Wladyslaw Bartoszewski

Polonya Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı

Bu konferans, Devlet Uluslararası İlişkiler Enstitüsü’nün konferanslar dizisi içerisinde 24 Ekim 2000 tarihinde verilmiştir.

‘Devlet Yapısı ve Dış Siyaset’

  1. Bir devletin dış siyasetinin şartları büyük ölçüde iç siyasi sistemiyle belirlenir, işte son on yıllık süreçte Polonya dış siyasetinin gelişimi bu bilindik yargıyı olabildiğince açık bir biçimde yansıtmaktadır. 1989 yılı, Polonya dış siyasetinde önemli sonuçlara haiz bir yıl olmuştu. Uluslararası ilişkilerde bağımsızlık şartının oluşmasına yanısıra ‘iç egemenlik’ şekillenmiştir. İdeolojik bağların kopuşu ve çöküşü, demokratik Polonya’nın doğrudan bölgesindeki uluslararası camia ve daha geniş jeopolitik dizgeler içerisinde yerinin özgürce ve egemenlik şekilde belirlenmesini sağlamıştı. Bu gelişimin sonuçları tek anlamlı ve açıktı, hala da öyledirler:

  • Polonya - iç siyasette yaşadığı değişimin hemen başlangıcında – bulunduğu yeni ortamda iyi komşuluk anlaşmaları yaparak (ki bu anlaşmalarda mevcut sınırların teyidi yapılmış, işbirliğinin ana yönleri tespit edilmiş ve azınlık haklarının korunması da dahil olmak üzere insan haklarına büyük bir önem verilmiştir) komşularıyla iyi ilişkiler için sağlam temeller oluşturmuştur.
  • Polonya, bir dizi uluslararası organizasyona katılıp (Kuzey Atlantik Paktı /NATO/, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü /OECD/ ve Avrupa Konseyi üyelik sıfatlarının alınması) istikrar kazanmış pazar ekonomilerine sahip demokratik devletler grubuna aidiyetini böylece pekiştirmiştir.
  • