XX. YÜZYILIN SON YİRMİ YILINDA
POLONYA ŞİİRİ
Nobel Sahiplerinin Kanatları Altında
Şiir, en azından bir iki yüz yıldır, Polonya Edebiyatı’nda özel bir yer işgal etmektedir. 1795 yılında ulusun bağımsızlığını, onun peşi sıra da tüm kurumlarıyla birlikte devletini yitirmesinden sonra, Polonya’nın (I. Dünya Savaşı’nın mutlu sonla bitişiyle) bağımsızlığını yeniden kazandığı 1918 yılına değin, yüzyılı aşkın bir süre şiir, ulusal bilincin kuşaktan kuşağa taşıyıcısı olmuştu. Vatandaşlık bilincinin ve vatanseverliğin şekillendirilmesi
sorumluluğu onun omuzlarında kalmış, tarihlerinin en dramatik anlarını yaşarken Polonyalılar onda avunma ve umut aramışlardır. Polonya’da şiir hep özel bir saygı görür, ama ondan “ciddi” şeyler yazması da beklenir. Yanlış olabileceğini riskini göze alarak şöyle bir iddiada bulunulabiliriz: Polonyalı şair, diyelim ki, şiirinde şaka yapacak olsa, okuyucuları ondan önemli konulara ilişkin, yani vatandaşa, topluma ya da felsefi-varoluşa ilişkin şakalar yapmasını bekler. Kendisi bir eğlence vasıtası olarak alıp yalnızca eğlendirmeyi amaçlayan şiirse, genelde hep küçümsemeyle karışık bir güvensizlik duygusuyla karşılaşmıştır. Yine yanlış olabileceği riskini göz alıp şöyle bir iddiada daha bulunulabilir: Polonyalılar, yazarlarını severler sevmesine ama, şairlerine aşıktırlar ve sıradan şeyler yazsın istemezler. Şiirin Polonya Edebiyatı’nda ön plandaki yeri, daha önce de söz edildiği gibi, biraz tarihi şartlardan, biraz da toplumun öncelik verdiği, aslında gelip geçici olmalarına karşın net biçimde gözlemlenebilen bazı meselelerden kaynaklanan, bir anlamda Polonya’ya has bir durumdur. Aslında içinde gerçek payı da bulunan, şöyle bir şaka yapılır: Derler ki, Polonya Edebiyatı ile Fransız Edebiyatı arasındaki en bariz farklılık, Fransa’da yılda 300 roman ve 30 şiir kitabı yayınlanması, Polonya’da ise bunun tam aksinin yapılmasıdır. Basitleştirerek söylersek; Polonyalılar, onlarda kendilerine dair bir tanım, ama daha önemlisi heyecan bulabilmek için, hani neredeyse “ezelden beri”, düzyazıya nazaran şiirlere daha fazla gönül koymuşlardır. Bir şeyi eğer şiirsel bir dille ifade edeceklerse, kalemi de ellerine daha hevesli alırlar. Polonya’da edebi eleştirinin duayeni Jan Blonski, o yüzden şöyle der: “Çağdaş Polonya Edebiyatı şiirle ayakta durur.”
Tarih, Siyaset, Edebiyat
So
n yirmi yılda meydana gelen iki olayın, öyle görünüyor ki, Polonya şiiri için çok temel bir anlamı vardır. Bunlardan ilki, 1980’de edebiyat alanında Nobel Ödülü’nün Czeslaw Milosz’a verilmesi; diğeri, bu sefer 1996’da yine edebiyat alanında Wislawa Szymborska’nın Nobel’e layık görülmesidir. O tarihe kadar, bu manevi değeri yüksek ödülünün Polonya’daki sahibi yazarlar (1905’de Henryk Sienkiewicz, Quo Vadis’in yazarı ve Wladyslaw St. Reymont, Köylüler’in yazarı) olmuşlardı; şimdi iki şairin ödüllendirilmesi, Vistül kıyısındaki çağdaş şiirin gücünün ve niteliğinin sanki onaylanması demek oluyordu. Ödül alanların yazmayı bırakmamış oluşları ve sürekli zenginleştirdikleri edebi birikimleri nedeniyle bugün de en önemli Polonyalı aydın ve şairlerin arasında bulunuşları, özellikle önemlidir. En azından Szymborska için ödülün anlamını bu şekilde (aynı zamanda bu ödülün, öncelikle yazarın bireysel, tekrarlanamaz yaratıcılığına hakkının verilmesi olduğunu da anımsayarak) okuyabiliriz.
Milosz’un aldığı ödülün ise başka bir boyutu daha vardır, çünkü dönüm noktası niteliğindeki tarihsel olaylarla aynı zaman dilimine denk düşmektedir. Polonya, II. Dünya Savaşı’nın sona ermesinden, 80’li yıllardaki o ünlü “halkların baharına” dek, Sovyet etkisi yörüngesinde kalmıştı; ülked
eki kültür politikasını ise komünist iktidar belirlemişti. Bu iktidara karşı (hem siyasi hem edebi) muhalefet yurt dışında (başta Amerika Birleşik Devletleri’nde olmak üzere, Büyük Britanya ve Fransa’da) göçmenler tarafından 1945’den itibaren, yani soğuk savaşın Avrupa’ya getirdiği bölünmenin ta en başından itibaren yürütülmeye başlanmıştı. Yurt içindeki muhalefet ise, aslında anlaşılır nedenlerden ötürü daha yavaş şekillendi, organizasyon yapıları yetmişli yılların ortalarında iyi bir duruma erişti ve rejimin baskısıyla karşılaştı. 1980 Ağustosunda, Polonya’nın savaş sonrası tarihindeki toplumsal başkaldırılara bir yenisinin daha eklenmesi sonucunda ve çeşitli siyasi etkenlerinin (1978’de Roma-Katolik Kilisesi’nde bir Polonyalının Papalık görevine başlaması, kısa bir süre dünyadaki gerilimin azalması, SSCB’nin Afganistan’daki silahlı müdahaleye yoğunlaşması gibi) elverişli bir durum almasıyla ülkede bağımsız sendikaların, “Dayanışma”nın kurulması (komünist ülkelerde bu büyük bir olaydır) ve devletin (kültür alanı da dahil olmak üzere) vatandaşlar üzerindeki baskısının genel anlamda gevşemesi noktasına gelindi. 1951’den bu yana yurt dışında yaşayan ve hakkında resmi olarak konuşmanın ve yazmanın yasak edildiği Milosz’a Nobel verilmesi, toplumun ve “memleketteki” sayısız yazarın özgürlük taleplerine hatırı sayılır bir güç kattı. Komünist iktidar, 1981’de sıkıyönetim ilanıyla bu özgürlük festivaline engel olmuştu olmasına ya, özgürlüğün tohumu toprağa düşmüştü bir kez... İktidarla toplum arasındaki siyasi çekişme, uzun yıllar sonra, her iki tarafın da iyi niyetiyle, 1989’da yapılan ve Polonya’nın demokratik ülkeler ailesine geri dönüşünü sağlayan barış görüşmelerinde sona erdi.
