Sekizinci Bölüm
KARŞILIKLI BIRAKILAN EMANETLER
Polonezköy: ortak kültür mirasıdır
Türk Hizmetindeki Polonyalılar
İstanbul'da vefat eden Polonya Milli Şairi Adam Mickiewicz
Galiçya
Türkiye ile Polonya’yı, güçlü dostluk bağlarıyla birbirine bağlayan önemli
hususlardan birisi de, karşılıklı bırakılan emanetlerdir. Türk Tarihinde önemli
bir yeri olan Galiçya Savaşında şehit olan 1000’den fazla askerlerimizin
Polonya’daki ebedi istirahatgahları, tarafımızdan Polonya’ya bırakılan
emanetlerdir. Bunun gibi, çeşitli bunalım dönemlerinde Türkiye’ye sığınmış olan
Polonyalıların bugün hayatta olan torunları da Polonezköy’de, bize emanet edilen
insanlardır.
Galiçya, Polonya ve Ukrayna sınırları arasındaki bir toprak parçasıdır.
1914-1918 yılları arasında cereyan eden I.Dünya Savaşında, müttefiki Almanya ve
Avusturya-Macaristan ile birlikte Rusya’ya karşı savaş Osmanlı İmparatorluğu,
çok sayıda Türk evladının, Galiçya’nın karlı dağlarında şehit olmasına neden
oldu. Kafkas Dağlarında, binlerce askerimizin donarak şehit olmalarına neden
olan Enver Paşa, bir nice yiğidimizin de Galiçya’da şehadet şerbeti içmelerine
neden olmuştu!...
Buraya, “Dünkü ve Bugünkü Polonya-Gezi Notları” adlı kitabımızın “Galiçya
Şehitleri” başlıklı bölümünün, bazı paragraflarını almak istiyoruz:
Yediden yetmişe tüm Polonyalıların bildiği ve yürekten inandığı bir söz vardır:
“Türk süvarilerinin atları Vistül’den su içmedikçe Polonya istiklaline
kavuşmaz!”
Tüm Polonyalılar yürekten inanmışlardır, bu söze.
Tarihi boyunca denemiştir Polonyalı bu sözün doğruluğunu. Gerçekten öyle
olmuştur; ne zaman Türk süvarileri atlarını Vistül’de sulamışlardır; Polonya
istiklaline kavuşmuştur.
Türk’ün Polonya’daki izi, yürekleri kaplayan ve dillerden düşmeyen bu inanç dolu
sözler değildir,sadece. Türk, bugün Polonya adıyla anılan ülkenin topraklarını
kanıyla sulamış ve orada nice canları şehit bırakmıştır. Polonyalının dilindeki
ve gönlündeki bu söz kadar o topraklardaki Türk kanı ve Türk şehitlerinin
mübarek kemikleri de Polonya’daki bıraktığımız en büyük izler olmuştur.
…Bu savaş sırasında Türk süvarileri atlarını bir kez daha Vistül Nehrinden
sulamışlardı. Türk atları Vistül’ün suyundan kana kana içmişlerdi. Sonunda
Avusturya-Macaristan İmparatorluğu bu savaştan yenik çıkarak parçalanmış,
Çekoslovakya ile birlikte Polonya da istiklaline kavuşmuştu. Türk atlarının
Vistül’den içtikleri su bir kez daha Polonya’nın kurtulmasına vesile olmuştu.
…Polonya sınırları içinde kalan topraklarda nice şehidimizin mübarek kabirleri
vardı…Polonya sınırları içindeki mevcut şehitlikler şunlardır:
1. Stry (513 şehit)
2. Drohobycz (106 şehit)
3. Pokof (160 şehit)
4. Podolokya (81 şehit)
5. Lipiçnadolna (26 şehit)
6. Lipiçnagorna (38 şehit)
7. Ohatin (54 şehit)
8. Godorot (7 şehit)
9. Lemberg (10 şehit)
10. Berezemisil (7 şehit)
11. Sonbor (1 şehit)
12. Korzati (25 şehit)
13. Krakovi (18 şehit)
Öte yandan Galiçya’daki kanlı savaşlar sırasında kumandan Cevat Paşa’nın
muharebeyi idare ettiği tepeye “Cevat Tepe” adı verilmiş ve buraya bir de anıt
dikilmişti. Bu anıtın gerisinde, mezar sayısı kesinlikle bilinemeyen büyük bir
şehitlik yapılmıştı. Ayrıca 20.Tümenin savaş bölgesi içinde kalan Hohskodur köyü
ile 61.Tümen bölgesi içindeki sahada bir diğer Türk şehitliği daha yapılmışsa
da, maalesef bugün bunlardan bir eser kalmamıştır.
Krakov Türk Şehitliği
Polonya’nın ikinci büyük kenti olan Krakov’da, 1997 yılının Nisan ayında,
Rakowicki Mezarlığının içinde, Türk şehitlerine layık bir şehitlik
düzenlenmiştir: Krakov Türk Şehitliği…
Rakowicki Mezarlığı, uluslar arası sivil ve askeri mezarlık olarak iki bölümden
oluşmaktadır. Uluslar arası mezarlık içerisinde çeşitli uluslara ait küçük
askeri mezarlıklar ve anıtlar bulunmaktadır. Türk ve Müslüman askerler de bu
mezarlıkta kendilerine ayrılan yerde defnedilmişlerdir. Mezarlık planına göre
Türk ve Müslüman askerler için, 23 ve 24 numaralı paftalar ayrılmasına rağmen
günümüzde bu paftalar içerisinde İslami esaslara göre hiçbir mezar bulunmadığı
gibi, 24 numaralı paftada tamamen Hıristiyanlar yatmaktadır. 23 numaralı pafta
ise genelde boş olup içerisinde Polonyalı 10 asker ile yine Polonya’ya ait büyük
bir anıt ve Türk şehitliği bulunmaktadır.
Türk’ün, Polonya’lıların gönlündeki yeri bambaşka bir önem ve değer taşır.
Polonyalı tanınmış tarih profesörü Michael Sokonicky’nin şu sözleri bu görüşü
doğrulamaktadır:
“…Polonya’nın tarihinde işlediği iki büyük hata vardır. Biri Türk’lere karşı
yaptığı Varna Savaşıdır ki, Lehistan bu savaşta ağır bir yenilgiye uğramıştı;
diğeri Viyana’nın muhasarasında Türk’lerin aleyhine olarak müdahalede
bulunmasıdır.”
…Yeri gelmişken, bir kez daha vurgulamak isterim ki, III.Jan Sobieski, Viyana’da
Osmanlı ordusuna karşı saldırmakla, gerçekten büyük hata yapmıştır. Çünkü O’nun
arka çıktığı Avusturya, daha sonra Polonya’yı istila ederek paylaşan üç
devletten biri olmuştur. Oysa, Sobieski’nin desteği olmasaydı, belki de Osmanlı
Ordusu Viyana’yı alacak, muhtemelen tarihin akışını da değiştirecek ve Polonya
işgale maruz kalmayacaktı?...
Olan olmuş ve bugünlere gelinmiştir. Yüz yıla yakın bir zaman önce Galiçya’da
bırakılan Türk şehitleri, artık, Polonyalı dostlarına emanet edilmiştir. Bize
düşen ise, onlara dualarımızı yollamaktır…
Polonya’da Türk İzleri
1986 yılında, Tercüman Gazetesi tarafından, değerli araştırmacı Altan Araslı
“Avrupa’da Türk İzleri” adlı eserinde, “Polonya’daki Türk Kültür İzleri” nden de
söz etmişti. Araslı’nın özgün bilgiler veren yazısını buraya almak isteriz:
“Geçen yıllar zarfında biriken dokümanlarımıza bir baktık ki, bu denli
yakınlığın, bu denli çıkarsız dostluğun hiçbir millet arasında kurulamadığını
delilleriyle gördük. Buna kesinlikle inanın, zira elimin altındaki Rusların
meşhur Dünya Diplomasi Tarihi adlı altı ciltlik kitabını okuduktan sonra bu
kanıya rahatlıkla vardım.
Bu Polonyalılar kim?
Bugünkü Polonya’nın ünlü kültür merkezi Krakov, dünün Lehistan’ının başkenti
idi. Polonya’nın Türkçe’de eski adı Lehistan’dı.
Çek bilgilerine göre, Leh sözcüğü, soylu, varlıklı anlamını taşımakta. Lah Ulah
adlı bir oymak beyi de Polonya’nın kurucusu. Milli destanlarına göre, bu beyin
aşireti Hun istilası sırasında Orta Asya’dan göç etmiş. DİKKAT: Lah, Ukraynaca
“Polan”ın karşılığı.
Profesör Dyaduleviç, 700 soylu Leh ailesinin 300 kadarının Türk-Tatar kökenli
olduğunu vurgulamaktadır.
Polonya Tarihinin, bilhassa talihsiz II.Viyana bozgunumuzdan sonrası, olağanüstü
bağımsızlık mücadeleleri ile geçmiştir. Türklerin ilerleyişinin durdurulup,
geriye itilmesi, Avusturyalıları rahatlatmış, komşu devletleri, özellikle
Macaristan ve Polonya’yı çok bunaltmıştı.
İşte, 1794’de de Polonya üçüncü kez taksim edilmiş, bağımsızlığını
kaybetmişti.Türkler bu bölünmeyi kabullenmedi. Osmanlı Sultanı yabancı
diplomatları kabul ettiği odada bir yeri daima boş bıraktırıyordu. Bu durum
birkaç kez tekrarlanmıştı. Merak edenlere de şöyle denmesini tembihlemişti:
Polonya elçisi yoldadır. Kötü hava şartları nedeniyle gelişinde gecikme
olmuştur.
Bu diplomatik jest hala söylenmekte.Bu başka türlü de hikaye edilmekte:
Büyükelçilerin kabul töreninden önce yoklama yapılırken, Polonya’ya sıra
geldiğinde bir görevli, “içimizde” diye bağırırmış.
Polonya kaynaklarına dayanarak yer verdiğimiz bu anekdottan sonra bu sevginin
tarihi gelişimini araştırma zorunluluğunu içimizde duyduk.
Belki bugün Polonya’da, Türk kültür izlerini taşıyan eserlere pek rastlanmaz.
Ancak bu varlığı kanıtlayan fotoğraflar, planlar kütüphanelerde mevcut.Bu
konunun uzmanları Prof.Jan Reychman ile Dr.Abrahamowicz’in eserleri de. Ayrıca
bilahare kendilerinden söz edeceğimiz ressam Chlebowski ile Matejko’nun
müzelerdeki nefis tabloları da.
Bu kültür akımının yayılmasında baş etken özellikle, elçilerimizin göz
kamaştıran alayları, renkli, kendine has giyimleri, kuşamları ile hediyeleri
olmuştu. Bunu Jan Potocki’nin “Türkiye Seyahati”, Jozef Mikosza’nın “İşte
Türkiye” gibi seyahat notları da bir nevi desteklemişti.
XVIII. yüzyıla girildiğinde “turquerie” Paris’tan Lehistan’a sıçramaya
başlamıştı bile.
O zamana kadar soylular, Türk silah ve koşum takımlarını toplamakla
yetiniyorlardı. Onların yerini yavaş yavaş Türk paraları, Türk minyatürleri,
muskaları, mezar taşları, el yazmaları almaya başladı. Yapılan koleksiyonlar
arasında yarışma hızlandı.
Hemen belirteyim, Varşova’da görevli bulunan hariciyeci arkadaşlar, mutat
haftalık eski eşya pazarlarında, bu koleksiyonların dağılmasıyla piyasaya düşen
antik eşyalara sık sık rastlanıldığını söylemekteler.
Koleksiyoncular arasında en çok söz edileni, prens Casimir Czartoryski’ye ait
olanıydı. Ayrıca Wilanow’da kont Jan Potocki’nin, Varşova’da Stanislas
Zamoyski’nin koleksiyonları da meşhurdu.
Öte yandan şart ziyaret şölenleri düzenleniyor, verilen maskeli balolarda Türk
kıyafetleri giyiliyor, İstanbul eğlencelerinin aynısı, Lehistan’a taşınıyordu.
Bu konuları, J.Guiffrey, “La mascarade du Sultan ala mecque” adlı H.G. Farmer,
“Oriental influenceson occidental military music” adlı eserlerinde işlemekteler.
Farmer’in eserinde ayrıntılarıyla, Türk üniformaları giymiş yeniçeri
bölüklerinin oluşturulduğunu, bir mehter takımının kurulduğunu, Osmanlı
sipahilerini örnek alan alayların orduya katıldıklarını öğreniyoruz.
Konaklarda, uşaklara, özellikle kahve, çubuk nargile getirenlere ve seyislere
Türk kıyafetleri giydiriliyordu. Bu akımda Saksonya’da yapılmaya başlanan
porselenlere çizilen Türk desenleri de yerini aldı.
1777 yılında Lehistan Kralının I.Abdülhamid’e gönderdiği “Belvedere Takımı”
adıyla bilineni en tanınmışıdır.
Wilanow parkında, Çin mimari tarzında yapılmış bir köşkün tepesinde bir Türk
hilali mevcuttu.
III.Ahmet çeşmesinin bir örneği II.Frederick’in Postdam yakınındaki Sans-Souci
sarayındaki Çay Köşkü’dür.
Silezya’da Olesno şehri yakınlarında, 1763 yılında yapılmış bir türbe, aynı yıl
içinde Prusya’ya gönderilen Osmanlı heyetinden, ölen bir Türk’ün türbesidir.
Son Lehistan Kralı Stanislas Auguste’nun kardeşi prens Casimir Poniatowski,
Varşova yakınlarında bulunan Soletz’deki malikanesinde Türk Köşkü
yaptırtmıştı.1777’de prensin mimarı Bogumilzug, bu köşke ek, içinde merdiveni
bulunan çok yüksek bir minare inşa etti. Bu minarede ibadete çağıran, çanlar da
bulunuyordu. Minarenin yanı başında Türk tipi bir de medrese odası vardı. Bu
minare 1939 Alman bombardımanında yıkılmış, elimizde yalnız fotoğrafı kalmıştır.
Kral Stanislas Auguste de, Varşova’da Lazienci sarayının bahçesinde Türk köykü
yaptırmıştı. Mimarı Jean Baptiste Kamsetzer’i incelemeler yapmak üzere
İstanbul’a göndermiş. Kamsetzer, Ayasofya Camii’nin, hamamların, birkaç İstanbul
evinin plan ve krokilerini çizdi. Yukarıda sözünü ettiğimiz Türk Evi adıyla ünlü
köşkü yaptı. Bu köşk, XIX. Yüzyılın ortalarında yıktırılmış. Planlarından
anlaşıldığına göre, yapı kubbeliymiş. Duvarların üst kısımları Türk süsleme
desenleriyle bezeli, kapının üstünde de bir hilal bulunuyormuş.
Lehistan’da çalışmış olan Dominico Merlini adlı bir İtalyan mimar da Türk sanat
ve mimarisinin etkisi altında kalmış. Osmanlı elçisi Numan Bey’in 1777-1778
yılları arasında oturduğu Varşova’daki Al Saray’da değişiklikler yaparak, binaya
bir şark havası kazandırmış. Sarayın arkasında yer alan minarede XIX. Yüzyıl
ortalarından kalmış gravürler de görülmektedir. Bu sarayın bir bölümü daha sonra
yıktırılmış. Yerine Kredi-Fonsye bankasının bulunduğu bina yapılmış. O da 1939
Hitler Almanyası’nın bombardımanlarından nasibini alarak yerle bir olmuş.
