gelip geçenlere gezdirilen camiye bakan Zuhra Hanım yaşlanınca, yerini
kardeşi Eugeniya Radkiyeviç almış. Artık, caminin gezdirilmesi de bir gelir
kaynağı haline getirilmiş. Bunu doğal karşılamak mümkün ama; doğal olmayan şey,
bakıcı kadının, kendi kendine uydurduğu bir dini kisveye bürünüp, doğru dürüst
bilmediği, İslamiyet hakkında, ziyaretçilere bilgi vermeye kalkışmasıdır.
Ayrıca, caminin içindeki tüm resim ve fotoğrafların, Suudi Arabistan
manzaralarından oluşması; Türkiye’yi ve dünyanın en güzel Müslüman kenti olan
İstanbul ve camileri ile ilgili bir tek fotoğrafın dahi bulunmaması, bizim
açımızdan düşündürücü olmalıdır.