Bir buçuk yıl kadar nispeten daha özgür bir havanın solunması (devlet sansürü o süreçte biraz daha müsamahalı davranıyordu), ardından sıkıyönetimin ilan edildiği gece, sonunda da merkez Avrupa’daki bütün bir komünist bloğun yıkımını getiren seksenli yıllar sonundaki büyük dönüm noktası; işte bütün bu olaylar Polonya şiirine kalıcı mührünü b
asmıştı. Zira, lirik doğasında sessizlik, kırılganlık ve öznellik yatsa da, şiirin diğer sanatsal yazın biçimlerine göre gelişen olaylara daha çabuk tepki verme gibi bir olanağı vardır.
Polonya Şiirinin Kutupları
Bunlardan ilki, toplumsal ve siyasi soru
nlara angaje olmuş, belli bir anda toplum için önemli olan konularla ilgilenen, ulusun birlikte yaşantısı alanındaki bütün önemli fenomenlere canlı tepkiler veren “dava” şiiridir. Hiç kuşkusuz, seksenli yıllar Polonya şiiri, işte böyle bir şiirdir, hatta “sıkıyönetim şiiri” diye bir kategoriden, yani çok açık şekilde ayırt edilebilen, genelde propaganda ya da bildik siyasi hiciv düzeyindeki bir edebiyattan söz edilir.
Öyle ya da böyle, çeşitli koşullarıyla birlikte toplumsal yaşantı dönemin yazarlarının yapıtlarına izini bırakmıştır. Yetmişli yıllarda yazmaya başlayan ve neredeyse hemen bağımsız, sansür dışında kalan edebiyat akışına katılan – ör. Tomasz Jastrun, Antoni Pawlak ya da en yeteneklilerinden sayılan Jan Polkowski gibi – yazarların kariyerlerin
de, o döneme duyulan nefret hiç çıkmayacak bir iz bırakmıştır. Bu durum, söz konusu yazarların onları kuşatan yeni gerçeklikte ya ortadan kaybolmalarına (Polkowski yıllardır hiçbir şey yayınlamamaktadır) ya da onları metinsel anlamda artık geçmişte kalmış kamplaşmalarla bağı olan okuyucu için yapıtlar vermeye zorlamıştı. Ama aynı zamanda birçok önemli şair (ör. Tadeusz Rozewicz, Nobel ödüllü her iki şair, bir de genç kuşağın çok sevdiği Bohdan Zadura ve Piotr Sommer), bu karşılıklı hırlaşma çılgınlığında öznel, özgün sanatsal bir yaratıcılık alanı kurtarmayı başarmışlardı. Aslında ta seksenlerin ortalarından başlayarak Polonya kültüründe günlük, zaman açısından genelde geçici ve yüzeysel konulara gerektiğinden fazla karışmaması için sanatı korumak gerektiği konusunda, zaman zaman hız kazanan bir tartışma sürdürülecektir.
Bir taraftan şahsi dışavurumcu, “kendinci”, psikolojik-duygusal analizi hedefleyen bir şiir düşüncesi, diğer taraftan ise şiiri insan var oluşu için en temel konuları (felsefi, manevi, dini sorunları) yüceltmeye ve abartılı bir tonlamaya kaçmadan ele alan bir sanat dalı olarak değerlendiren bir şiir düşüncesi görülür. İşte tam da bunlar, Polonya şiirinin iki kutbu ve doksanlı yıllardaki gelişiminde baskın olan iki eğilimidirler. “Dava şiiri”, romantik –bağımsızlık savaşçılığının zengin geleneğine (Polonyalıların XIX. yüzyıldaki birbirini izleyen ayaklanmaları ve II. Dünya Savaşı sırasında verdikleri mücadelenin yarattığı geleneğe) seve seve atıfta bulunacak, “şahsi ve filozof” şiir de yabancı
edebiyatlarda (ör. Güney Amerika ve Anglosakson edebiyatlarında), aynı zamanda tarihi çalkantılar nedeniyle pek fazla tanınamamış bazı yerli edebiyat yönelimlerinde (ör. XX. Yüzyıl başlarındaki fütürist-dadacı gelenekte) güle oynaya ilham arayacaktır.
Dö
nüm Noktasından Sonraki Şiir
1989 yılı, hem şiire hem de bütün kültüre bir dizi değişiklik getirmişti. Siyasi dönüm noktası (kadife gibi yumuşak olsun ya da Çekoslovakya’da ve Romanya’da olduğu gibi kanlı olsun, Avrupa’nın bu bölgesinde diğerlerine öncülük yapan, sistemin “kadife evrimi”), aynı zamanda edebiyatta yoğun estetik değişimlerle mi meyve vermiştir diye, eleştirmenler arasında, işin aslı bugüne değin, tartışmalar sürüp gitmektedir, ama bu konuda birkaç şey su götürmez: İlk olarak yayıncılık yapı
sı değişmiştir, (ister rejime ister muhalefete bağlı olsun) siyasi kurumların edebiyattaki patronluğu sona ermiş ve gerçek arz ve talebin belirlediği bir pazar oluşmuştur. Bununla beraber editör-okuyucu süreçleri de ticarileşmiştir. Bu, bir yanıyla şairleri yapıtlarıyla birlikte yayın sektörü ve onların promosyon araçları tarafına “itmiş”, diğer taraftan kültürel kurumların merkezden yönetimi ortadan kalkınca yöreselleşme gündeme gelmiştir ki bu durum genç şairlerin işini bir ölçüde kolaylaştırmakta ve sayıları az olmakla birlikte edebiyatı bilen bir okur kitlesine doğrudan ulaşma olanağı vermektedir. Bu dönüm noktasının diğer bir sonucu da, okuyucuların şiirden beklentilerinin değişmesidir. Doksanlı yıllarda artık kimse bir şiir kitabından tanımlama ya da bir sentez getirmesini beklememektedir: Beklenen şey gerçekliktir, mental-manevi ya da uygarlığa ait dönüşümlerdir. Bu beklentiler, daha çok epikle ilişkilendirilmeye başlanmışlardır ki aslında bu da Avrupa’nın modern kültürel formasyonu için çok tipiktir. Üçüncü ve son sırada şunu söyleyebiliriz; bu dönüm noktası kendisini kabul ettirmiş şairlerin sanatlarına bir mesafeyle bakma, bununla birlikte de Polonya çağdaş şiirinin karlarının ve zararlarının, şanslarının ve onu bekleyen tehlikelerin, giriş mahiyetinde de olsa, bir değerlendirmesini yapma olanağı vermiştir.
Çağın Sonu ve Büyük Üstatlar
Yüzyılın sonunda sahip olduğumuz bakış açısıyla geriye bakıldığında, son elli yıllık Polonya şiirinin, sayısız yazar grubu arasından gerçek dehalar ve yıldızlar çıkartmış olmak gibi bir ayrıcalığa sahip bulunduğu, açık bir şekilde görülmektedir. Hala yazmayı sürdüren sanatçılara, Polonya şiirinin iki temsilcisine 15 yıl arayla verilen iki Nobel, zaten durumu kendiliğinden ortaya koymakta ve saygın ödül sahiplerinin t
anıtımına yetmektedir. Ancak Zbigniew Herbert (ne yazık ki 1998'de ölmüştür) ve Tadeusz Rozewicz de dünya şiirinin en önde gelen isimleridir. Nobel ödülleri, özelde Wislawa Szymborska ve Czeslaw Milosz’un, ama genelde Polonya şiirinin dünyada öteden beri topladığı yüksek notların sadece hakkını teslim etmiştir. Bununla birlikte, yüzyılın ikinci yarısında şiirin etkisinin azaldığını da itiraf etmek gereklidir, zira dünya çapında yazarlar bayrak yarışında ve popülerlikte birinciliği ele geçirmişler, böylece Polonya’nın Nobel sahibi şairlerinin popülaritesi gerçek şiir fanatiklerinden oluşan, kendi içine çok kapalı bir kitleyle sınırlanmıştır.
Son yirmi yıl,
Büyük Dörtlü’nün (Szymborska, Milosz, Rozewicz, Herbert) yaratıcılıklarında, şiir dünyalarında o güne kadar var olan sanat ve tema süjelerinin kemale erdiği bir zaman dilimidir. Burada Czeslaw Milosz kendi başına bir fenomen oluşturmaktadır, çünkü En Büyük Ödülü aldıktan sonra da şiir kitapları, edebi deneme seçkileri, inceleme ve eleştiri kitapları yayınlayarak görülmedik derecede üretken bir yazar olmuştur (doksanlı yıllardaki önemli yapıtları: Roman taslakları Metafizik Boşluk, 1995; Avcının Senesi, 1990; şiir kitabı
Nehrin Kıyısında, 1994; şair Anna Swirszczynska üzerine bir kitap
Konuğumuz Nasıldı?, 1996; denemeler Adalarda Yaşam, 1997; Yol Kenarı Köpeği, 1998.). “İleri yaşlar” yaratıcılık süreci, aynı zamanda bir bilanço çıkarmak ve temel iddialarda bulunmak sürecidir. “Yaşam ve sanat” ikilemini tartışan (ör. Milosz ve Rozewicz şiiri), bir ahlaki bilanço çıkartan (ör. Herbert ve Szymborska), kültürün kondisyonunu sorgulayan (ör. Rozewicz ve Herbert’in şiiri), kuşaklararası düşünsel bir hesaplaşma yapan (ör.Rozewicz ve Herbert’in şiiri), doğaüstü gücü arayan (Milosz, Rozewicz) Polonyalı şairlerde de aynı
süreç görülmektedir. Böylece Polonya’nın en büyük şairlerinin, Büyük Dörtlü’nün son yönelimlerini karakterize eden dominatları belirleme cesareti gösterilebilir: Bu, Milosz’da onaylama, Szymborska’da (özellikle de Son ve Başlangıç adlı kitabında) bir aydının ironik şüpheciliği, Rozewicz’de (hep alıntı adlı kitabında) uygarlığın ve kültürün savaş sonrası içine düştüğü boşluğun acımasız bir yorumu ve kötünün tanımlanmasıyla cezbetme; Herbert’de (
Fırtınanın Sonsözü adlı kitabında) zamanımızla ahlaki bir hesaplaşma ve çağdaş kültürde dinin erozyonunun doğurduğu felsefi ikilemlerin tespiti olacaktır.
Yukarıda anılan sanatçıların şiiri, sanatsal dehayla herkesin anlayabileceği ölçütlere getirilmiş bir ölüm-kalım edebiyatıdır. Günlük yaşamın herhangi bir ayrıntısında temel olan konuları bulmak – diğer taraftan – görünürde alışıldık olay ve durumlarla ilişkili anlamları genelleştirmek, bunlar Polonya çağdaş şiirinin şairlikleriyle gelişimin yönünü belirleyen, tartışma götürmez otoritelere sahip bulunma mutluluğuna neden olan kartvizitidir.