Varşova dışında da Türk mimarisiyle yapılmış binalar mevcuttu. Mesela Kolo’ nun
yakınlarında Koscidec’de saray bahçesinde küçük bir cami görülmektedir; bu
minareli, kubbeli bir köşktür.
Kielce bölgesinde, Chmielnik yöresindeki Grabkiduze sarayının sahibi Harem adlı
bir köşk yaptırmış.
Kral Stanislas Leczinski, Türkiye’ye sığınmış; uzun sığınma yıllarından sonra
Fransa’ya geçmiş; yerleştiği Luneville’de bir Türk Köşkü inşa ettirmiş. Bununla
da yetinmeyerek, 1740’da kentin parkında, bir kanalın başında “Yonca” adı
verilen ikinci bir köşk daha yaptırmış.
Mimarisinin yanı sıra Türk hamamları da Lehistan’a girdi. Kral Stanislas
Auguste, Varşova’da büyük bir alaturka hamam görmeyi arzu etmekteydi.Bu amaçla
mimarı
Kamsetzer’i İstanbul’a gönderdi. İstanbul’dan hamamı yönetecek bir de kadın
getirtti. Ancak Sophie Clavone Glavani adındaki bu hanım, hamamla ilgileneceği
yerde gönlünün derdine düştü. Önce Kameniça Kalesi komutanı general Witte ile,
arkasından da kont Feliks Potocki ile evlendi. Polonya’da Güzel Fenerli diye nam
saldı. Krala değil, Tulczyn’daki malikanesinde kendine hamam yaptırdı. Kocası
kont Feliks de Ukrayna’da bulunan Horozsa adlı malikanesinde beyaz mermerden bir
hamam daha yaptırdı.
Türk motifleri, sarayların, konakların iç süslemesine girdi. İngiliz gezgin
Coxe’ nin yazdıklarına göre, Lehistan baş kardinali Mişel Poniatowski’nin
Jablonna’daki sarayında Türk Salonu denilen bir oda varmış. Ortasında çiçekler
arasında bir çeşme bulunan salon, yer minderleriyle çevrelenmiş. Bu saray da
1944’de almanlar tarafından yıkılmış.
Bir başka asilzade kont Poninski’nin Varşova’da bulunan Fawory Lancut sarayında,
çadır şeklinde bir Türk salonu varmış.
Türk hayranlığına bir de Türk tabloları eklenmişti. Bunlar Türk kıyafeti giymiş,
başlarına türban bağlamış kadın portreleridir. En ilginçleri de Prot Potocki’nin
karısı kontes Potocka ile kontes Sophie Zamoyska’ya ait olanlarıdır.İkincisinin
portresi, bugün Lancut sarayında eski Türk salonunda bulunmaktadır.
Polonya’lıların kültürümüze duyduğu ilgiden Türkçe de nasibini aldı. O devrim
kültürlü asilzadelerinden prens Czartoryski ile tanınmış bir Macar şarkiyatçısı
ve diplomatı kont Şarl Reviczky’nin Türkçe yazışmaları dilimiz açısından gurur
duyulacak bir davranıştı. A.Arberry’nin “Oriental Pearls at Ramdom Strung” adlı
yazısında, Czartoryski’nin Türkçe yazmaya yeni başlaması sebebiyle kelimeleri
yanlış kullandığını, Revicsky’nin bunları nazikçe düzelttiğini, zamanla
aralarında Türkçe deyimlere de yer verilmesiyle edebi Türkçe’nin
geliştirildiğini okuyoruz…”
Çamlıhemşin’li Polonya’lılar
1930’lu yıllarında başında Rize ilimizin Çamlıhemşin ilçesinden bir grup
Türk, Karadeniz’in hemen karşısındaki Kırım’a geçip; oradan da Polonya’ya
geldiler. Babası İshak ile birlikte gelen Fazlıoğlu Mehmet Nuri Erol, Krakov’da
bir pastane açtı. Yakın dostları Körhasanoğlu ailesi, fazla kalmayıp, Arjantin’e
göç ettiler. Baba İshak Fazlıoğlu da bir süre sonra Lodz kentinde vefat etti.
Mehmet Nuri, 1937 yılında şimdi Beyaz Rusya sınırı içinde kalan Wlodawa
Kasabasında Cecylia adlı bir bayanla evlendi ve bu evlilikten Feridun (1938),
Yakup (1941) ve Enver (1943) dünyaya geldiler.
II.Dünya Savaşı’nın başlaması üzerine 1939’da yalnız olarak Türkiye’ye gitti,
amacı anayurdunda bir iş düzeni kurmak ve yerleşmekti. Ailesini almak üzere
Polonya’ya gitti; ama savaştan dolayı sınırlar kapandığı gibi; eşi de, savaşın
sonunu beklemenin uygun olacağını söylemişti.
O arada Almanlar Polonya’yı işgal edince, Mehmet Nuri’yi de tutukladılar ama
T.Ç.Varşova Büyükelçiliği’nin girişimleriyle serbest bırakıldı. Ancak, savaştan
sonra komünistlerin iktidara gelmeleriyle birlikte bir kez daha tutaklandı!...
Mehmet Nuri, daha sonra Zamosc kentinde bir fırın yaparak, Türk ekmeği üretmeye
başladı ve savaş yıllarını burada geçirdi. Sonra Lodz kentine yerleşip, burada
“Türk Pastanesi” açtı. Oğulları tahsillerini tamamlayıp, iş-güç sahibi olunca
emekliye ayrılıp köşesine çekildi. Ancak, yaşı ilerlemiş ve hasta düşmüştü!
Lodz’a gittiğimiz zaman, ilk işimiz oğlu Feridun’la birlikte, tedavi maksadıyla
yatmakta olduğu Kopernik Hastanesi’nde Mehmet Nuri Erol’u ziyaret etmek oldu.
Tek yataklı, özel bir odada yatıyordu. Masa üzerinde bir Türkiye haritası,
yanında “Fatih Sultan Mehmet ve İstanbul’un Fethi” kitabı; yatağın üzerinde de
okumakta olduğu “Köroğlu” kitabı vardı. Bedeni Polonya’daydı ama; gönlü de
yüreği de Türkiye’deydi. Bize Türkiye hakkında peşpeşe sorular sormuş;
özlemlerini dile getirmişti… Vedalaşıp ayrılırken, bize defalarca sarılmış;
adeta öpüp koklamıştı. Sanki üzerimizde, Türkiye topraklarının kokusu varmış
gibi!...
Hastaneden çıktıktan sonra Feridun Erol, “Bugün artık dünyalar onun oldu...”
demişti.
Feridun Erol, Lodz’da, Yüksek Film Okulu’nu bitirdi. Kısa metrajlı bazı filmler
yaptıktan sonra, Devlet Televizyonunda çalıştı. Televizyonda, kısa ve uzun
metrajlı filmler çektiği gibi; “yaz stüdyosu” adıyla, eğlence programları yaptı
ve yönetti. Canlı yapılan yayınlarla şöhrete ulaştı.Bir filmiyle Amsterdam’a
gittiğinde, Türk sinemacı Onat Kutlar’la tanıştı.Karşılıklı ziyaretlerde
bulundular.
Yukarıda adı geçen Körhasanoğulları hakkında bir senaryo kaleme aldı. Amacı bu
senaryoyu dizi film olarak çekmek.
İki kez evlenen Feridun’un, ilk evliliğinden, 39 yaşında bir oğlu var. İkinci
eşi Anna, Teknik Üniversite Mimarlık Fakültesi mezunu. Bu evlilikten de bir oğul
dünyaya geldi.
Feridun’un Varşova’da üç katlı bir villası var. Villanın üç yıl süren inşaatında
ve iç dekorasyonunda bizzat çalışmış; eşi de kendisine yardımcı olmuş.
1941 doğumlu Yakup Erol, 1968’de Varşova Güzel Sanatlar Akademisi’nden mezun
oldu. Ünlü sanatçı Henryk Tomaszewski’nin talebesidir. Başkent Varşova’da
oturuyor; serbest çalışıyor ve sipariş üzerine afişler çiziyor. Polonya çapında
ünlü bir grafik sanatçısı. Polonya’da grafik-poster sanatının çok başarılı
olduğu, dünya sanat çevrelerinin de bildiği gerçeklerdendir. Yakup, karikatür
sanatında da oldukça başarılı. Böylesine ilgi duyulan sanat dallarında, Türk
asıllı bir Polonyalı sanatçının da bulunmakta oluşu, bizim için kıvanç vesilesi
olmaktadır.
Yakup, gerek poster, gerekse karikatür sanatlarıyla ilgili yarışmalarda çok
sayıda ödüller kazandı. “Polonya’da Kim Kimdir?” adlı ansiklopedide ona da yer
verildi. Eserleri Polonya’da ve çeşitli ülkelerde ve bu arada Türkiye’de
sergilendi.
Yakup da, Feridun gibi iki kez evlenmiş. İlk eşinden olan 39 ve 34 yaşlarındaki
çocukları, anneleriyle birlikte Hollanda’da yaşıyorlarmış. İkinci eşi Wanda’nın
da, ilk kocasından Annemarie adlı bir kızı bulunuyor.
Enver Erol’a gelince, O Lodz kentinde oturuyor ve iç mimari üzerine çalışıyor.
Güzel Sanatlar Akademisi, Mimarlık Fakültesi mezunu. Babaları gibi, üç kardeş
te, Türkiye ve mensubu oldukları millete tutkun; üçü de Türk vatandaşlığı ve
T.C. pasaportları var. Enver Etimesgut’ta, Yakup Bornova’da kısa dönem askerlik
hizmetini de yapmışlar. Bu nedenle az da olsa Türkçe, konuşuyor ve anlıyorlar…
Yüze yakın serginin, birçok müzenin ve furlarda açılan standların dekorasyonunu
Enver Erol yapmış. Şimdilerde, büyük işyerlerinin ve holdinglerin işlerini
yapıyormuş.
Enver’in eşi Lucyna da Güzel Sanatlar Akademisi Moda Bölümünü bitirmiş. Modacı
olarak çalışıyor. Katarzyna Sezen (1974) ve Yakup Selim (1977) adlı iki
çocukları var ve görüleceği gibi, çocukların Leh isimlerinin yanında, Türk
isimleri de bulunuyor.
Biz, Feridun ve Yakup’un Varşova’daki evlerinde bulunduk. Bir akşam, Yakup’un
evindeki akşam yemeğine Feridun ve Anna da geldiler ve geç saatlere kadar sohbet
edildi. Ev sahipliği yapan Yakup, esprileriyle, herkesi kırıp
geçirdi!...Yakup’un adeta bir sanat müzesini andıran evinin duvarları muhteşem
eserlerle dolu; bir Atatürk portresi ve Türk Bayrağı, O’nun Türkiye’ye ne denli
gönülden bağlı olduğunun somut bir göstergesi…
Polonezköy:
ortak kültür mirasıdır
1772 yılında Avusturya, Rusya ve Prusya; aralarında Polonya’nın paylaşımını
öngören bir anlaşma imzaladılar. Osmanlı İmparatorluğu bu bölüşülmeyi hiçbir
zaman kabul etmedi. Bu dostane tavır ile Osmanlı toprakları, Polonyalı siyasi
göçmenlerin sığınağı haline geldi. Özellikle 1831, 1848 ve 1863 savaşlarından ve
ayaklanmalardan kaçan askerler, Türkiye’ye sığındılar.
O dönemde, ülkesini terk edip Fransa’ya yerleşmiş olan Polonyalı Prens Adam
Czartoryski, İstanbul’da kendi olanakları ile bir Polonya temsilciliği açtı. İlk
temsilci Michal Czajkowski (Çayka Paşa) idi. 1842’de Prens Czartoryski,
İstanbul’da bir Polonya kolonisinin kurulmasına ilişkin bir teklif mektubunu
Osmanlı Hükümetine sundu. Gerek istenilen arazinin sahibi olan Lazarist
rahipler, gerekse Hükümet teklifi kabul ettiler ve 1842 yılının başında
imzalanan anlaşmayla Prens, arazinin beş bin dönümünü, sonsuza kadar kiralamış
oldu. 19 Mart 1842 tarihinde yapılan bir dini törenle oluşturulan köye, önce
Adam Köy, sonra Adampol adı verildi.
Prens Adam Czartoryski, Polonya’da iken, Ruslara karşı mücadelenin öncüsü
olmuştu; Çarlık Rusyası’nın ezici baskısı altında acı çeken halkının kurtuluşu
için çalışmıştı. Ruslar’ın kanlı sindirme hareketi yüzünden başarıya ulaşamayan
1830 ayaklanmasından sonra ülkesini terk etmişti. Çabalarını yurt dışında
sürdürmüş, 1832-1838 yılları arasında Balkanlar’da Romen, Sırp, Çerkez ve Türk
birliği kurmaya çalışmıştı; amacı Balkanlar’ı Panslavizm etkisinden korumaktı.
Asıl amacı ise böyle bir örgütlenmenin başarısı ile, Polonya’nın özgürlüğünü
sağlayabilecek güçleri hazırlamaktı.
1770’de Polonya’da doğan Adam Czartoryski zengin bir kişiydi; Paris’teki Hotel
Lambert ile Polonya Kütüphanesi ve Adam Mickiewicz’in Müze binasının sahibi de
O’dur. Ayrıca Paris’in ünlü semti Sektör’de bir hayli gayrimenkulü vardı. Bu
yurt ve ulus sever insan, 15 Temmuz 1861 Tarihinde öldü.
Sonradan adı Polonezköy’e dönüşen köyde önceleri tarım ağırlıklı çalışmalar
yapıldı. Çalışkan Polonyalıların, kısa sürede köyü cennete çevirmeleri üzerine,
İstanbullular sık sık burayı ziyaret etmeye başladılar. 1936 yılında, Yüce Önder
Mustafa Kemal Atatürk de Polonezköy’ü ziyaret ederek, köylülerle sohbetlerde
bulundu. O ziyarette Atatürk, kendisine takdim edilen Polonya yemeklerini yedi;
ardından kendisine Polonya musikisinin icra edilmesini ve halk oyunlarının
sergilenmesini istedi. Bu ziyaret basında geniş yer aldığı için, daha sonra, çok
sayıda insanın burayı ziyaret etmesine yol açtı.
Son yıllarda köyde tarımın yerini, turizm sektörü aldı. İnşa edilen turistik
tesislerle, Polonezköy, yerli ve yabancı turist akınına uğradı. Giderek burası,
İstanbul İli’nin Tabiat Parkı ilan edildi. Polonya Cumhurbaşkanları Lech Walesa
21 Temmuz 1994’de; Aleksander Kwasniewski 13 Haziran 1996’da ilk, 2000 yılında
da ikinci kez Polonezköy’ü ziyaret ettiler. Ayrıca Polonya’dan ülkemize gelen
bakanlar, diplomatlar, bürokratlar, askerler de Türkiye’ye geldiklerinde,
Polonezköy’ü görmeyi ihmal etmediler.
Polonezköy’de yaşayan insanlar sadık birer Türk Vatandaşı olarak, dinlerini,
dillerini, gelenek ve göreneklerini rahatlıkla ve öteki Türk vatandaşlarının
elde ettikleri tüm hak ve özgürlükleri rahatlıkla kullanarak yaşamlarını
sürdürdüler.
Polonezköy Nostaljisi
Polonya’dan söz ederken, Türkiye’deki Polonya demek olan Polonezköy’den,
hemen de uzun uzadıya bahsetmemek olmaz. Kitabımızda yer vereceğimiz Polonezköy
ile ilgili çalışma yaparken, Polonya Cumhuriyeti Ankara Büyükelçiliği’nin
www.polonya.org.tr. İnternet sitesinde, imzası kaydedilmeyen güzel ve de
nostaljik bir yazı gördüm. “Polonezköy: Tarihten Gelen Dostluk. Polonya-Türkiye
Ortak Kültür Mirası” başlıklı yazının uzunca bir özetini buraya almak istiyoruz:
Polonezköy’ü, Türkiye’deki öteki köylerden farklı kılan en önemli öge,
tarihidir. Her şeyden önce, yalnızca bir Polonyalı veya en azından Katolik
mezhebinden bir Slav, köyün sakinleri arasına katılabilirdi. Bunlar arasında
ulusal ayaklanmalara katılmış birkaç emekli asker ve kırım savaşında Ruslara
karşı savaşmış olan Polonya Tümeninin askerlerinden oluşan kalabalık bir grup
bulunuyordu. Bu insanlar Özgür Polonya hayaliyle yaşamışlardı ve yurtseverlik
duygularını anılarında ve öykülerinde yaşatıyorlardı.
1856 yılından sonra Polonezköy’de tarıma dayalı bir çalışma ve dinlenme düzeni
yerleşmeye başladı. Öncelikle tahıl, patates ve mısır ekimi yapılıyordu. Ama
ağır bir çalışma temposuna rağmen, yalnız çiftçilik yapmak geçinmek için yeterli
değildi. Neyse ki çevredeki ormanlarda av hayvanları bol ve çeşitliydi. Avlanma
sayesinde taze et ve deri sıkıntısı çekilmedi. Av, ağır çiftçilik
çalışmalarından sonra bir çeşit rahatlama oluyordu.. Ayrıca kadınlar ormanda
mantar, böğürtlen, meşe palamudu, kestane toplarlar, bunlarla hayvanlarını da
beslerlerdi. Köyde inek, keçi, koyun ve kümes hayvanları yetiştiriliyordu.
Gerekli olan her şeyi Polonezköy’de üretmek mümkündü. İstanbul piyasasına
satılan yumurta, et, tereyağı gibi ürünlerden sağlanan gelirle giysi ve tarım
aletleri gibi gereksinim duyulan malzemeler satın alınıyordu. Orada kok kömürü
üreterek gelir sağlayanlar da vardı.
Köyün özgünlüğü, ziyaretçi sayısının sürekli artmasına neden oldu.Başlangıçta
yabancı turistler ziyaret ederlerken, sonraları İstanbullular da gelip gitmeye
başladılar. Özellikle geyik, tilki, çakal,yaban domuzu avına meraklı olan
avcılar, Polonezköy’ün müdavimi olmuşlardı. Keza yeşillikler arasında bir hafta
sonu tatili yapmak isteyenler için de oldukça çekici bir yerdi. Konuklar,
Türkiye’nin hiçbir yerinde karşılaşmadıkları bir mutfakla da karşılaşıyorlardı.
1904 yılında Polonezköyü ziyaret eden Çek yazar Karol Droz’a omlet, tütsülenmiş
et ve ev yemeği ikram edilmiş, yemekle birlikte iyi bir şarap ve lezzetli,
soğuk, cana can katan bir su ikram edilmişti. Köy sakinleri ise çoğu zaman
üzerine yağ sürülmüş patates, ekşi süt (bir çeşit kefir), etli, lahanalı
patates, jur (bir çeşit ekşi çorba), omlet, pierogi (içine peynir ya da patates
konan mantı), leniwe (kalın kalın doğranarak suda haşlanmış hamur) yerlerdi.
Pazar günleri ise yaban domuzu, yabani kuşlar gibi av hayvanları yenirdi.
Polonezköy’de gerçekten çok çalışmak gerekiyordu.Yaz döneminde gün doğduktan
hemen sonra tarlaya gidilir, gün batarken dönülürdü. Köyde haftanın beş günü bu
şekilde çalışılırdı. Cumartesi günleri tarlada daha az çalışılır; eve erken
dönülüp, evde ve çevresinde temizlik yapılır, her şey tertemiz olurdu.
Pazar günü Katolikler için dinlenme günüdür. O sabah, köyün kilisesinde ayin
için toplanılıp, ibadet edilirdi. Polonezköy sakinleri ibadetlerinde tam bir
rahatlığa sahiptiler ve dinsel hayat burada herhangi bir Katolik Polonya köyünde
olduğu gibi sürdürülürdü. Dini bayramların en önemlisi Hazreti İsa’nın doğum
günü olan Noel Bayramıydı. Bu bayram her zaman son derece gösterişli bir biçimde
kutlanırdı. Önemli bir sembol olan arife gecesi yemeği, bütün yıl boyunca
kutlanan bayramların en önemlisiydi. Bu şölende en az oniki çeşit yemek
bulunurdu. Özellikle bu bayram için hazırlanan yemek türleri vardı. Örneğin
balık, kırmızı pancar çorbası, nohutlu lahana, kutia (haşhaş, buğday, fındık,
bal ve üzüm ile yapılan bir tatlı) gibi. Bunun dışında sofraya her gün yenen
yemekler de koyulur, hatta dolma gibi kimi Türk yemekleri de yapılırdı.
Eski bir Polonya geleneğine göre, masaya bir kat saman serilir, tabakların
altına ise güzel bir ekmek konurdu. Bu özel ekmekleri ya rahip verir, ya da
Polonya’daki tanıdıklar gönderirdi. Yemeğe güneş battıktan sonra oturulurdu.
Başlamadan önce ekmekler bölünür, dilekler tutulurdu. Yemekten sonra
Polonezköy’lüler Noel ağacını süslerlerdi. Çam ağacı, Polonyalılar için Noel
bayramının simgesi olan şekerlemeler, çeşitli cam ve kağıtlarla süslenirdi. Gece
yarısında da ayin için topluca kiliseye gidilirdi.Bu ayin sırasında Noel
şarkıları söylenirdi. Çocuklar bayramının ikinci gününden itibaren birkaç
kişilik gruplar halinde Noel şarkıları eşliğinde evleri dolaşır, bayram
dileklerini iletir buna karşılık ev sahibinden hediyeler, özellikle de bayram
kekleri alırlardı. Köydeki gençler ve yaşlılar da Noel’den, Üç Müneccim
bayramına kadar, genellikle çalgıcılar eşliğinde şarkılar söyleyerek
dolaşırlardı. Üç Müneccim gününde kilisede tebeşir ve günlük kutsanır, evlerin
kapısına Hıristiyan inanışına göre, Hz .İsa’yı doğumundan kısa bir süre sonra
ziyaret eden Üç Müneccim’in adlarının baş harfleri olan KMB (Kasper, Melhiyor ve
Baltazar) yazılırdı.
Hıristiyanlar için önemli olan bir diğer bayram da , Hz.İsa’nın dirildiği gün
olan Paskalya’dır. Paskalya’dan bir önceki gün olan cumartesi günü, rahip
sırayla bütün evleri ziyaret eder ve bu mutlu bayramın simgesi olan yumurtaları
kutsardı.
Paskalya pazarı bu büyük bayramın ciddiyeti içerisinde sakin geçerdi. Köylüler
bu günü genellikle aile içerisinde kutlarlardı. Ancak gece, gelenek haline
gelen, oldukça ilginç şakalaşmalar yaparlardı. Çitlerin başka yerlere taşınması,
arabaların sökülmesi ve parçalarının çatıya atılması, her zamanki oyunlardı.
Öncelikle genç kızların oturduğu evlere şakalar yapmaya özen gösterilirdi.
Paskalya pazartesisi, Islak Pazartesi olarak adlandırılırdı. Bu günde suyla
yapılan şakalar da hoşgörüyle karşılanırdı. O günlerde teneke yağların kovadan
biraz ufak, genelde su kabı olarak kullanılan kutuları revaçtaydı. Tabii kızları
en uygun şekilde ıslatmak her bekar delikanlının onuruydu. Bu arada yetişkinler
de paylarını alırlardı. Ayinin en kutsal anında tüfekle yüzlerce defa ateş
etmek, Polonezköy geleneğiydi.
Öteki dinsel bayramlara gelince; Polonya köylülerinin inançları içinde en tipik
olanlarının yalnızca birkaçından söz edelim. 2 Şubat tarihinde kutlanan Meryem
Ana Mum Bayramı’nda, kilisede kutsanan büyük mumlar daha sonra, fırtınalı
günlerde tehlikeden korunmak ve ölmek üzere olan kişilere huzur sağlamak için
yakılırdı. Büyük bir dinsel bayram da “Tanrı Teni Bayramı”ydı. O gün büyrüm
alayı bütün köyü dolaşırdı. Köyün karşı köşelerinde bulunan dört evde birer
sunak kurulur, dini alay bu yerlerde bir süre duraklardı. Dini bayraklar ve
ermişlerin heykelleri taşınırdı. Beyaz giysili kızlar çiçek serperlerdi. Bu tip
alaylar, kuraklık olduğu zamanlarda, yağmur yağdırmak amacıyla da düzenlenirdi.
Dini bayramlar arasında önemli olan bir diğeri de 15 Ağustosta kutlanan “Meryem
Ana Tahıl Bayramı” idi. Bu günde, evlerin duvarlarına asılan tahıl çelenkleri
kutsanırdı. Dualardan sonra Polonezköy’lülerin çoğu evlerine dönerken meyhane
önünde toplanırlar; çocuklar meydanda oynar, büyükler birer kadeh votka içerken
sohbet eder; akşam programı için sözleşirlerdi. Ortak eğlenceler için her zaman
uzun zaman ayrılırdı. Hemen her Pazar akşamı bir evde danslı parti düzenlenirdi.
Hatta kimi zamanlarda da danslı eğlenceler yapılır ve bu eğlenceler günlerce
sürerdi.
Ziyafet ve eğlence için hiçbir fırsat kaçırılmazdı. Bunu anlatmaya, en
önemlisinden, düğünlerden başlamak gerek.
Polonezköy’lü çocuklar küçük yaşlardan itibaren kız-erkek birlikte oynarlar,
büyüyünce de birlikte çalışırlardı. Kızlar ve oğlanların birbirlerini iyice
tanımak ve beğenmek için çok fırsatları olurdu. Bir kıza aşık olan delikanlı, o
kızın ailesini diğer evlerden daha sık ziyaret ederdi. Genellikle de beraberinde
ufak bir şeyler getirirdi: Büyükler için nane likörü, kıza şekerleme…Tabii bu
henüz hiçbir taahhüt sayılmazdı. Evlilik konusunda son sözü, her şeyden önce
oğlanın ailesi, kızı kabullendiği zaman, kızın ailesine söz almak için giderdi.
Drahoma (Başlık) miktarının tespit edilmesinden sonra söz kesildiği resmen ilan
edilirdi. Bu vesileyle, çoğunlukla en yakın aile çevresi içinde yüzüklerin
takılması için küçük bir davet düzenlenirdi. Nişanlanan kıza, artık başka
delikanlılar talip olamazlardı. Çünkü kız, artık başkasının kısmeti demekti.
Düğün, kızı kendi evine aldığı için, genellikle erkeğin evinde olurdu. Damat bir
kısım davetliler ve çalgıcılarla birlikte gelinin evine gelirdi. Gelin, bu gün
için uzun beyaz bir elbise giyer, başına taç ve duvak takar, eline de bir buket
çiçek alırdı. Damat ise her zaman lacivert veya siyah takım elbise giyerdi.
Kızı, ailesinin evinden, ekmek ve tuz ile babası uğurlardı.
Nikahı, kilisede Katolik rahip kıyardı. Nikah töreninden sonra, bazen 200-300
merminin yakıldığı silah atışı yapılırdı. Daha sonra damadın evine gidilirdi.
Gelinle güveyi, damadın babası ekmek ve tuzla karşılar ve “Allah hayatınız
boyunca sizden ekmek ve tuzu esirgemesin” derdi. Sonra düğün başlardı. Düğünler
köy halkının bir araya gelmesi için de vesile olurdu. Herkes, daveti veren
aileye bir şekilde yardım etmek isterdi ve gücü neye yeterse onu getirirdi.
Tavuk, yumurta, av hayvanı, kek vs. Düğünler çok gösterişli olur ve genellikle
birkaç gün sürerdi. Davetliler yer, içer, dans eder ve şarkı söylerdi.
Şarkının köy yaşamında önemli bir yeri vardı. Yalnız düğünlerde değil, dinsel
törenlerde ve günlük yaşamda da şarkı söylenirdi. Bu, köy halkı arasında sıkı
bağlar oluştururdu. Güzel seslere değer verilir, yeni şarkılar öğrenilirdi.
Köyde, kimileri Polonya’da bile artık unutulan milli ve kahramanlık şarkıları
söylenirdi.
Pek çok kişinin katıldığı vaftiz törenlerinde de şarkı okunurdu. Katolik’lerde
ad konması, kilisede Rahip tarafından yapılan önemli bir görevdir. Çocuklar
Polonya köyüne yakışır şekilde, yalnız Polonez adları alırlardı. Oğlanlar en çok
Ludwik, Jozef, Mieczysla, Edward, Boleslaw, Franciszek adını alırlardı. Kızlar
arasında yaygın olar isimler Maria, Jadwiga, Elzbieta, Anna, Magdelana idi. Ad
koyma töreni de, içki ve müzik eşliğinde evde düzenlenirdi.
Matem zamanlarında da tüm köy halkı birlik olurdu. Cenaze töreninden sonra
komşular, müteveffanın anısına, onun evinde toplanır, fırsattan istifade birkaç
kadeh içilirdi. Bazen daha fazla içildiği de olurdu.
Birlikte olmak için aile törenleri tek fırsat değildi. Karnaval sırasında da tüm
köy neşe içinde eğlenirdi. Büyüklerinden izin aldıktan sonra gençler köy
evlerinden birinde öğleden önce toplanır, burada değişik kılıklara girerlerdi.
Oğlanlar en çok kız kılığına bürünür, kızlar ise prenses kılığına girerlerdi.
Kılık değiştirme işi öylesine başarıyla yapılırdı ki, bazen ailesi bile, o genci
tanıyamazdı. Bu şekilde şenliğe katılanlar bütün köyü dolaşarak, el kol
hareketleri yaparlar, ıslık çalar, maskaralık ederlerdi. Toplanan hediyeleri
alayın çıktığı yerde toplarlardı. Orada akşam eğlencesi düzenlenirdi. Gençler
eğlenmekten yorulmadılarsa, ertesi günü de devam ederlerdi.
Karnaval sonu da Polonezköy’de gösterişli bir şekilde ve iki gün (pazartesi,
salı) boyunca kutlanırdı. Bu amaçla geleneksel lokmalar ve bisküviler
hazırlanırdı. Teorik olarak salıyı çarşambaya bağlayan gecenin saat on ikisine
kadar eğlenilirdi ama, dans etmeye dalan gençler bu süreyi genellikle aşarlardı.
Bu durum rahiplerin pek hoşuna gitmezdi Karnaval sonu eğlencelerinin ertesi günü
başlayan orucu hatırlatmak için, ucuna boş yumurta kabukları ve balık şeklinde
yapılmış hava kesesi takılı çubuklarla köyde dolaşılırdı.
Şarkı ve eğlence çok şeye eşlik ederdi. Köylüler kendi yaptıkları yastık ve
yorganların içini kaz tüyüyle doldururlardı. Yastık yapmak için kazların
yolunması, Polonezköy’de uzun sonbahar akşamlarının önemli bir uğraşı idi. Bu
ayrıca, iyi zaman geçirmek ve sevgiliyle görüşebilme fırsatı demekti. Genellikle
10-15 kişi toplanırdı. İlginç öyküler anlatılarak, nükteler yapılarak hoşça
vakit geçirilirdi. Kaz yolma işi çoğu zaman gecenin on ikisine ve ev sahibinin
masaya davetine kadar sürerdi. Kimi zaman bu iş yemekle bitmezdi. Eğer
aralarında çalgıcı varsa dans edilirdi.