Polonya şiirinin “yaşlı” (yani kendilerini kabul ettirmiş olan) ustaları arasına (Polonya ulusunun XX.yüzyıldaki acılarını portreleştiren, yaratıcılığı anlamında XVII. yüzyıl şiir geleneğine değin uzanan bir şair ve dönüşüm meselesiyle metafizik konularla ilgilenen hassas bir filozof olan) Jaroslaw Marek Rymkiewicz’i, (duygusal, bireysel duyguları işleyen bir şiir pratikleri olan) Ludwila Marjanska ve Joanna Pollakowna ile doksanlı yıllarda ölen Arthur Miedzyrzecki (bilge, bira
zcık akademisyen bir kültür şairi) ve (postavangard) Zbigniew Bienkowski’yi de katmak uygun olur.
Toplumcular, göçmenler, izlenimciler
“Yeni Ustalar”, kaynağını hem Avrupa’nın 1968 yılında yaşadığı karşı kültür deneyiminde hem de Polonya’nın aynı tarihe denk düşen siyasi dönüşüm ve çalkantılarında (68 Martında Komünist Parti içindeki fraksiyon mücadelelerinin bir sonucu olan Yahudi karşıtı hareketler, öğrenci ayaklanmaları, 1970’de işçi grevlerinin kanlı bir şekilde bastırılmasında) bulan geçmişteki dava
şiirinin, bugün artık ellili yaşlarını süren eski tüfekleridir. Aslında çok sayıda ve birbirinden farklı yönelimleri içeren bu biçimlenme, “68 Kuşağı” ya da “Yeni Dalga” olarak adlandırılmıştı. Stanislaw Baranczak, Adam Zagajewski (ilki Birleşik Devletlerde, diğeri Fransa’da olmak üzere her ikisi de uzun yıllardır yurt dışında yaşamaktadırlar), Ryszard Krynicki (son yıllarda kendisini şiirden daha ziyade yayıncılığa vermiştir) ve son sırada da Ewa Lipska (uzun yıllardır Viyana’daki Polonya Enstitüsü’ nün yöneticiliği yapmaktadır) bu kuşağın sanatçıları arasında en ilgi çekici yapıtları vermiş ve vermeyi sürdüren kalemlerdir. Bu biçimlenmenin diğer şairleri, örneğin Jacek Bierezin (doksanların sonunda hayatı trajik bir biçimde noktalamıştır) ya da Jerzy Gizella (uzun yıllardır ABD’de), olasıdır ki, geçirdikleri zorlu yaşam macerası, yetenekleri nedeniyle ya da Stanislaw Stabro, Julian Kornhauser, Leszek Szaruga örneklerinde görüleceği gibi, aslında çoğunlukla da yurt dışında, Polonya şiirinin elçiliğini ve savunuculuğunu (Szaruga –Alman Dillerinin konuşulduğu alanda ve Kornhauser – Balkan ülkelerinde) üstlenip kendilerini şiir yazmaktan çok bilimsel çalışmalara, köşe yazarlığına, eleştirmenliğe verdikleri için gelişmemişlerdir.
“Yeni ustalar” için, şiirsel yaratıcılıklarının yetmişli yıllar ve seksenlerin başındaki çok güçlü, saldırgan sosyo-siyasi adanmışlığından, içine metafiziğinde bulaştığı duygusal mesafeye sahip, ironik, dünyayı gözleyen bir şiire doğru geçirdiği evrim karakteristiktir.
Yetmişlerde Stanislaw Baranczak, Polonya şairleri arasında non-konformistlerin en başta gelenidir. Yetmişlerin sonuna doğru iktidar ve sansür (artık resmi yayın yapamamaktadır) tarafından takip edilir, kendisini siyasi çalışmaya, İngilizce’den çevirilere (kısa sürede bu
alanda tam bir fenomen olarak kabul edilecektir) verir, ayrıca hem yurt içinde –sansür kontrolünden geçirmeden – hem de göçmen yaşantısında şiir kitapları ve denemeler yayınlar. Yetmişli yıllarda yayınladığı şiir kitapları “Ben bunun doğru olmadığını biliyorum” ve “Suni Teneffüs”, yalnızca “devrim”, yalnızca “eylem” şiiri olmayan, aynı zamanda bireyin varoluş çelişkilerini ufkunda gözden yitirmeyen antikomünist şiirin doruk yapıtları olarak kabul edilmişlerdi. Baranczak bu yapıtlarda, resmi dili (yani televizyonun, radyonun ya da emir kulu yazarların – örneğin düzenin komünist bekçilerini olumlu açıdan gösterme sorumluluğunu üstlenmiş “milis edebiyatı” yazarlarının dilini) küçük düşürme yoluyla iktidarı ve despotça yönetilen bir toplumdaki hakim ilişkileri de küçük düşüren bir sanatçı olarak belirmekteydi. Amerika Birleşik Devletleri’ne gittikten sonra (Baranczak kısa bir süre önceye kadar Harward Üniversitesi’nde dersler vermekteydi) şiiri değişmeye başlar ve şair kademe kademe (ki değişimin sınır noktası 1986’da yayınladığı “Atlantis” adlı yapıttır) metafizik, günlük yaşamda doğaüstü deneyimler arayan bir şiir tertibini benimser (bu sürecin doruk yapıtı 1988’de yayınlanan Bu Dünyadan Manzara Resimleri adlı şiir kitabı olmaktadır). Yani, özellikle şimdi – göçmen yaşantısı sürdürürken – (bilincinde olunan ya da olunmayan) ruh hallerinin ve benliğin taşıyıcısı olan dile özel bir özen göstererek geleneksel gerekliliklere, tipik durumlara uzanır. Baranczak, doksanlı yıllarda, ilerleyen parkinson hastalığına rağmen, hala çeviriler yapmakta, çeviri ve edebi şakalar antolojileri yayınlamakta, şiir ve denemeler yazmayı sürdürmektedir. Polonya edebiyatının çok yönlü ve en üretken yazarlarından birisidir (doksanlı yıllarda yayınlanmış en önemli yapıtları: Seçme Şiirler, 1990; denemeler Macondo Plakası, 1990; mizahi şiirler
Hayvansı Amansızlık, 1991; Biografımanyak, 1991; atölyesine dair notlar Çeviride Kurtarılan, 1992; Noksansız Barbarlık, 1993; Cerrahi Tamlık, 1998).