Sık yapılan danslı eğlenceler, Polonezköy’de, birkaç kişilik bir çalgı ekibinin
bulunması sayesinde mümkün olabiliyordu. Erkeklerin çoğu, en azından bir müzik
aletini çalmayı bilirdi. Polonezköy, Krakovlu, Oberek, Polka, Tango ve Vals
revaçta olan danslardı. Eğlencelerin hepsi de, Polonya Milli Marşının
söylenmesiyle sona ererdi.
1950’li yılların sonuna kadar Polonezköy’de bu şekilde yaşandı. Hayat ağırdı
ama, yaşamaya değerdi. Köyden ayrılmak, daha az çalışmak demekti ama, bu daha
monoton bir yaşama anlamına geliyordu. Çoğunluğun benimsediği bu yaşam tarzı,
topluluğu kaynaştıran bir unsur idi.
Polonezköy’de Yaşayanlar
Polonezköy’de soyadları çeşitli arşivlerde kayıtlı 250’den fazla göçmen yaşadı.
Köyde aşağı yukarı 100 kişinin doğmuş olduğu biliniyor.
Köyün ilk sakinlerinin özgeçmişlerini Prens Czartoryski için Czaykowski
yazmıştır. Özgeçmişler, Polonezköy’ü kurmanın ve ayrıca gelişmesi için düzenli
şekilde büyük miktarlarda para ayırmanın en önemli gerekçesiydi. Listedeki ilk
kişi Kazimierz Probola’dır… Probola, Zamosc kenti civarında, Katolik bir köylü
ailesinin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Kasım ayaklanmasında 4.Süvari Birliği
askeri olarak savaşır, çatışmalardan birinde Rus’lara esir düşer. Ruslar
genellikle Polonyalı askerleri, Rus Ordusuna alır ve Çerkez’lerle savaşmak üzere
Kafkasya’ya gönderirlerdi. Bu kez Çerkez’lere esir düşen Probola bir Kürt’e
satılır. Sahibiyle birlikte Anadolu’yu dolaşır. Osmanlı’ya isyan eden, Kavalalı
Mehmet Ali Paşa’ya karşı düzenlenen sefere katılır ve çatışma sırasında bir kez
daha esir düşer. Mısır Ordusu komutanlarından İbrahim Paşa, Probola’nın askeri
yeteneklerini görünce, onu süvari birliklerini eğitmekle görevlendirir. Ancak
orada fazla kalamayıp, kaçar ve İstanbul’a gelir. Önce ayakkabı tamirciliği
yapar. Sonra Polonezköy’de ev, tarla ve büyük baş hayvanlara sahip olur. Evlenir
ve 1847’de bir oğlu dünyaya gelir. Adam Michal adı verilen çocuğun vaftiz babası
Michal Czaykowski, anası ise Ludwika Sniadecka’dır. Ludwika hanım, 19.yüzyılda
yaşamış Polonyalı kadınların meşhurlarından biridir ve Boğaziçi’nde 20 yıldan
fazla yaşamıştır.
Önce Rus’lara, sonra da Çerkez’lere esir düşerek büyük acılar çeken; daha sonra
İstanbul’a gelip Polonezköy’e sığınan Wojciech Bielak ve Franciszek Serafimowicz
de, Polonezköy’de yaşamış olan Polonyalılardandır.
1850’den itibaren Polonezköy’de, mezarlar görülmeye başladı. İlk olarak o yılın
aralık ayında, Karol Zarzycki öldü.Onu 1851 şubatında Binbaşı Franciszek
Michalowski, temmuzda da Wladyslaw Jelenski izlediler. Bunlardan Wladyslaw
Jelenski, rehkli yaşamıyla Polonezköy’de öne çıkmış olan bir insandı. 1821’de
toprak sahibi, zengin bir ailenin çocuğu olarak Vilnius’ta dünyaya
gelmişti.Ruslar tarafından yakalanmak üzere iken, Fransa’ya kaçar. Sonraki
hayatı maceralarla dolu olarak geçer. Yaşamının sonuna doğru iki Fransız kızı
ile birlikte Polonezköy’e gelip yerleşir. 30 yaşında da ölür.
Polonezköy’de ev kuranlardan biri de Mateusz Biskup’tur. Polonya’da Gliwice
kentinde doğan Biskup, yaşamını terzilik yaparak temin etti. Öldüğü zaman 80
yaşındaydı.
General Zamoyski’nin tümeninin feshedilmesinden sonra Polonezköy’e kalabalık bir
göçmen kafilesi geldi. Bunlar arasında, en kalabalık üç aile olan Kepka, Dochodo
ve Wilkoszevski’lerin ataları da vardı. Bunların en ilginci ise Ignatcy Kepka
idi. Rus’lara karşı verilen mücadelelere katılarak ünlü olmuştu. Bu yüzden halk
kendisine saygı gösteriyordu. O’nun çakmaklı tüfeği sonraki yıllarda Polonya’nın
İstanbul Başkonsolosu’na hediye edilmiş; o da Varşova’daki Askeri Müzeye
yollamıştı.
Polonezköy’ün renkli simalarından biri de Jan Dochoda idi. Büyük olasılıkla
Polonya’da yaşayan Kazaklardandı. 90 yaşında bir ihtiyar iken, öleceğini
hissettiğinde oğlu Jakup’tan eve bir demet saman getirmesini istemiş; oğlu
samanı getirip döşemeye sermiş; o da “bu, askerin son istirahatıdır” diyerek,
samanın üzerine uzanmış ve bir daha uyanmamak üzere uyumuştu.
Bir başka büyük aile reisi olan Teodor Wilkoszewski, şimdi Ukrayna topraklarında
bulunan Lwow’da dünyaya gelmişti. 1848’de Avusturya ile yapılan savaşa katılmış;
Kırım Savaşında General Zamoyski’nin Tümeninde görev yapmıştı.
1877-78 Osmanlı-Rus Savaşına, Osmanlı saflarında katılan Polonya’lılar hakkında,
kitabımızın öteki bölümlerinde de bilgiler yer almaktadır. Bu savaştan sonra,
asker kökenli birçok Polonyalı, Polonezköy’e yerleşmişlerdi. Ochoc, Nowicki ve
Minakowski gibi büyük ailelerin kurucuları Andrzej Ochocki, Jan Nowicki ve Pawel
Minakowski de bunlar arasındaydı. Bir başka önemli ailenin reisi olan Wincenty
Ryzy, 1880’lerde Polonezköy’e yerleşmişti. O’nu tıp öğrencisiyken ulusal yer
altı örgütlerinde çalışması yüzünden Rus’lar Sibirya’ya sürgün etmişlerdi.
Polonezköy’ün o zamanki yöneticisi olan dayısı Stanislaw Drozdowski’nin
girişimleri sonuncu, sürgünden dönebilmiş ve köye yerleşmişti. Giderek köyde
nüfuzlu bir kişi haline geldi ve evindeki kitaplıkta, zengin bir Polonya
kitapları koleksiyonu oluşturdu.
Gazewiç ailesinin kurucusu Niko Gazewiç, Polonezköy’e yerleşenler içinde,
Rus’ların hışmına uğramayan tek kişi olsa gerek. Çünkü Polonyalı değildi. Yine
de Slav ve Katolik olduğu için köyün yaşamına ayak uydurabiliyordu. Önceleri
Zagreb civarında yaşayan bir Hırvat’ın, neden Polonezköy’e yerleşme ihtiyacı
duymuş olduğu bilinmiyor. Köyde bir kızla evlendi. Köy halkı kendisine sevdi,
saydı ve O’nu 1893’de muhtar olarak seçti.
19.Yüzyılın sonuna kadar, Polonezköy sakinleri, bir gün anavatanlarına dönme
hayaliyle yaşadılar. Belki bir kısmı döndü ama, kalanlar, yavaş yavaş Türkiye’yi
ikinci vatan olarak kabul ettiler. Mateusz Biskupski’nin yıllarca muhtarlık
yapan oğlu Ludwik, köyün gelenekteki zenginliğinin temelini atan çalışmalar
yaptı. Köyün son derece saygın bir insanı olan Ludwik, 82 yaşına geldiğinde,
araba altında kalmak üzere olan bir çocuğu kurtarırken kendi canından oldu!...
20.Yüzyılın başlangıcıyla birlikte Polonezköy’de gerçek bir refah dönemi
başladı. Bu refah nüfusunun artmasından da belli oluyordu. Jan Dochoda 4 oğul
sahibiydi ve bu oğullar ona tam 40 torun kazandırmışlardı.
Göçmenler Polonezköy’e gelmeye devam ediyorlardı. Örneğin 1902’de Ponzan
yöresinden Pawel Ziolkowski köye geldi. Hem köy muhtarı, hem de öğretmen oldu.
O’nun çocuklar üzerinde Polonya’ya bağlılık şuurunun gelişmesinde önemli rolü
oldu. “Adampol” adıyla yazdığı kitap 1922’de Fransızca, 1929’da da Lehçe
yayımlandı.
İlk yerleşenlerden sadece Ignacy Kepka, Polonya’nın 1918’deki kurtuluşuna kadar
yaşadı. 1923’de öldü. Yalnızca Wince Ryzy’nin oğlu Stanislaw, Polonya’ya kesin
dönüş yaptı. Üçüncü kuşak, yani ilk yerleşenlerin torunları, artık Polonezköy’ü
yurt edinmişlerdi.
Türk Hizmetindeki Polonyalılar
Osmanlı Devletine sığınan Polonyalılar, daha sonraki yaşantılarında,
Türkler’le birlikte her konuda omuz omuza çalıştılar, mücadele ettiler ve
savaştılar. Prens Adam Czartoryski ile birlikte, Kont Zamowyski, General
Wysocki, General Baytani, General Kiyon, Albay Aleksander Monehri, Albay
Femleski ve Fatanya, Şair Berwenski ile Haydarpaşa mezarlığında yatan Marian
Lagiewicz, özelliği olan kişilerdi.
Ayrıca Ruslar’la yapılan savaşlara katılan General Zamowinski ile
Sobieszczeweski’nin üstün faydaları görüldü. Savaş kahramanlarından bazılarına
Padişahın emirleriyle özel nişanlar, rütbeler verildi.
1877 Türk-Rus savaşına, Polonya’lılardan oluşan birlikler de katıldı. Bu
birliklerin komutanlarından Benedict Rahoza, Jagmin, Romer Mercyznski, savaş
alanlarında yaralandılar ve öldüler. Bunlardan başka, Türk hizmetinde çalışan
daha birçok Polonya’lının adlarını saymak mümkündür. Bunların mezarları Feriköy,
Haydarpaşa ve Polonezköy mezarlıklarında bulunmaktadır.
Askerlerin dışında, Devlet hizmetinde bulunan uzmanlar da vardı. Bunlardan
Virligaski Paşa’ya, Sultan Abdülhamit’in emriyle aylık bağlandı. Sağlık
teşkilatında çalışan Dr.Eliza Bonfoski Paşa da on yıldan fazla süreyle hizmette
bulundu.
İdari ve siyasi alanlarda hizmetlerde bulunan Polonyalılar vardı: Constantin
Borçeski Müslüman olduktan sonra adı Mustafa Celaleddin’e dönüştürüldü; savaş
alanında beş yerinden yara aldı; yaralanan üç atı değiştirmek suretiyle savaşa
devam etti. Oğlu Enver Paşa da özellikle uluslar arası askeri ve siyasi
ihtilafların halledilmesinde başarılı hizmetlerde bulundu.
Polonya’daki ayaklanmanın liderlerinden Kascielski, paşa rütbesiyle ve Sefer
Paşa adıyla Kırım savaşına iştirak etti. Oğlu Muzaffer paşa önemli bürokratik
görevler yaptıktan sonra, Halep valisi olarak Suriye’ye gönderildi.
Mareşal rütbeli Mahmut Hamdi Paşa da Polonyalı bir askerdi.
Polonya’lı Bilinski, Müslüman olunca, Sadettin Nihat paşa adını aldı ve önemli
görevlerde bulundu. Oğlu Alfred Rüstem veya Ahmet Rüstem Bey, Osmanlı
Devleti’nin son elçilerindendi. Paris’te, Washington’da elçilik müsteşarlığı,
daha sonra da elçilik yaptı. Washington’da bulunuyor iken, Müslüman oldu. Son
Osmanlı Mebussan Meclisi’ne Ankara Mebusu olarak girdi. Milli Mücadele
başladığında Anadolu’ya geçip, Mustafa Kemal Paşa’nın yanında yer aldı ve Sivas
Kongresi’ne katıldı. Daha sonra Türkiye Büyük millet Meclisi’ne katıldı. Fakat,
Atatürk’ün kendisine hakaret ettiğini söyleyerek, milletvekilliğinden istifa
etti; daha sonra da Avrupa’ya gitti. 1862’de doğan Alfred Rüstem Bey, 1935
yılında öldü.
Sartinski ile oğlu Nikolaki Paşa da Türk yönetimine yaptıkları hizmetlerle
tanınan Polonya’lılardır. Nikolaki Girit’te Mutasarrıf, Edirne’de Vali
Muavinliği yaptıktan sonra, 1891 yılında Paşalık ünvanı ile Girit Valisi oldu.
10 yıl süreyle Osmanlı Devleti’nin Paris Büyükelçiliğinde Müsteşarlık ve
Maslahatgüzarlık yaptıktan sonra, 1895 yılında öldü.
Kırım Savaşına gönüllü olarak katılan Stanislaw Ostrorog, Polonya’da asil bir
kont ailesine mensuptu. Savaşta, Polonya Mızraklı Alayı’nda yüzbaşı iken,
Ruslar’ın eline esir düştü ve sürgüne gönderildi. 1867 doğumlu olan oğlu Leon
Ostrorog, Türkiye, İngiltere ve Fransa’da hukuk tahsili yaptı ve uluslar arası
hukuk uzmanı oldu. Osmanlı hükümetlerinde hukuk müşavirliği yaptı. Avrupa’da
İslam Dini ve Mezhepleri konusunda verdiği bilimsel konferanslar ve yaptığı
yayınlarla büyük bir üne kavuştu. 1932 yılında öldü.
Baba oğul, Osmanlı Ordusunda uzun yıllar hizmet eden, Teodor ve Ludomil
Raiski’ler de Türk ulusuyla omuz omuza her türlü mücadeleyi vermiş olan
Polonyalılar olarak tarihe adlarını yazdırdılar.
Baba Teodor Rajski, daha 17 yaşında iken, Rus işgaline karşı başkaldıranlar
arasında yer aldı. Başkaldırı başarılı olamayınca Türkiye’ye göç etti; Müslüman
dinine geçti ve Türk Ordusunda görev aldı. 1877 Türk-Rus savaşında, yüzbaşı
olarak görev yapan Teodor Rajski 1899’da emekliye ayrılıp, işgal altındaki
Polonya’ya döndü. Aile Krakov’un Dluga ve Pedzichow caddelerinin kesiştiği
köşede tuğladan yapılmış bir ev satın alarak yerleşti. Binada 1910 yılında
tadilat yapılırken, çatı katına küçük ve minaresi bugün de duran bir mescit inşa
edildi.
Teodor Rajski’nin oğlu olan Ludomil Rajski, I.Dünya Savaşının başlamasıyla
birlikte, Avusturya-Macaristan orduları bünyesinde, komutanlığını, ileriki
yıllarda bağımsız Polonya Devleti’nin kurucusu olacak olan Jozef Pilsudski’nin
yaptığı Polonya Lejyoner Birliği’ne katılır ve yaralanarak, Viyana’daki bir
hastaneye kaldırılır. Tedavi olup çıktığında, hala Osmanlı Vatandaşı olması
nedeniyle, Orduya katılması için bir çağrı alır. Çağrıya uyarak İstanbul’a gider
ve oradan Çanakkale Müstahkem Mevki Ulaştırma Birliği’ne tayin edilir. 01 Mart
1915 Tarihinde Çanakkale’ye giden Ludomil Rajski, kısa bir süre sonra Maltepe
Havacılık Okulu’na gönderilir ve eylül ayında tekrar Çanakkale’ye döner.
Gelibolu savaşlarına havacı olarak katılır ve bu arada iki kez yaralanır. Sonra
pilot unvanı ve teğmen rütbesi alır ve 4 Ocak 1916 tarihinde Harp Madalyası
alır. Bilahare 23 Ekim 1916’da Liyakat Nişanı; 23 Eylül 1917’de de Mecidiye
Nişanı ile taltif edilir.
Daha sonra Polonya’ya dönen Ludomil Raiski, 1919-1921 Polonya-Rusya Savaşına
katılır ve Polonya Hava Kuvvetlerinde hızlı gelişen bir kariyer yapar. Albay
rütbesiyle 1925 yılında Breguet XIX uçağıyla
Paris-Madrid-Casablanka-Tunus-İstanbul güzergahında uçuş vesilesiyle kısa bir
süre için Türkiye’ye gelir. 20’li ve 30’lu yıllarda Polonya’da havacılık
sanayinin gelişmesine önemli katkılarda bulunur.
Rajski, 1928 yılında tekrar Türkiye’ye geldi. Zamanın T.C.Hükümeti, PZL P24
uçağının önce Polonya üretimi orijinallerini, ardından da Türkiye’de üretim
lisansını satın aldı. Bu lisansla Türkiye, Kayseri’deki Tayyare Fabrikasında ilk
askeri uçağını imal etti. Bugün Polonya’dan ithal edilen uçaklardan günümüze
kalmış olan, tek orijinal P24 uçağı, İstanbul Yeşilköy Havacılık Müzesi’nde
sergilenmektedir. Bu uçağın aynı ölçülerdeki bir kopyası ise Ankara’daki Hava
Müzesi’nde bulunmaktadır.
Generallik rütbesine ulaşan Rudomil Rajski, Ağustos 1936’dan, Mart 1939 tarihine
kadar Polonya Hava Kuvvetleri Komutanı olarak görev yaptı. Polonya’nın II.Dünya
Savaşı’na hazırlıksız yakalanışı, O’nun üzerine yıkıldı; görevden azledilirken,
General rütbesi de geri alındı. 1940-1945 arasında Pilot Binbaşı rütbesiyle
İngiliz Hava Kuvvetleri’nde çalıştı. Savaştan sonra ülkesine dönmeyip
İngiltere’de kaldı; orada öldü ve oraya defnedildi. Ancak, 1993 yılında
çıkarılan iade-i itibar kararıyla naşı Varşova’ya getirildi ve Ordu Katedrali’ne
konuldu.
Baba-oğul Rajskiler, yaptıkları önemli hizmetlerden dolayı Osmanlı Ordusunda
derin izler bıraktılar. Bu nedenle kendilerine onur belgeleri verildi. Bu
belgelerden birisi, baba Teodor’a aittir. 1877 yılının Aralık ayında verilmiş
olan belgede şunlar yazılıdır: “Polonez Bölüğü Yüzbaşısı Raiski Efendi’nin
bölüğü ile, 93 senesi ağustosunun başından aralık ayı başına kadar, 5 ay
müddetle, Cuma Fırkası (Tümeni) ile her savaşta bulunarak gayret ve hamiyeti
görüldüğünden, gerek kendisinden, gerek maiyetindeki erlerden, Fırkamızın memnun
ve müteşekkir bulunduğu bilinmek üzere, iş bu belge verildi.”
Teodor’un oğlu Hava Teğmeni olan Ludomil Rajski için düzenlenen belgede de
özetle, Polonya’da 1892 yılında doğduğu, Türk Ordusuna 21 Nisan 1915’de
katıldığı, I.Dünya Savaşında, 5.Hava Bölüğünde 3 yıl görev yaptığı, düşman
üzerinde olağanüstü cesaret ve soğukkanlılıkla tehlikeli uçuşlar yaptığı, bütün
görevlerini hakkıyla yerine getirdiği ve Hava Bölüğünün kendisinden son derece
yararlandığı, ayrıca Bölükteki bütün subaylarla, emrindeki erlerin son derece
memnun kaldıkları ve adı geçenin bütün amirleri tarafından da çok iyi tanındığı
belirtilmiştir. 20 Aralık 1928 tarihinde tanzim edilen bu belgeyi 5 Havacı Subay
imzalamıştır.
İslam dinine geçen 4 Polonyalıdan da burada söz etmek gerek. Bunlardan ikisi,
Türk ordusundaki başarılı çalışmalarından dolayı paşalığa yükselen İsmail ve
Ferhat Paşalardır. Bunlar, daha iyi olanaklarla Mısır Hidivinin kendilerini
davet etmesine rağmen Türk hizmetinde kalmayı tercih ettiler. Bir başka
Polonyalı Viclave Pcewski, Müslüman olduktan sonra, başına sarık geçirip Mısır’a
gitti ve buradaki Arap Ordusunun eğitimine katkıda bulundu; adını da
Fazl-ur-Fahr olarak değiştirdi. Bu zat Araplar’ın gönlünde taht kurdu ve
Mısır’da öldü. Müslümanlığı kabul eden Eflatun Paşa da uzun yıllar Mısır’da
Hidiv’in emrinde görev yaptı.
Tanzimat’ın ilanı ile Türk diplomasi alanında yeni bir yön çizildi. Mustafa
Reşit Paşa, Batılı devletlerle olan ilişkilere büyük önem veriyordu. Bir aralık
Fransız elçisiyle arası öylesine açıldı ki, bu gerginlik onun, beşinci kez
oturduğu sadrazamlık koltuğundan ayrılmasına neden oldu. Durumu düzeltmek için,
Paris’le doğrudan temas kurmanın yararlı olacağını düşünerek, Sefer Paşa’yı
aracı olarak görevlendirdi. Bu Sefer Paşa da, Türkiye’ye sığınan bir
Polonyalıydı. Asıl adı Koscielski iken, Müslüman olmuş ve adını da Sefer olarak
değiştirmişti. Sefer Paşa Paris’e gitti ve Fransa Dışişleri Bakanı Kont
Valuwoski ile görüşerek, aradaki buzların erimesini sağladı.
Diplomasi alanında geniş bilgiye sahip olan, sığınmacı Polonyalı iki kardeş daha
vardır: Polonya’da iken soyadları Polaweski olan Mehmet ve Ahmet Bey’ler. Damat
Fethi Paşa, Elçi olarak Paris’e giderken, beraberinde bu iki kardeşi de götürdü.
Geçmişte, İstanbul ve Çanakkale Boğazlarını yüzerek geçen yabancılar, Avrupa’da
takdirle anıldılar. Çanakkale Boğazını yüzerek geçen ilk yabancı Byron’dur.
Çanakkale Boğazının genişliği, yüzerek geçmeye pek elverişli olmadığından,
yabancı yüzücüler bu arzularını daha çok Boğaziçi’nde denediler. Gerçi Boğaz,
daha akıntılıdır, fakat iki kıyı arasındaki açıklık, Çanakkale Boğazı kadar uzun
değildir. Byron’dan sonraBoğaz’ı yüzerek geçen sporcu Leaudre’dir. Bundan sonra
Boğaz’ı en kısa zamanda yüzerek geçme rekoru Polonyalı Lenoire aittir.
Lenoire’un asıl adı Louis Zewerkneski’dir. Bu şahıs, İstanbul’a, Polonezköy’ü
kuran Prens Adam Czartoyski ile birlikte geldi. Sporcu ve istihbaratçıydı. Uzun
süre Kafkasya’da, haber alma görevinde bulundu. 1860’da Cenevre’de öldü.
Osmanlı Sultanları arasında şiir, musiki ve hat sanatına meraklı olanlar ve bu
konularda fiilen çalışmış olanlar vardı. Hatta, İslam dinine göre yasak sayılan,
resim sanatını sempatiyle karşılayanlar da bulunuyordu. Bunlar arasında Sultan
Abdülaziz başta geliyordu. O, güzel sanatların resim dalına karşı sempati
duymakla kalmayıp, bizzat kendisi de resim çalışması yapıyor; Türk gençlerinin
de bu alanda yetişmeleri için, Avrupa’ya gönderiyordu. Sultan ünlü deniz ressamı
Ayvazovski’yi saraya davet ederek, ona birçok tablolar yaptırdı. Sultan
Abdülaziz’in davet ettiği ve saray ressamı unvanı verdiği kişilerin başında
Polonyalı Chlebowski gelmektedir. Tarihi savaş tablolarıyla ünlü Chlebowski,
Odesa’da yaptığı lise tahsilinden sonra, St.Petersburg’da güzel sanatlar
akademisini altın madalya alarak bitirdi. 1858’de Münih’te, daha sonra da
Paris’te Gerome’un atelyesinde öğrenimini sürdürdü. 1865 yılında Sultan
Abdülaziz’in çağrısı üzerine İstanbul’a geldi. Rahat çalışabilmesi için
Dolmabahçe Sarayındaki bir daire, atölye haline getirildi. 1876 yılına kadar
Saraydaki çalışmalarını sürdüren Chlebowski, birçok tarihi savaşları, tuvale
geçirdi. Bunlardan bazıları bugün de İstanbul Askeri Müze’de sergilenmektedir.
“Fatih’in at üzerinde İstanbul’a girişi” ve “Bizanslıların yerlere eğilerek
Fatih’i selamlamaları”nı gösteren tablolar, Polonya’daki müzelerde
bulunmaktadır. İki ülke temasları sonunda, bu iki önemli tablonun fotoğrafları,
İstanbul’a getirilerek, askeri müzeye konuldu. 1884 yılında ölen ressamın en
ünlü eseri Viyana Kuşatması ile Varna Savaşı ve Jan Dark tablolarıdır. Bu
değerli ressam Padişahtan 3.derece Mecidiye Nişanı ile Avusturya, İtalya ve
Belçika hükümetlerinden de şeref nişanları aldı. Daha sonraki yıllarca,
Chlebowski’nin, Sarayda çalışırken, şahane bir sanat eseri olan Kuran’ı Kerim
ile manzum bir yazma eseri, beraberinde alıp götürdüğü saptandı.
Türkiye’de açılan Güzel Sanatlar Akademisi’nin ilk profesörlerinden biri,
Polonyalı ressam Joseph Warnis-Zarzecki’dir. 1850 yılında Nantes’da doğan ve
1863 yılında Polonya’daki ayaklanma üzerine Fransa’ya göç eden bir ailenin
çocuğudur. Avrupa’daki tahsil yıllarından sonra Münih’ten başlayıp, Avrupa’nın
çeşitli kentlerinde çalışarak üne ulaşan Zarzecki, 1883’de İstanbul’da açılan
Güzel sanatlar Akademisi’ne profesör olarak davet edildi. Şarka olan tutkusunu,
Boğaziçi sahillerinden esinlenerek oluşturduğu tablolarla ölümsüzleştirdi.
1918’de Paris’te basılan “Osmanlı Sanatı” adlı kitapta, o zamanki Boğaziçi
Eğlencelerini yansıtan nefis tabloları yer almaktadır.
İstanbul’da yaşayan Kazimir Rubolowski de tanınmış Polonyalı ressamlardan
biridir. II.Dünya Savaşında, Polonya’nın işgal edilmesi üzerine Türkiye’ye
sığındı ve daha sonra Türk uyruğuna geçti. Rubolowski İstanbul’da geçirdiği
yıllardan sonra, sanat yaşamını İtalya, Fransa, İsviçre ve Amerika’da sürdürdü.
Geçmişte, Polonya basını, Türkiye’deki olaylarla çok yakından ilgilendi. Örneğin
1908 Meşrutiyet Devrimi Polonya’da geniş akisler yarattı ve Polonya basını bu
olayı, özel ekler yayımlamak suretiyle alkışladı.
İstanbul’daki Polonyalılar, Türkçe yayınlar yaptılar. Bunların bir kısmı
Polonya’yı Türkler’e tanıtmak, bir kısmı da Polonya haklarını savunmak için
yayımlandı. Örneğin 1910 yılında Polonyalılar tarafından İstanbul’da yarısı
Türkçe, yarısı Fransızca olarak çıkartılan “Kürsi Milel” adlı gazete ,
Polonya’nın bağımsızlığa kavuşması amacını taşıyan yayınlar yaptı. Bu gazete
İstanbul’da ölen ünlü şair Adam Mickiewicz’in Paris’te 1848 yılında bu adla
yayınladığı, ama yayınını sürdüremediği gazetenin adını alarak, mağdur ulusların
haklarını savunuyordu. Ne yazık ki bu yayın da uzun ömürlü olamadı.
Polonyalılar, sanayi mallarını Türkiye’ye tanıtmak için, 1924 yılındaki Sanayi
Sergisi’ne, Türkçe hazırladıkları bir kitapla katıldılar. 1928 yılında da
Polonya’yı Türkiye’ye tanıtan bir eser neşredildi.
Osmanlı Ordusunda Polonyalılar
Polonya’nın Ankara Büyükelçiliği’nde Kültür Ataşesi olarak görev yapmış olan
Jerzy Drozdz, XIX.Yüzyılda Osmanlı Ordusunda görev yapmış olan Polonyalılarla
ilgili bir araştırma yaptı ve 115 kişiyi saptadı ve bunların kısa
biyografilerini yayınladı. Biz de kısaltılmış olan biyografileri, daha da
kısaltarak, kitabımıza almakta yarar görüyoruz. Çünkü bu bilgilerle,
Türkiye-Polonya dostluğunun, dostluktan da öte; hatta kan bağına varan bir
tarihe dayanmakta olduğu anlaşılacaktır.
1. Abdül-Kerim Paşa (1807-1885). Godlewski soyunda geldiği sanılan,Polonya
kökenli bir Türk Generali.1877’de Şumnu Kolordusunun komutanlığını yaptı. Bu
Birlikte 60 Polonyalı asker vardı.
2. Bartmanski Tomasz (1797-1880). Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın emrinde, Mısır’da
görev yapan Polonyalı Yarbay. 1842 İskenderiye savunmasını planladı.
3.Bem Jozef (1794-1850). Türkiye’ye geldikten sonra İslam dinini benimseyerek
Müslüman oldu ve Murat Paşa adını aldı. Çeşitli görevlerde bulunduktan sonra 10
Aralık 1850 tarihinde Halep’te öldü. Naşı bilahare Polonya’ya gönderildi.
4. Berwinski Ryszard (1819-1879). Sadık Paşa komutasındaki Polonya Birliği
subayı. Aynı zamanda şair. “Türk Ordularının Leh Askerinin Onuru” şiirinin
şairi. 1869’dan sonra, Sadık paşa ile birlikte Türk Ordusundan ayrıldı.
5. Bielinski Seweryn (1815-1895). Tümgeneral Nihat Paşa adıyla, Abdülkerim Paşa
komutasındaki Ordunun Kurmay Başkanlığını yaptı.Redut Kale tahkimatının
teorisyeni.
6. Bielinski Alfred. Seweryn’in oğlu. İslamı seçtikten sonraki adı Rüstem Bey.
Türkiye’nin Washington Büyükelçiliğini yaptı.