Adam Zagajewski’nin şiiri, birbirine zıt “ya hep ya hiç” noktalarında değerlendirilen bir şiir olmuştur. Bir tarafıyla çoktandır kalabalık bir “hayran kitlesinin” ilgisine mazhar olmuş bir şairdir (yurt dışındaki tanıtım davetlerinde, söyleşilerde, kitap fuarlarında da yabancı kamuoyu tarafından abl
ukaya alınır), diğer taraftan şiirini abartılı bulan, onu yapmacık yüceltme ve gereğinden fazla “akademik yazma” ile suçlayan eleştirmenlerin acımasız hücumlarıyla epeyce sık karşılaşmaktadır. Yetmişli yıllarda yayınladığı “Bildiri” ve
“Et Dükkanları” adlı iki şiir kitabında rejimin yalanlarını ve mantıksızlıklarını, iktidar tarafından dayatılan yaşam kalıplarını acabaya yer bırakmayacak bir açıklıkla alaya almıştır. Zagajewski, varoluşun, siyasetin, ideolojik doktrinin hilelerini acımasızca aşağılayan bir
felsefeci, bir bilgedir. Sözü edilen edebi biçimlenmenin (ortaya çıktığı dönemde totaliter iktidara mualif olmak anlamına gelen, fazlasıyla idealist ve biraz naif) eğilimlerini iyi biçimde ortaya koyan, “gerçeği söyle” ve “lafı dolandırmadan konuş” şeklindeki “68 Kuşağı”na ait iki temel sloganı edebi dile aktaran bir kalemdir. Ancak, seksenli yıllarda edebiyatla siyaset arasındaki sıkı bağları koparmak gerekliliğini dile getiren ilk yazarlardan birisi olmuştur; zira sanat siyasi gürültülere karşı bir reaksiyon olan cazgır köşe yazarlığına nazaran (hatta bu siyasi olaylar çok önemli dahi olsalar) biraz daha önemli, daha önemli değilseler bile, mutlaka daha farklı (özellikle estetik, dini ve kültürel) amaçlara sahipti. Bu teze, 1986 yılında Paris’te ( yazar 1981 yılından bu yana orada oturmaktadır ve aynı zamanda da Teksas Houston Üniversitesi’nde yaratıcı yazarlık dersleri vermektedir) yayınladığı “Dayanışma ve Yalnızlaşma” adlı deneme kitabında yer vermiş, daha öncesinde ise
Lwow’a Gitmek (1985) kitabında bu biçimlenmeye sanatsal bir açıklama getirmişti. Bugün Zagajewski, herşeyden önce, insan varlığının birbiri içine geçmiş karışık yanlarını keşfetmesine vasıta olan güzel, izlenimci ya da sembolist ifadelerin şairidir. Şiirlerinde sanat (özellikle de resim sanatı) üzerine düşünceler fazlasıyla yer bulur, ama alışılmadık derecede noksansız yapılmış toplumsal gözlemler de çok sayıdadır. Ancak, artık bugün Zagajewski, bir zamanların o iflah olmaz asisi değildir; daha ziyade insan kusurlarının, hem iyi hem de kötü yanlara sahip çok anlamlı bir dünyanın var olduğunun bilincine varmış bir portrecidir. Felsefi tematikle, bilinmezcilik sorunsalıyla ilgilenirken (Ateşli Toprak adlı kitabında) Batı insanının çelişkilerini ve postendüstriyel gerçekliğinin insanı Polonyalı okuyucusuna yakından göstermeyi de başarır (Arzu).
Ryszard Krynicki ve Ewa Lipska, Baranczak ve Zagajewski’nin hayranlarına kıyasla, çok daha az okuyucu tarafından usta kabul edilen şairlerdir, bunun nedeni şiirlerinin zorluğu ve kendi içine dönüklüğüdür. Krynicki, Baranczyk’dan biraz farklı olarak, aynı zamanda şiirin veciz geleneğinden Haiku’ya (Japon şiir geleneği) uzanan bir “dilbilimcidir”. Şiirleri, onları çevreleyen (öncelerde rejimin yarattığı ya da şimdilerde demokratik olan) gerçekliğe tutunmuş d
eğildir, ancak daha ziyade, başta kuramsallaştırma olmak üzere, felsefi sorunları ve insan yaşantısının kaosunu irdelemeye yönlendirilmişlerdir. Şiiri, bizleri edebiyatın sınırlarına, susuşun kıyısına götüren sessiz, görünürde mütevazı bir şiirdir. Krynicki’nin sanatsal erişimlerini özetleyen son şiir kitabı, Manyetik Nokta’dır.
Kuşağındaki şair arkadaşlarının eylem ve düşünceleriyle kendisinin tam anlamıyla tanımlanamayacağının hep altını çizen Ewa Lipska’nın şiirleri bir yüzleştirmedir; uzlaşmaların, paradoksların, tehditlerin lütfüyle ya da lütufsuzluğuyla – yaşamın türlü aşamalarında – verilen insani bireyselliğin dramla ve gaddarlıkla yüzleştirilmesi. Lipska, Yorumlamacılığın sınırlarında gezinir, şiirleri okuyucudan hem emek hem de geniş bilgi talep e
derler. En yeni şiir kitapları (Yeni Başlayanlar İçin İnsanlar ya da 1999 adını taşıyan şiir seçkisi), Polonya şiirinin Lipska’nın şahsında, Sartre’ın geçmişte kalmış başkaldırısını yaratıcı şekilde yeni biçimlere sokan ve o isyanı devam ettiren önemli bir varoluşçu şaire sahip olduğunu göstermektedirler.