7. Biskupski Adolf. Yarbay rütbesine kadar ulaştıktan sonra, askerlikten
ayrıldı. Polonezköy’e yerleşti ve ölünceye kadar orada kaldı.
8. Boguslawski. Sadık Paşa Alayının bir neferi. Askerlik hizmetinden sonra
İstanbul’da bakkal dükkanı açtı.
9. Bojanowski Roman. Sultan Kazakları 2.Alayında subay. Bu Alayın İngiliz
komutasına bırakılmasından sonra Sadık Paşa’nın Birliğine geçti.
10. Bojanowski Wincenty. Aynı Alayda subay. O da sonradan Sadık Paşanın emrine
girdi.
11. Bonkovski Piotr (Bonkovski Bey). Eczacı. Kimyacı. İstanbul Tıp Okulunda
Kimya Hocası.
12. Bonkovski Karol. Piotr’un kardeşi. General.
13. Bonkovski Andrzej. Piotr’un kardeşi. Askeri Birlikte katip.
14. Bonkovski Eugeniusz. Piotr’un kardeşi. Türk Ordusunda Doktor.
15. Bonkovski Ernest. Türk Dışişleri Bakanlığı’nda memur.
16. Borowicz Ludwik. Poznan doğumlu. İstihkam subayı. Dragon Alayı Kurmay
Başkanlığı yaptı.
17. Borzecki Konstanty (1826-1876). Müslaman olduktan sonraki adı:Mustafa
Celalettin Paşa. Serdar-ı Ekrem Ömer Paşa’nın damadı. Nazım Hikmet’in dedesidir.
1876’da savaşta şehit oldu.
18. Breanski Feliks Klemens (1794-1884). Tuğgeneral. Şahin Paşa adını aldı. Kars
Savunmasına katıldı.
19. Brzozowski Karol (1821-1904). Gönüllü askerlerden. Kara Avcı, Avrat Mehmet
ve Akbaba lakaplarıyla anıldı.Mühendis, ormancı, haritacı,ankeolog, ziraatçi,
şair, dram, anı ve öykü yazarı. Türkiye’deki Polonyalı göçmenlerin en faal
üyesi. Türkiye’deki telgraf ağının mimar-mühendisi. 1871’de Suriye’nin Lazkiye
kentine yerleşti ve orada İspanya’nın Ticaret Müşavirliğini yaptı. Yaşamının son
yıllarında Lwow’a döndü ve 1904 Kasımında orada öldü.
20. Brstrzonowski Ludwik (1797-1878). Müslüman olduktan sonra Aslan adını aldı
ve Paşalığa yükseldi. Kars savunmasına katıldı. Paris’te Askeri Ataşe olarak
Türkiye’yi temsil etti.
21. Chlebowski Stanislaw Poray (1835-1884). Sultan Abdülaziz’in saray ressamı.
Eserleri İstanbul Askeri Müzesinde sergilenmektedir.
22. Chrzanowski Wojciech (1793-1861). General. Polonya ve İngiltere Silahlı
Kuvvetlerinde de görev yaptı. Osmanlı Padişahının askeri danışmanlığını yaptı.
23. Cieszkowski August. Türk Ordusunda görev almak üzere Polonya’dan gelen
gönüllü Birliğin komutanlığını yaptı.
24. Czajkowski Adam. Sadık Paşa’nın oğlu. Türk Ordusunda Albaydı. Sonra
babasıyla birlikte Türkiye’den ayrılıp, Rusya’ya gitti ve orada general oldu.
25. Czajkowski Michal (1804-1886). Türk Ordsunda Mehmet Sadık Paşa adıyla
anıldı.
26. Czajkowski Wladyslaw. Türkiye’deki adı: Muzaffer Paşa. Abdülaziz’in yaveri
Sadık Paşa tarafından 1865’de kurulan Harp Okulu’nda hocalık; 1906-1907
yıllarında Lübnan’da valilik yaptı.
27. Czarniecki A. Binbaşı. Harp Okulunda hocalık yaptı
28. Czartoryski Wladyslaw (1828-1894). Prens. Adam Jaerzy’nin oğlu. Tümen
Komutan yardımcılığı yaptı.
29. Czetwertynski. Prens. Subay.Türk Ordusu 5.Derece Mecidiye nişanı aldı.
30. Dobrowolski Adam. Doktor. Mısır’da görevlendirildi. Kahire’de bir hastanenin
baş hekimliğini yaptı.
31. Dobrowolski J.E. Sultan Kazakları alayında Yarbay. Kırım Savaşında Ömer paşa
komutasında savaştı.
32. Dobrudzki. Polonyalı Gönüllü Birliğinin komutanlarından
33. Drozdowski Stanislaw (1810-1885). Gümüşhanede’ki Askeri Hastanede hekim
olarak görev yaptı. Polonezköy’de ilk okulu kuran kişi.
34. Englert Wladyslaw (Öl.1863). Sultan ordusunda asker.
35. Enver Bey. Konstanty Borzecki ile Ömer Paşa’nın kızının oğludur. Subay.
Valilik yaptı.
36. Fredro Jan Aleksander. Süvari Teğmen.
37. Freund. Müslüman olunca Mahmud Hamdi Paşa adıyla anıldı. Kırım Savaşına
katıldı.
38. Gerlicz. Türk Ordusunda Yüzbaşı. Osmanlı-Sırp (1876)Savaşına katıldı.
39. Gordon Kazimierz. Prens Adam Czartoryski tarafından, Türkler’e yardım etmek
üzere Kafkasya’ya gönderildi. 1846’da Ruslar tarafından öldürüldü.
40. Goscimski Jan. Tufan Bey adını aldı. Polonya Birliğinde komutanlık etti,
ardından Ltbnan’daki Dragon Birliği’ne gönderildi. Çatışmada şehit oldu.
41. Grabowski Stanislaw. Polonya Birliğinde subay.
42. Grekowicz Jozef Adam (1834-1012). Albay. Osmanlı Ordusunda Ruslar’a karşı
savaştı.Türkiye’den ayrıldıktan sonra Haiti demiryolu inşaatını gerçekleştiren
kişi olarak ün kazandı.
43. Gutowski Rudolf (öl.1894). Doktor Albay.
44. Hoszowska A. Sultan ordusunda subay.
45. İlinski Antoni Aleksander (1814-1861). Türk Ordusunda General. Müslüman
dinine geçti ve İskender Paşa, İlay) adıyla anıldı. İstanbul’da öldü ve
Edirnekapı Mezarlığına defnedildi.
46. İlnicki. Türk Ordusunun Yahudi kökenli Polonyalı doktoru.
47. Jablonowski Wladyslaw (1841-1894). Türk Ordusunun emrinde, çeşitli
cephelerde Doktor olarak görev yaptı. Osmanlı İmparatorluğunda geçirdiği 30
yılın anılarını, 6 ciltlik bir günlükte topladı. Burgaz’da öldü.
48. Jagmin Jozef (1810-1877). Binbaşı. Türkiye’deki Polonya Birliğinin komutanı.
Şumnu’da öldü.
49. Jakubowski. Ömer Paşa’nın emrinde Yakup Ağa adıyla, subay olarak görev
yaptı.
50. Jankowski J. Türkiye’ye yerleşen Polonyalı bir subay. İslam dinini seçtikten
sonra İbrahim adını aldı.
51. Jaraczevski W. Türkiye’deki Polonya Birliğinde subay.
52. Jordan Wladyslaw (1819-1891). Batum’daki Selim Paşa Ordusunda kurmay subay.
53. Jordan Zygmunt (1824-1866). Sultan Ordusunda subay.
54. Kaczanowski Karol. Papaz. Mühendis. Polonya Birliklerinin din görevlisi.
55. Kamienski Mikolaj Korwin (1799-1873). Süvari subayı.
56. Kaneli. Türk Ordusunda Binbaşı.Osmanlı-Sırp savaşına katıldı.
57. Karlinski J. Padişahın özel doktoru. Kolera ile mücadeleye katıldığı için
Osmaniye nişanı ile taltif edildi.
58. Koniarski. Türk Ordusunda Yüzbaşı. Sırp’larla savaşta esir düştü.
59. Kossak Wladyslaw. Yarbay.
60. Kossilowski İldefons (1829-1895). Sultan Kazakları Alayı Kurmay başkanının
yaveridir.
61. Koscielski Wyadyslaw. Müslüman olup Sefer Paşa adını aldı. Balkan
Savaşlarına katılıp, general oldu. Sultan Abdülaziz’in yaverliğini yaptı. Süvari
birliklerinin yeniden örgütlenmesini sağladı ve Mareşalliğe yükseldi.
62. Kozlowski Wlodzimierz. Operatör Doktor.
63. Kowalewski-Kowalenko. Binbaşı. Mustafa Celalettin Paşa’nın Yaveri.
Osmanlı-Sırp Savaşında Derviş Paşa’nın Ordusunun Karargah Komutanlığını yaptı.
1876’da Medun’daki savaşta şehit oldu.
64. Kuczowski. Polonya kökenli Prusya Subayı. Türk Ordusunda hocalık yaptı.
65. Kwasnicki August (1839-1931). Sadık paşa’nın Sultan Alayı’nın doktoru.
66. Lanckoronski-Pracki Stefan (Murat Bey). Sultan kazakları Alaylarından
birinin komutanı. Sırp’larla yapılan savaşa katıldı.
67. Lange Edward (1812-1879). Albaylığa kadar yükseldi ve Dragon Alayı
komutanlığına getirildi. Türkiye’den ayrıldıktan sonra İtalyan Ordusuna girdi ve
generalliğe yükseldi.
68. Langiewicz Marian (1827-1887) Langi Bey adıyla da tanındı. General olarak
önemli görevlerde bulundu. Ordunun ihtiyacı olan silahların Almanya’dan satın
alınmasını işlerini yürüttü. İstanbul’da öldü ve Haydarpaşa kabristanına
defnedildi.
69. Lisikiewicz (Daniş Bey). Polonya kökenli Rus Ordusu Subayı. Daha sonra
Sultan Abdülaziz’in yaveri. Türk Ordusu Kurmay subayı.
70. Lochman E. 1877 Yeniköy savaşında Polonya Süvari Birliğinin komutanı.
71. Luboradski (Mehmet Hilmi Bey). Sultan Kazakları Birliği subayı.
72. Lapinski Teofil (1827-1886) Tevfik bey adıyla da anıldı.Albaylığa kadar
yükseldi.Kafkasya’daki isyanların bastırılması görevinde bulundu.
73. Laski Aleksander (1805-1867). Mehmet Bey adıyla tanındı. Polonyalı
gönüllülerin subayı.
74. Milkowski Zygmunt (Teodor Tomasz Jez, 1824-1915). Gönüllü subay.
75. Miziewicz. Yüzbaşı. Süvari subayı.
76. Mlodecki Jan Nepomucen (1804-1883). Birlik komutanı.
77. Ordon Julian Konstanty (doğ.1810).Sultan kazakları Tümeninde Yüzbaşı.
78. Orzechowski-Oksza Tadeusz (1837-1902). Doktor. Türkiye’deki ilk basın
ajansının kurucusu.
79. Ostoja-Chodylski Maurycy Michal. Yüzbaşı.
80. Pieniazek Wladyslaw. Türk Ordusunun Bağdat Kolordusu’nda doktor.
81. Piotrowski Baltazar (Murat Bey, öl.1889). Yarbay.
82. Poninski Wladyslaw (1823-1901) General.
83. Prorok (Ahmet Hadi). Yüzbaşı.
84. Pruski (Laharin Bey). İslamı seçen Polonyalı Subay. Halep’e gönderildi.
85. Przewlocki Walerian (1828-1895). General.
86. Pulawski (Ahmet Bey). Polonyalı Tatar. Kazak Birliklerinin oluşturulması
konusunda İskender Paşa’ya yardımcı oldu. Rusya’nın baskısıyla Paşa’yla birlikte
tutuklandı.
87. Purzycki Jozef. Kavalalı Mehmet Ali Paşa emrinde Mısır’da görev yaptı.
88. Rahoza Benedykt (öl.1877). Osmanlı Ordusundaki Polonyalı Subaylardan.
Osmanlı-Rus savaşında şehit oldu.
89. Rajski. Yüzbaşı. Polonya Birliklerinin komutanlarından.
90. Rawski Wincenty. Süvari Birliği Komutanı.
91. Romer Merczynski Jaroslaw. Polonyalı gönüllü birliklerinin komutanı.
92. Sas-Monastyrski (1822-1895). Albay. Askerlikten ayrıldıktan sonra Şam ve
Beyrut’ta demiryollarında çalıştı.
93. Slubicki Wincenty. Albay. Sultan Kazakları Alaylarından birinin komutanı.
94. Sokulski Franciszek (1811-1896). Binbaşı. Telgraf hatları inşaatında
çalıştı.
95. Suchodolski Piotr (öl.1878). Yüzbaşı. Sadık Paşa’nın kızı Karolina’nın eşi.
Ruslarz tarafından kurşuna dizilerek şehit edilir.
96. Szoldrski W. Subay.
97. Szpaczek Ludwik. Askeri Tabip.
98. Szulc August (1798-1853). Müslüman olup, Yusuf adını aldı ve Yusuf Ağa
olarak anıldı. Mısır’da, Akka Kalesi komutanlığını yaptı.
99. Tabaczynski. Halep’te General J.Bem’in yaverliğini yaptı.
100. Towarnicki Wladyslaw. Bölük Komutanı.
101. Unrug W. Subay.
102. Wernicki J. Kolağası. Ruslar’a esir düştü ve şehit edildi.
103. Wieruski Antoni (1804-1863). Yarbay. Askerlikten sonra Polonezköy’e
yerleşti ve orada öldü.
104. Wierzybicki Tomasz (Murat Bey). Binbaşı.
105. Wolski (Rüstem bey). Rumeli ve kırım savaşlarında ordu komutanı. 1869’de
Türkiye’nin Vatikan büyükelçisi.
106. Woronicz Janusz. Dobruca Bölgesinde görev yaptı.
107. Wojcik (Mustafa Bey). Subay. Plevne Savunmasında komutan.
108. Wysocki Jozef (1809-1873). General.
109. Zaborski (öl.1876). Yüzbaşı.Osmanlı-Sırp Savaşına katıldı.
110. Zamoyski Wladyslaw (1803-1868). General ve diplomat.
111.Zarzycki Dionizy (Osman Bey). Subay. İslamı seçti. Halep’te görevlendirildi.
Askerlikten sonra İstanbul’a yerleşti.
112. Zebrowski. Askeri doktor.
113. Zima Franciszek. Polonya Birliklerinde kurmay subay.
114. Zimmerman Artur (Artur Bey). Polonya Birliklerinin kurucusu.
115. Zwierzchowski Aleksander (İskender Bey). Zimmerman’ın yardımcısı.
Türkiye’deki Polonya Birliklerinin kurucusu.
İstanbul'da vefat eden Polonya Milli Şairi Adam
Mickiewicz
Polonya’nın dünyaca ünlü devlet adamı ve şairi Adam Mickiewicz’in, ülkemize
yerleşen öteki Polonyalılara nazaran, ayrı bir yeri ve önemi vardır. O nedenle
bu değerli insan hakkında ayrıntılı bilgilerin verilmesi yararlı olacaktır.
Öncelikle, “Dünkü ve Bugünkü Polonya-Gezi Notları” kitabımızdaki bilgileri aynen
aktarmak isteriz:
Polonya’nın talihsiz şairi…Ezilmiş insanların davası için Avrupa’daki 25 yıllık
gurbet yaşamının sonunda ulusal amaçlar uğrunda İstanbul’a geldi. Amacı Rusya
ile yapılmakta olan Kırım Savaşı’nda Türk hizmetinde çalışan Polonya’lılarla
ilişkileri arttırmak ve onları güçlendirmekti.