Zamanın kazandırmış olduğu perspektiften bakıldığında, Bohdan Zadura (şiir kitapları: Röntgeni Çekilmiş Fotoğraflar, Sessizlik) ve ondan biraz daha genç olan Piotr Sommer (şiir kitapları:
Lirik Faktör, Sözcüklerin Yeni İlişkileri) gibi “68 Kuşağı” ile yaşıt yazarların sanatlarına özel bir yer düştüğü açıkça görülmektedir. Sommer, çağdaş Polonya şiirinde günlük konuşma dilinin, sokak dilinin yaptığı kariyerden sorumludur. Bir taraftan Polonyalı dilbilimci-şair Miron Bialoszewski tarafından, bir taraftan da onların günlük yaşamı resimleme eğilimleriyle Anglosakson şairler tarafından gösterilmiş patikaya yönelmektedir. Bu şiirin üstün vasfı, ironinin (otoironin de), potpuri ve parodinin her türlüsünü iç
inde barındırmasıdır. Zadura ise, karışık geleneklerle estetik akımların sentezini yapabilme ve bireysel, yalnızca şaire ait ve hat safhada içten düşünceleri kağıda dökebilmenin olanaklarını araştırdığı şiirini bir deneme poligonu yaparak genç şairlerin öğretmeni olmuştur.
Bilinen Adlarıyla “Müsvedde Kuşağı” Şairleri
Polonya şiirinin geleceği, yeni sanatçı kuşaklarınındır. 1989’da meydana gelen ve Polonya’da evrimsel demokratik değişimleri başlatan siyasi olaylar, altmışlı yıllarda dünyaya gelmiş şairler kuşağının hem resmi hem de serbest yayın organlarında start almalarını kolaylaştırmıştı. Bu sanatsal biçimlenme için “müsvedde kuşağı” (Fransızca bruLion) adı benimsendi ( bu adın kökeni bir dönem – tam tarihi belirtilirse 1987’den 1997’ye kadar öncel
eri Krakovi’de, sonra Varşova’da yayınlanan ve edebiyata giriş yapan yaşıt sanatçılar için özgün bir kürsü oluşturan edebiyat dergisidir). İşin ilginç yanı, bu şairlerin çoğu bugün hemen hemen kırklı yaşlarına erişmişseler de, hala “genç” diye nitelendirilmektedirler. Bu durum - biraz şakayla karışık ifade edilirse - hem Polonya şartlarında “gençlik” şiirinin hemen hemen kırklı yaşlara kadar sürmesinden (kültür durumunun böyle bir özelliği vardır) hem de söz konusu genç şairlerin henüz okuyucunun kabulünü kazanmamış oluşlarından kaynaklanmaktadır. Kısacası yirmili yaşlarını süren (yani yetmişli yıllarda doğmuş) sanatçılar, (sempati uyandırmakla birlikte) hala hep bir acabayla okunmaktalar ve gerek okuyucular ve gerekse eleştirmenler tarafından çok ciddiye alınmamaktadırlar. Ancak keşfedilen ve olumlu eleştiriler alan yeteneklerin sayı da azımsanamaz (ör. dini ve muhafazakar şiirler yazan Wojciech Wencel, avangard-dilbilimci Maria Cyranowicz ya da parıltılı “yeni varoluşçular” Krzysztof Siwczyk ve Roman Honet).
“Müsvedde Kuşağı” denen (“denen” diyoruz, zira bu oluşumun dahili estetik farklılıkları oldukça çok sayıdadır) yönelimin içerisinde asgari üç temel sanat akımı seçilebilir: Bunlardan ilki “klasiğe öykünenler”, diğeri “O’Haracılar” (bu terimin kökeni Amerikalı şair Frank O’Hary olmaktadır) ve son olarak da “avangardlar”.
O’Haracı Akım
Bu yönelim içindeki en belirgin isimler, kuşkusuz Marcin Swietlicki (geniş bir kitle tarafından en önemli “genç” Polonya şairi sayılır) ve Jacek Posiadlo’dur; her ikisi de (ifade biçimlerindeki dolaysızlık ve terbiyesizlikten ötürü) “barbarlık” diye de nitelendirilen O’Haracı Akım’a (diğer bir deyişle edebiyatta bir çıkış noktası olarak günlük insan deneyimlerini ve bayağılığı kabul eden şiir anlayışına) bağlıdırlar. Esin
kaynağını Amerikan “New York Okulu’nda” ve Frank O’Hary ile John Ashbery gibi sanatçılarda bulan Swietlicki şiiri, varoluşsal yalnızlığın, duygular ve heyecanların karman çormanlığının kışkırtıcı şekilde kağıda dökülmesidir. Bu, bir “dünyaya isyan şiiridir” ki insana en başta manevi huzursuzluğun ve acının karışık nüanslarını önerir. “Swietliki” /Ateş Böcekleri/ adlı müzik grubunun lideri olarak Swietlicki’nin mesajının şiddetini arttırmak için Rock müziğin ifade araçlarından yararlanması da ilginçtir. Posiadlo’nun şiiri ise (ör. Taşikardi, Duvarcılar İçin İyi Toprak), yaşamın getirdiği deneyimlerde bireyin bağımsız olmasına dair anarşist bir pasifizmden boy atan bir mesajdır; onayıyla eş zamanlı doğa üzerine düşünülmesinin, teknoloji uygarlığının eleştirisinin ve teolojik-dini arayışların okuyucuya ulaştırılmasıdır.
Bu akımın ilgi çekici diğer şairleri, Milosz Biedrzycki, Dariusz Sosnicki ya da (aynı zamanda hem kuşağının sanatçılarına hem de yazmaya yeni başlayanlara yorumsal teşhisleriyle eşlik eden üretken ve parlak bir edebiyat eleştirmeni olan) Karol Maliszewski olmaktadır. “O’Haracılar”, toplum üzerine düşünce üretmekten de kaçınmazlar – Polonya yaşamı ve kültüründe çağın sonunda, komünizmden sonraki değişimlere dair şiirlerinden çok şey öğrenilebilir. Ancak, insanın gerçekliğe şüpheci yaklaşması gerekliliğinin altını çizerek, bunu çok temkinli yapmaktadırlar.
Klasiğe Öykünme
Klasiğe Öykünme akımının şairleri, çağdaş zamanlar üzerine düşünce üretmekten geri durmazlar, ancak bunu yaparken çok açık bir biçimde (Polonya’nın ya da Avrupa’nın) edebi-kültürel geleneğine bağlanmaktadırlar. Yaşadığımız zamanların kaosu ve karmaşası, XVII. Avrupa’sının durumunu biraz anımsattığı için, barokta ilham arayan çok sayıda yazar grubu vardır. Eugeniusz Tkaczyszyn-
Dycki’nin sanatı (Bir Ağıt ve Başka Şiirler, Ölmek Kitabı) Polonya’nın (ölmek perspektivinde insan yaşamı fenomenine hayran ve Latince
vanitas /ziyan olma/ motiflerini sergileyen) barok metafizik şiiriyle bağlantılıdır; edebiyat araştırmacısı ve yazar Krzysztof Koehler ise öznel dini meditasyon şiirleri yazmaktadır, Marzanna Bogumila Kielar, dünyanın ayrıntılı bir gözleme dayalı dikkatli bir tanımını yapabilmek için Fransız klasisizmine başvurmaktadır. Bu akımın diğer önemli şairleri Andrzej Stasiuk (şairden daha çok yazar olarak tanınmıştır), Artur Szlosarek, Anna Piwkowska olmaktadırlar. Klasiğe Öykünme akımı şairlerinin ellili yıllarda doğmuş şairler arasında da önemli öncüleri vardır ki, bunlardan Bronislaw Maj (Işık) ve Zbigniew Machej (Prag Metrosu Efsaneleri) galiba en ilgi çekici şairlerdir.
Şiirleri ve sanatsal yaratıcılıkları iki akımın, yani O’Haracı ve Klasiğe Öykünme akımlarının kesişme noktasında konumlanan şairlerden de söz etmek yerinde olacaktır. Bu şairlerin metinlerinde yer bulan her iki lirik seçimin sentezi, aslında galiba ileride en ilginç etkiyi yaratacaktır. Kast ettiğimiz şairler Marcin Baran (Aşk Müdahaleleri, Zıt Alıntılar
), Jaroslaw Klejnocki (Kırpıntılar, Mr.Hyde) ya da Jaroslaw Mikolajewski’dir (Ruhlar Benim Eve Uğramayı Bıraktı).
Avangard Akım
Genç şiirin avangard akımı ise, parnasyen, elit oyun ve denemelere kendi kaptırmış, estetiği ön planda tutan entellektüel şiir yapan, okuyucudan derin bir edebi kültür talep eden sanatçılardır. Burada öncelikle Andrzej Sosnowski (
Kore’de Yaşam, Konvoy, Opera), Tadeusz Pioro (Okencie), Andrzej Niewiadomski (Sanatoryum) adlarını saymak gerekir.
“Müsvedde Kuşağı” adıyla tanınan şairler çağdaş duyarlılığın resmini çok geniş bir yelpazede sunma çabası içindedirler. Ama tüm bu oluşumu ne birleştirmektedir? İlk ağızda denilebilir ki, kesinlikle bu kendisini yoğun siyasi faaliyetlerle dışa vuran kitle yaşantısına karşı alınmış mesafedir (hatta güvensizliktir), kitle kültürüyle (rock müzik, sinema, reklam ve ticaret dünyasıyla dünyası) iki anlamlı (yani bilincinde olarak ve aynı zamanda bu çelişki duygusuyla beslenerek) flörte rıza gösterme, kaynakları konuşma dilinde (sokak dilinde) olan dışavurum araçlarına yönelme, altmışlı yılların karşı kültür hareketinden esinlenme ve aynı zamanda bu kitleyi
oluşturan tarihi deneyimlere (sıkıyönetim, seksenli yılların sonunda “özgürlük” dönemeci) dayalı bir kuşak dayanışması duygusudur.
Son Söz
Çağdaş Polonya şiiri kesif ve karışık bir ormanı çağrıştırmaktadır biraz. Bu ağaçların her birini kısaca tanımlanamaz da, zira her biri dikkatli bir gözlemci için özgün bir biçimde dikkate değer ve tekrarlanamaz görünebilir. Orman benzetmesini sürdürsek, çağdaş şiirin karakteristik özelliği canlı ve sık çiçeklenme olabilirdi. Her yıl birkaç ilgi çekici şairin edebiy
at sahnesine çıktığını görüyoruz, okuyucunun kabulünü kazanmış şairlerse hiçbiri sanatsal uygunluk sınırının altına düşmeyen, her biri sıradanlık, iddiacılık ve düşünsel basitlik karşısında bizleri uyaran birer uç kalesi olan okumaya kışkırtıcı kitaplar vermektedirler. Şairler arası tartışmaların, hesaplaşmaların ve diyalogların – gerek kamuoyu tartışmaları gerekse de sanatçılar düzeyinde olsun – dinamiği ve enerjisi XXI. yüzyılın başı için iyimserlikle düşünmeye izin vermektedirler. Polonya şiiri mutlaka bize yeni birçok sürpriz hazırlamaktadır. Umudum odur ki, Polonya dışındaki okuyucular da bu şiirin özgünlüğünü ve olağanüstülüğünü anlasınlar.