Uluslar arası bir üne sahip olan Adam Mickiewicz’in, Türkiye’de yaşamış ve
İstanbul’da ölmüş olmasına rağmen, Ülkemizde yeteri kadar tanındığını
söyleyemeyiz. Oysa O’nun ünü, kendi ülkesinin sınırlarını aşmıştır.
Mickiewicz, Polonya’nın komşu ülkeler tarafından parçalanmasından birkaç yıl
sonra, 1798’de Novogrodek kentinde doğdu. Daha küçük yaşlarda, ezilen, sömürülen
yurttaşlarının sorunlarının ele alındığı şiirler yazdı. Duygusal bir insandı.
Yüreğindeki acıları, dizeler halinde şiirleştirmeyi seçti ve o yolda yürüdü.
Tutsak ulusların, çiğnenmiş topraklarının savunucusu oldu. Yazıp yayımladığı
şiirler, elden elden, dudaktan dudağa, ülkesinin her yanına yayıldı. Gençlik
toplantılarında şiirleri okunduğu zaman, şu dizelerin üzerinde tok sesle
durulurdu:
“Doğmuşum kölelik içinde,
Zincire vurulmuşum daha beşikte.
Selam sana istiklalin fecri,
Ardından doğacaktır özgürlük güneşi.”
Adam Mickiewicz, ulusuna gerçekleri anlattığı için yaygın bir okuyucu kitlesi
tarafından sevildi ve küçük yaşlarda şöhret basamaklarını tırmanmaya başladı. Bu
bakımdan onun şiirleri, işgal altındaki Polonyalıların manevi gıdası gibi,
aranır ve gizliden gizliye okunurdu.
Uzun yıllar Rusya’da anlamsız bir şekilde dolaşıp durdu. Ezilen ulusunun
acılarını “Atalar” adlı destanında dile getirdiği zaman henüz 21 yaşındaydı. Bu
manzum destan ile öteki bazı eserleri bugün dünya klasikleri arasında yer aldı
ve yaygın olan batı dillerine de tercüme edilip yayımlandı.
Adam Mickiewicz, delikanlılık çağındaki hareketli yaşantısını ölümüne kadar
sürdürdü. Ne var ki, herkesle anlaşması mümkün olmuyordu. O’nun için ideal
insan, kendisi gibi sürekli vatanını düşünen ve onun bağımsızlığı için mücedele
eden kişilerdi. Polonya’nın bağımsızlığı için mücadele etmek amacıyla 1819
yılında, okuldaki arkadaşlarıyla birlikte, gizli bir örgüt kurma girişiminde
bulundu. O gizli toplantılarda şunları söylüyordu:
“Kutsal vatanımızı kurtarmak için, sonucu ölüm bile olsa, çabalarımızı
birleştirmeliyiz. Hep birlikte ulusumuz ve vatanımız uğrunda, enerjimizi
harcamalıyız. Daha üstün bir biçimde , tüm engellere ve tehlikelere karşı koyma
gücünü bulmalıyız. Despot bir yönetime karşı böylesi örgütlerin havasında tatlı
bir sihir vardır.”
Arkadaşlarının çoğu, oradaki içtikleri anda bağlı kalarak, çeşitli ülkelerde
verdikleri mücadele ile, yaşamlarını sürdürdüler. Kimi arkadaşı Amerika’ya,
kimisi İran’a, kimileri Avrupa’nın çeşitli ülkelerine dağıldılar. Kendisi,
Çarlık Rusya’sının ağır baskısı altında kaldığı için önce Almanya’ya, sonra
Fransa’ya geçti. Çünkü Polonya’da başarısızlıkla sonuçlanan bir isyan denemesi
olmuştu. Kimi arkadaşları Rus’lar tarafından gönderildikleri Sibirya
topraklarında yaşamlarını yitirdiler!...
Mickiewicz, yüreği yana yana ülkesini terk etti, ama yaşamının her anında
yurdunu ve ulusunu düşünerek, çözüm yolları aradı. İtalya, Almanya, Macaristan
ve Romanya’daki Polonyalı mültecilerin yaptıkları toplantılara katıldı.
Gerekli giderlerini karşılayabilmek amacıyla Paris’te öğretmenlik yaparken de,
Polonyalı devrimcilerle temaslarını sürdürdü ve onlarla işbirliği yaptı. Fakat,
partizanların oluşturdukları örgüte katılmadı; çünkü o, birtakım katı fikirlerle
değil, asgari müştereklerde birleşilerek, özgürlük yolunun açılabileceğine
inanıyordu. Partizanlar, işgalci üç devletin Polonya topraklarından
çekilmelerini, Allah’ın lutfuna terk ediyorlardı. Oysa Mickievicz, o üç devletle
her türlü mücadelenin yapılmasından yanaydı. Bu düşünceyle, dünyanın her yanına
dağılan Polonyalı devrimcilerle yazışmalar yapıyor; onları birlikte hareket
etmeye davet ediyordu. Kanayan yüreğini, bağlı olduğu vatanının kurtarılması ve
soydaşlarının yüceltilmesi uğruna adamıştı. Şiirlerinde sürekli olarak gençliğe
sesleniyordu. Behçet Kemal Çağlar tarafından Türkçe’ye tercüme edilen “Gençliğe
İthaf” şiirinde şu dizelere yer veriyordu:
Çevreni kuşatsın da birleşen ellerimiz,
İhtiyar dünya! Senin sarsalım temelini;
Bu eskimiş boşluktan koparalım da seni
Var gücümüzle yeni imkanlara itelim.
Çürümüş kabuğundan kurtulmanın vaktidir;
Donan, tazelen, bize bahar çiçekleri getir.
Kıpırdansın bir parça o küflenmiş hafızan;
O uzak yaratılış-oluş günlerini an;
Bir kaostun, meçhuldü hem maksadın,hem derdin,
Karanlığa gömülü ceset gibi beklerdin;
Bilmezdin ne gün gelip neler olacağını.
Kainatın mimarı, kaldırdı parmağını;
Dünyalar öğrendiler mihver üzre dönmeyi,
Boralar uğulduyor, dalgalar döğünmeyi,
Yer otlarla kaplandı, gök yıldızlarla doldu;
Kainat bildiğimiz ezeli alan oldu…
Tekrar girdin kaosa, şaşırdın boşlukta sen.
Yeniden bir “KUN” emri verilecek, yeniden
Gelecek hürriyetten, imandan, haktan haber:
Er-geç eriyecektir çeşit çeşit perdeler;
Buzdan istihkamları eritecek bir güneş.
Gençliğin kıvılcımı, şimdiden yangına eş:
İnsanlığın samimi, milletlerin hıncı mı,
Aşk gelip üfleyecek bu güzel kıvılcımı;
Dönen dünyaya yine mihver olup milliyet,
Doğacak parıl parıl ufkumuzda hürriyet…
İlk gençlik yıllarında sevdiği bir kadın yüzünden hayal kırıklığı yaşaması, onun
kalbi gibi kafasını da vatanına bağladı. Artık kalbi aşkı için değil; vatanı
için çarpıyordu. Burada bir parantez açarak; büyük şairin aşkına da değinelim:
Şair, çocukluk yaşlarında Maria Wereszczaka’ya aşır olur. Ancak o dönemin
geleneklerine göre, asil bir ailenin kızı olan Maria, halk tabakasından birinin
oğlu olan Adam Mickiewicz ile evlenemezdi. Kızın ailesi, Maria-Adam evliliğine
şiddetle karşı koydular. Birbirlerini temiz bir aşkla seven gençler, toplum
kurallarına boyun eğmek mecburiyetinde kaldılar ve gözyaşları içinde ayrıldılar.
Adam Mickiewicz, içindeki burukluğu, aşkını şiirlerine aktararak, Maria
Wereszczaka adını, Polonya edebiyatında ebedileştirdi.
Maria, babasının seçtiği bir gençle evlendirildi.
Polonya’da babaların sözü dinlenir. Babalara son derece saygı gösterilir. Türk
usulünde olduğu gibi, orada da babaların eli öpülür ve asla yanlarında sigara
içilmez. Şair Adam Mickiewicz bir şiirinde, 16 yaşındaki bir Polonyalının,
ailesine haber vermeden, evden kaçarak Varşova savaşına gönüllü olarak
katıldığını ve büyüklerine haber vermeden bu işi yaptığı için günlerce,
pişmanlık hisleri içerisinde kaldığını anlatır. Şair, yazılarında daima aile
büyüklerine sevgi duyulmasını, onlara son derece saygıyla davranılmasını
öğütler. Mickiewicz bu şiiri belki de sevdiği kızın hareketini, kendi kalbinde
mazur göstermek için yazmıştır
Adam Mickiewicz, burjuva sınıfına mensup Maria ile evlenemeyince, büyük sarsıntı
geçirdi. Daha sonra kendini toplayıp, Paris’te, kendisi gibi Polonya’dan kaçıp,
Fransa’ya sığına bir Leh kızla evlendi. Bu evlilikten iki oğlu, bir kızı dünyaya
geldi. Eşi özverili bir kadındı; hem ev işlerini görüyor, hem de dışarıda
çalışarak, ailenin giderlerine katkıda bulunuyordu.
29 kasım 1830 Tarihindeki ayaklanmanın başarısızlığı üzerine, gelenekleri de
çiğneyip, ebeveynlerine haber vermeden temin ettiği bir pasaportla, Rus
egemenliği altındaki topraklardan kaçarak Fransa’ya gitti ve kendisinden önce
giden Polonyalı gençlerle buluştu. 32 yaşındaydı. Fransızca’sı mükemmeldi.
Devrin Eğitim Bakanı Victor Lausen, Üniversitede bir Slav Dili ve Edebiyatı
Bölümü açtırıp, başına Micciewicz’i geçirdi. O bölümdeki öğretim üyeleri
Michelet ve Quinet’le birlikte yaptıkları başarılı çalışmalardan dolayı, Fransız
Hükümeti tarafından ödüllendirilip, taltif edildiler.
O arada, “Polonyalı Göçmenler” adıyla yazdığı kitap, ona Paris’te üstün bir
şöhretin kapısını açtı.
Polonyalı gençlerin Fransa’da örgütlenmeleri ile yetinmeyip, önce İsviçre’ye,
sonra 1838 yılında İtalya’ya giderek; hem çeşitli üniversitelerde dersler verdi;
hem de Polonyalı gençlerin vatan ve ulus sevgisiyle mücehhez örgütlenmelerini
sağlamaya çalıştı. O hareketli bir fikir savaşçısı olduğu gibi, aynı zamanda bir
örğütçüydü.
28 Eylül 1855 Tarihinde İstanbul’a geldi. Amacı gezip dolaşmak, İstanbul’un
turistik yerlerini görmek değildi. 1848 yılında Türkiye’ye sığınan
Polonya’lıların durumunu incelemek ve 1853 yılında başlayan Kırım Savaşında
onların Türkiye saflarında aldıkları yeri güçlendirmek amacıyla, Osmanlı
Devleti’nin başkentine gelmişti. Kırım Savaşı Polonya’lılar için de bir
fırsattı. Fransızlar, İngilizler, Sardunyalılar, Rusya’ya karşı Türkleri
desteklemek amacıyla, asker göndermişlerdi. Rusya’ya karşı açılan büyük savaşta
Polonyalıların da yer almaları, vatanlarını işgal altında tutan Rusları hezimete
uğratmak düşüncesinden kaynaklanıyordu.
Paris’ten ayrılmadan önce Mickiewicz’e, Napolyon III’un imzasını taşıyan bir
belge verildi. Bu belgede Fransa İmparatoru, şaire her yerde saygı
gösterilmesini gittiği yerde kendisine kolaylık sağlanmasını rica ediyordu.
Savaş bütün şiddetiyle devam ediyordu. Türkiye’de, Polonyalılardan oluşan bir
ordu teşkil edilmişti. Bu Birliğin komutanlığına sonradan İslam dinine girip,
Sadık Paşa adını alan, Polonyalı Michel Czazkowski tayin edildi. O da şair ve
yazardı. Mickiewicz, Bulgaristan’a giderek, Burgaz kentindeki Polonya Birliğini
ziyaret edip, yakın arkadaşı olan Sadık paşa’ya konuk oldu.
İstanbul’un Tarlabaşı semtinden Dolapdere’ye inen yolun sonlarına rastlayan
Tatlıbadem sokağında, köşe başında, 29 numaralı küçük, sade bir ev vardır. Üç
katlı, her katta iki küçük odası bulunan bu gösterişsiz ev, Adam Mickiewicz’in
oturduğu ve öldüğü evdir. Bu ev, o sıralarda devam eden Kırım Savaşı’nda,
Polonyalı devrimcilerin toplandıkları, ateşli konuşmalar ve tartışmalar
yaptıkları bir fikir merkeziydi. Polonyalı gençler bu evde toplanır; yemeklerini
kendileri yapardı. Bu gençler arasında Polonezköy’ü kuran Prens Adam
Czartoryski, yazar T.T.Tej ile Henry takma adı ile Subokowski ve sonradan
Müslüman olan Adam Michalowski de vardı.
Mickiewicz’e İstanbul seyahatinde refakat eden Henryk Sluzalski, ilk
izlenimlerini şöyle anlatıyordu:
“Gemi sabah saat 5’te, güneş doğmadan İstanbul Limanına girmek için yavaşlıyordu
Saat 6’da şehri değil, adeta bir mucizeyi gördük…Doğan güneş bütün pencereleri
ve minareleri altın ışıklarıyla parlatıyordu. Gerçekten büyüleyici bir şehir.”
Niyetleri, yanlarında getirdikleri çadırları, geniş bir alana kurup,
oluşturacakları kampta ikamet etmekti. Ama bundan çabuk vazgeçtiler. Şairle
birlikte gelen sekreteri Armand Levy, Mickiewicz’in oğlu Wladyslaw’a yazdığı
mektupta, İstanbul’daki ilk saatleri şöyle anlattı:
“Galata iskelesine bir sandalla götürüldük. Ondan sonra, baban kendi evine davet
etmek için güverteye gelmiş olan Polonyalı bir tabibin evine gittik; oraya
eşyalarımızı bıraktık. Sonra aynı binadaki dairelerden birinin boş olduğu
anlaşıldı. Oraya yerleştik. Henryk buna gerçekten sevindi, çünkü çadırın
kurulabilmesi için elverişli bir avlu bulamayacağını düşünüyordu.”
Şairin arkadaşlarından Subokowski, o günlerde gönüllü olarak Kırım Savaşına
katılmak üzere hazırlığa başlamıştı. İlk iş olarak, savaşa katılanların
giydikleri orijinal bir kalpakla elbise satın aldı. Mickiewicz anılarında, bu
arkadaşının pasaportundan ve kalpağından başka hiçbir şeye önem vermediğini uzun
uzun anlatır. Polonyalı gençlerin o sıralarda şaşırdıkları ve yadırgadıkları tek
şey, sık sık meydana gelen yangınlardır. Günün birinde kendi evlerine de
yangının sirayet edebileceği korkusuyla, savaş yolcusu arkadaşı Subokowski’nin,
yatarken kalpağı ile pasaportunu, daima yastığının altına yerleştirdiğini, bir
yangın zuhurunda, öncelikle bunları kurtarmayı tasarladığını hikaye eder.
Misciewicz’in İstanbul’daki günlerinin çoğu, Avrupa’daki Polonya’lılarla, Türk
Ordusunun yanında Kırım Savaşı’na katılan Polonya’lılar arasında bağlantı
sağlamakla geçti…O srada İstanbul’da kolera salgını vardı ve halk kırılıyordu!