EK BİLGİLER:
1.Biyografi notları:
Marzanna Bogumila Kielar
(doğ. 1963)
İki şiir kitabı yayınlanmıştır: Kutsal Konuşmalar
(1992) ve Materia prima (1999). Prestiji yüksek ödüllerin sahibidir: Illakowiczowny Ödülü (en iyi ilk kitap), Koscielcy Ödülü (1993). İkinci kitabı “Nike” ödülüne aday gösterilmiştir. Şiirleri Almanca’ya, İsveççe’ye, İngilizce’ye, Fransızca’ya, İbranice’ye, Çekçe’ye, Slovakça’ya, Litvanyaca’ya, Makedonyaca’ya çevrilmiştir. Öznel, bireysel konulara ilişkin, kültürel ve felsefi izlenimlerle dolu, Polonya şiirinin en güzel kadın şiiri örneklerinin devamı niteliğinde şiirler yazmaktadır.
Jacek Posiadlo
(doğ. 1964)
Yayınlanmış birçok şiir kitabı bulunan şairin en önemli yapıtları arasında
Arytmia (1993),
Ateşin Dili (1994), Kimsenin değil, Tanrının (1998) ve “Nike” ödülüne aday gösterilmesini sağlayan son kitabı
Wychwyt Grahama (1999) s
ayılabilir. Koscielski Ödülünü almıştır. Yaratıcılığında anarşist, çevreci ve kültür karşıtı düşüncenin izleri görülür. Sanatsal yanı ağır basan, klasik tatta şiirler yazmayı da, olanca sadeliği içinde insana nüfuz eden itiraflar yazmayı da becerir. Son zamanlarda fıkra ve makale yazarı, ayrıca bir öykücü olarak da adı duyulur olmuştur.
Marcin Swietlicki
(doğ.1964)
Şair, söz yazarı, yorumcu. “Müsvedde Kuşağının” en yetenekli şairi olarak bilinir. İlk şiir kitabı Soğuk Ülkeler (1993) son on beş yılın en önemli şiir kitaplarından biri sayılmaktadır. 1998 yılında yayınladığı son şiir kitabı Piesni profana ile “Nike” ödülüne aday gösterilmiştir. En önemlileri yurt içinden olmak üzere birçok ödül almıştır. Varoluşçu, hüzünlü ve kötümser iklimlerde gezinen bir
şiir yaratmaktadır. “Swietliki” rock grubunun lideridir ve grubun, şarkı sözleri Marcin Swietlicki’ye ait, üç CD’si çıkmıştır.
Eugeniusz Tkaczyszyn-Dycki
(doğ.1962)
En son şiir kitabı, Aş Dolu Taş 1999 yılında yayınlandı. Bu son kitapla beraber, yayınlanan şiir kitaplarının sayı dörde çıkmıştır. Şiirleri, insana dair (acı, yalnızlık ve ölüm gibi) en temel konuları ve en önemli yaşantıları anlatırken çağdaş ve arkaik Lehçe’yi birbirine kaynaştırır. Eleştirmenlerin gittikçe daha fazla olumlu notlar almakta
dır. Aldığı en önemli ödül, Illakowiczowny Edebiyat Ödülü’dür.
Dairusz Sosnicki
(doğ.1969)
Yayınlanmış iki şiir kitabı bulunmaktadır: 1994’ün en iyi ilk kitabı seçilen
Marlewo ve
Ikarus (1998). Şiir broşürleri de yayınlamıştır. Genç kuşağın en önemli süreli edebiyat yayınlarından biri olan “Yeni Akım”ın redaktörüdür ve aynı dergiye bir edebiyatçı olarak da katkı sağlamaktadır. Çağdaş, avangard, ama manevi ve varoluşsal yaşantıları yazmaya sırtını dönmemiş bir şiir dili vardır.
2. Polonya şairlerine 90’lı yıllarda verilmiş en önemli ödüller:
1991
Wislawa Szymborska, J.W. Goethe Ödülü.
1992
Julia Hartwig, Krakow Avusturya Konsolosluğunun himaye ettiği G.Trakl Ödülü.
1993
Ewa Lipska - tüm sanatsal birikimi için P.Büchner Vakfı Edebiyat Ödülü (bu vakıf Polonyalı işadamı Piotr Büchner tarafından 1989 yılında Varşova’da kurulmuştur).
Boguslawa Latawiec – Polonya PEN Kulüp Şiir Ödülü.
Marzanna Bogumila Kielar -
Kutsal Konuşmalar adlı kitabı için Koscielski Vakfı Edebiyat Ödülü
(İsviçre).
Artur Szlosarek –
Yazılmış Şiirler ve Çeşitli Şiirler adlı kitaplarıyla Koscielski Vakfı Edebiyat Ödülü.
1994
Tadeusz Rozewicz – Aşağı Saksonya Yerel Yönetimi tarafından tüm sanatsal birikimi için verilmiş Slask Kültür Ödülü.
Maciej Niemiec – Akasya Çiçekleri
adlı şiir kitabıyla Koscielski Vakfı Edebiyat Ödülü.
1995
Wislawa Szymborska – Viyana Üniversitesi’nin J.G. Herder anısına verdiği ödül.
1996
Wislawa Szymborska – Nobel Edebiyat Ödülü.
Marcin Swietlicki – tüm sanatsal birikimi için Koscielski Vakfı Edebiyat Ödülü.
1997
Andrzej Sosnowski -
Koscielski Vakfı Edebiyat Ödülü.
Leszek Aleksander Moczulski – Alfred Jurzykowski Vakfı (USA) Ödülü.
1998
Urszula Koziol – Polonya PEN Kulüp Şiir Ödülü.
Czeslaw Milosz –
Yol Kenarı Köpeği adlı şiir kitabıyla “Nike” (Polonya’nın en önemli edebiyat ödülüdür) 1997 Yılının En İyi Şiir Kitabı Ödülü.
1999
Stanislaw Baranczak -
Cerrahi Tamlık adlı şiir kitabıyla “Nike” 1998 Yılının En İyi Şiir Kitabı Ödülü.
|