Bir gün Kurtuluş sırtlarında geçici barakalarda yatırılan hastaları ziyarete
gitti. Koleralı hastalara geçmiş olsun dileklerini söyleyip, onlarla sohbet
ederken, hastalığı kaptı ve koca şair on gün içinde göçüp gitti. Bir ülkü uğruna
Türkiye’ye gelen şair, deyim yerindeyse pisi pisine öldü! Ölümünden kısa bir
süre önce, hastalığı sırasında başucundan ayrılmayan, Türk Ordusunda önemli
hizmetlerde bulunmuş olan İskender Paşa’ya şunları söyledi:
“İstanbul’da koleradan öleceğimi bilseydim, yine de buraya gelirdim. Çünkü bu
benim vazifemdi. Ben Fransa’da Bilimler Akademisinin Umumi Katibi olmaktansa,
bir Türk taburunun katibi olmayı tercih ederim…”
Şair, gerçekten bir ülkü uğruna İstanbul’a gelmişti. Amacı dünyanın her yanına
dağılmış olan Polonyalı gençler arasında işbirliği sağlamaktı. Ölürken de
belirttiği gibi, Türkiye’deki bir Tabur katipliğini, Fransa’daki son görevi olan
Bilimler Akademisi Genel Sekreterliği’nden daha önemli ve kutsal sayıyordu.
Adam Mickiewicz’in ölümü, soğuk ve kapalı bir güne rastlar. Tarih 28 Kasım
1855’dir. Yazar arkadaşı F.F.Fej’in cenaze töreniyle ilgili yazısından
öğrenildiğine göre, gurbette ölen bu hürriyet kahramanı ve ulusal şair için
İstanbul’da çok sessiz bir tören yapılır. Bu töreni siyahlar giyinmiş olan
Müslüman Türkler de hüzünlü bir biçimde izlemişlerdir. Şairin oda arkadaşı
yazısında şu cümlelere de yer vermiştir:
“Beyoğlu’nun çamurlu yolları arasında, bir çift öküzün çektiği sade bir arabayla
ilerliyordu. Araba üzerinde siyah örtüye sarılı bir tabut vardı.
Polonya’lılardan başka kimse yok sanıyorduk. Yanılmış olduğumuzu az sonra
anladık. Arkamızda, sokağı kaplamış, başlarına siyahlar sarmış, sel gibi bir
kalabalık akıyordu. Cenaze alayında her milleti temsil eden kişiler vardı.
Sırplar, Dalmaçyalılar, Karadağlılar, Arnavutlar, İtalyanlar gördüm. Bulgarlar
daha çoktu. Ölenin şahsında, Slav şiirinin dehasına duydukları saygıyı böylece
gösterdiler.
Adam Mickiewicz’in iç organları, bugün sakin bir müze olarak kullanılan evinin
bodrumuna gömüldü. O zamanki usule göre tahnit edilebilen cesedi, Fransa’nın
Türkiye’deki elçiliği vasıtasiyle, Paris’e gönderildi ve Paris’teki Madlen
Kilisesinde yapılan büyük bir törenden sonra Krakov’daki Wawel Kraliyet Şatosu
Kilisesinin mezarlığına gömüldü. Bu suretle şairin yaşamı ve ölümüylü ilgili
İstanbul’la birlikte Paris ve Krakov’da da anıları yaşamaktadır.
Kitabımızın kimi yerlerinde yinelediğimiz gibi, Polonya’nın komşusu olan ülkeler
tarafından işgal edilmesi olayını tanımayan tek Devlet, Osmanlı İmparatorluğu
oldu. Avrupa’daki devletlerin hiç birisi, küçük bir protestoda dahi bulunmaya
gerek görmediler ya da buna cesaret edemediler. Tarihte, Türkler’in cesareti,
insanlığı ve mazlumlara karşı duyarlılığı defalarca tekerrür etmiştir. Bu
gerçeği çok kez dile getiren Mickiewicz, çevresine şunları söylemiştir:
“Polonya’nın komşu düşmanlar tarafından bölünmesine hiçbir devletin ses
çıkarmadığı günlerde, tek dostumuz Türkler olmuştur. Biz Türkler’i, düşmanımızın
önünde eğilmediği ve Polonya’nın işgalini kabul etmediği için, üstün bir Millet
olarak severiz.”
Adam Mickiewicz, İstanbul’da gördüklerini ve duyduklarını Paris’teki dostlarına
gönderdiği mektuplarda tatlı bir uslupla anlatmıştır. 15 Kasım 1855 tarihinde,
yani ölümünden 13 gün evvel kaleme aldığı bir mektupta, İstanbul’da geçen
vakitlerini ve o zamanın İstanbul’unu şöyle anlatmıştır:
“…Sizlere İstanbul’un güzelliklerinden bahsetmeyeceğim. Çünkü başkalarından
duymuşsunuzdur. İnsanların yaşantılarının içyüzü, hiç de dıştan göründüğü gibi
değil. Burada ilk günler bazı zorluklarla karşılaştık. Fakat çok kolaylıkla, her
şeye alıştım. Şunu söylemek isterim ki, bazı semtlerden geçerken, kendimi
vatanımın sokaklarında sandım. Bazı meydanlarda tavuklar, horozlar, köpekler bir
arada dolaşıyorlar! Bizim oturduğumuz eve gelmek için, birçok dar, küçük ve
karakteristik sokaklardan geçiliyor. Bazen vapurla Boğaz’da ahbaplara gidiyoruz
ve çok hoş vakitler geçiriyoruz. (Şair daha çok Bebek’te ünlü bir Türk ailesine
davet ediliyordu)
Buradaki satıcılarla esnaf, çok namuslu ve kibar kişilerdir. Bu durumları çok
hoşumuza gidiyor. Çarşıdan geçerken satıcılar, sizi rahatsız etmezler.
Etrafınızdaki malları, satıcının hiçbir müdahalesine maruz kalmadan, rahatlıkla
tetkik edebilirsiniz. Fiyatını sorduğunuz zaman, yalnızca cevaplandırırlar ve
tekrar kendi meşguliyetlerine dönerler. Türk parası sıkıntım olduğundan bana,
kredili mal veriyorlar.
Hayatımda ilk defa burada, böyle bir yerde, alış-veriş etmek arzusunu duydum.
Çarşıları, tarihi abideleri gezdikten başka, şimdilik yaptığım mühim bir iş yok.
Burada birkaç hafta daha kalmak ve daha rahat bir yer kiralamak niyetindeyim.
Yemeklerimizi evde hazırlıyoruz. Size bu mektubu yazarken arkadaşım, tavuklu
pilav pişiriyor. İştahımız o kadar açık ki, şayet oraya dönünce, bir gün size
yemeğe gelirsem, lütfen bana çift porsiyon yemek vermenizi rica edeceğim.”
Mickiewicz’in öldüğü ev, daha sonra şairin anısının yaşatılması amacıyla, bir
Polonyalı tarafından satın alındı; daha sonra da Müze haline getirildi ve
bakımı, onarımı, yönetimi Türk-İslam Eserleri Müzesi’nin himayesine verildi.
Şairin, ölümünden sonra tahnit edilen iç organlarının gömüldüğü bodrum, mermerle
kaplandı ve buraya bir de şu ifadenin yazılı olduğu anı levhası konuldu: “26
Kasım-30 Aralık 1855 Adam Mickiewicz’in geçici kabri.” Bu evde, gerek şairin
ölüm yıldönümlerinde, gerekse Kırım Savaşının yıldönümlerinde törenler
düzenlendi. 1908 Meşrutiyet İnkılabından sonra, Paris’ten yurda dönen
Jöntürkler, vatandan uzakta, vatan hasretiyle yaşamak mecburiyetinde kalmış olan
Şair Mickiewicz için tören yaptılar; kapıya, üzerinde, “Polonyalı büyük şair ve
vatanperver Adam Mickiewicz-Türk dostu. İttihat ve Terakki Fırkası. 10 Temmuz
1909” yazılı olan bir anı plakası çaktılar. İttihat Terakki Partisi adına
Selahattin Bey ile, Atatürk’ün yakın arkadaşı Ömer Naci Bey, o törende,
heyecanlı ve uzun konuşmalar yaptılar. Onların çaktıkları plaka, mütareke
yıllarında kaldırıldı… 1933 yılında evin cephesine, İstanbul’da yaşayan
Polonyalılar tarafından, üzerinde; “ Büyük dahi şairimiz Adam Mickiewicz, ölüm
yıldönümü münasebetiyle İstanbul lehleri, 1855-1933” yazılı olan başka bir plaka
takıldı.
Şairin yüzüncü ölüm yıldönümü olan 1955 yılında, yaşadığı evin müze haline
getirilmesi girişimlerinde bulunuldu. Polonya ve Türkiye makamlarının temasları
sonunda, şairle ilgili bir sergi açılmasıyla birlikte müze arzusu da gerçekleşti
ve bu kez şu tümceyi içeren bir plaka çakıldı: “1855-1955 Müze büyük Polonyalı
Şair adam Mickiewicz’in vefatının 100. yıldönümünde açıldı”
Bu küçük evin her katında şairin portreleri, büstleri, eserleri ve o döneme ait
gravürler sergilenmektedir.
Taksim, Beyoğlu gibi, İstanbul’un merkezindeki ünlü mekanlara çok yakın bir
yerde bulunan evin bulunduğu sokağın adı, şairin ilk adından mülhem, Adam Sokağı
idi. Sonra buraya Badem Sokağı denildi. Bununla da yetinilmedi Tatlı Badem
Sokağı’na dönüştürüldü. Oysa sokağın ideal adı, Adam Mickiewicz Sokağı
olmalıydı.
Şairin İstanbul’da oturduğu ev veya evler ile ilgili olarak, araştırmalar
sürdürülmekte olup, yeni bilgilere ulaşılmaktadır. Bu çalışmalar
tamamlandığında, bizim de, belgeleri gördükten sonra, bu hususta düzeltmeler
yapmamız doğal olacaktır. Ancak, önemli olan, O’nun oturduğu evler değil,
bıraktığı anılardır.
Mickiewicz’in ölümünün 100.Yıldönümünde UNESCO’nun anma törenine kadar, hakkında
yüzlerce makale ve kitap yayımlandı. Anısı için törenler düzenlendi; büstleri
yapıldı; heykelleri dikildi. Paris’te ve Varşova’da O’nu ölümsüzleştiren büyük
abideler yükseldi. Aynı şekilde, ölümünün 150. Yıldönümü olan 2005 yılında da
Polonya’da ve başka ülkelerde, çok yönlü etkinliklerle anıldı.
Türkiye’de de Büyükelçi Grzegorz Michalski’nin girişimiyle, Çankaya
Belediyesi’nin Ankara’daki Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde bir anma toplantısı
düzenlendi. Bu toplantıda şairin şiirleri seslendirildi ve ünlü sinemacı A.Wajda
yönetiminde, Mickiewicz’in “Tadeusz Bey” manzumesinden hareketle kurgulanan uzun
metrajlı film gösterildi. Ayrıca, İstanbul’da yaşadığı ve kapısında O’nun
anısına bir plaket bulunan evin önünde de bir anma toplantısı yapıldı.
Ortak ve Evrensel Değerler
Polonya’nın Ankara Büyükelçisi Ekselansları .Grzegorz Michalski uzun süre
düşünüp planladığı önemli bir etkinliği gerçekleştirdi. Ankara’daki üst düzeyde
görevli eski ve yeni bürokratlarla, Polonya dostlarına şöyle bir mektup
gönderdi:
“Polonya Cumhuriyeti Ankara Büyükelçiliği ile Sayın Dr.Nurettin Erbil’in
işbirliğiyle hazırladıkları Türkiye’deki Kırsal Kesimde Dağ ve Orman Köylerinin
Barındırdığı Çeşitli Yöresel Kültürler:Gelenekler, Sosyal Yaşam ve Ekonomik
Etkinlikler başlıklı sergi broşürünü ve ona dayalı olarak 23 Şubat 2006
tarihinde Büyükelçiliğimiz salonlarında, T.C.’nin 9.Cumhurbaşkanı Sayın Süleyman
Demirel’in himaye ve huzurlarında gerçekleştirilecek Sergi Açılış ve Panel
etkinliğine katılım davetimizi Tarafınıza iletirken, varlığınızla bizleri
onurlandıracağınızı ve çok önemsediğim, kültürel etkinliğimizi mutlaka
zenginleştirecek entelektüel katkılarınızdan bizi mahrum etmeyeceğinizi
umuyorum.
Ortak ve evrensel değerlerin pekiştirilip geliştirilmeleri doğrultusunda çaba
gösteren Türkiye’nin kucak açtığı çeşitli kültürlerin ve Türkiye ile Polonya’nın
ortak kültür hazinesinin çağımız Avrupa’sına nasıl katkı sağlayabileceğini
tartışmaya davet etmekteyim.
Broşürün de ele verdiği gibi, gerçekleştireceğimiz bu etkinlik iki temele
dayanmaktadır. İlk bölümde Sn. Erbil’in Türkiye’deki dağ köylerindeki kültürel
çeşitliliğe ilişkin sunumu; ikinci bölümde ise Polonezköylüler’in, Türkiye’de
Boğaz Kıyısındaki Leh Köyü Polonezköy’e ilişkin sunumları yer almaktadır.
Sunumlar Türkçe yapılacak ve Sn. Demirel’in konuşmasını takiben fikir teatisi
bölümüne geçilecektir.
Sunumlar, sergi, bunları takip edecek açık büfe davet; aslında bizim açımızdan
bütün bunlar, acaba Polonezköy örneği Türkiye’nin çok kültürlü yapısında ideal
ve tekrar edilmeye değer bir örnek midir, sorusuna yanıt aranacak bir tartışma
ortamı yaratabilmek için, birer bahaneden ibarettir. Türkiye Cumhuriyeti’nin
çeşitli devlet mercilerinden, Türk bilim kurumları ve enstitülerinden çok sayıda
Türk aydının katılımını öngördüğümüz bu faaliyette, bir düşünsel hareketlilik
yaratmak arzusundayız. Bu yüzden katılımınızı ve yapacağınız entelektüel katkıyı
çok önemsiyorum.
En derin saygı ifadelerimle.”
Bu çağrı ile, Polonya’nın Ankara Büyükelçiliği, tarihi bir akşama ev sahipliği
yaptı. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in yanı sıra, kimi eski Bakanlar,
Büyükelçiler, Bilim adamları ve entellektüeller, Sayın Michalski’nin konuğu
oldular. Bizim de iştirak ettiğimiz toplantıyı, güzel Türkçesi ve esprileriyle
yöneten ve açış konuşması yapan Exc.Michalski, Türkiye-Polonya dostluğunun
önemini vurguladı.
Dr.Nurettin Erbil, Türkiye’deki dağ ve orman köylerindeki yaşamı, slayt
gösterisi eşliğinde anlatırken; bu konuda Türkiye ve Polonya benzerlikleri
vurguladı. Bu sunumdan anlaşıldı ki, kırsal kesimde yaşayan Türk ve Leh
uluslarının gelenek ve görenlerinde, gerçekten büyük paralellikler
bulunmaktadır.
Polonezköy sakinlerinin en yaşlısı olan kişi ile, Köyün muhtarı ve köyün bağlı
olduğu İstanbul-Beykoz Belediye Başkanının konuşmalarından sonra Cumhurbaşkanı
Süleyman Demirel veciz bir konuşma yaptı. Demirel konuşmasında, Osmanlı-Lehistan
ilişkilerine ve Polonya’ya, Cumhurbaşkanı olarak yaptığı geziye de değindi.
Sergi açılışı ve açık büfe ikram ile, program sona erdi.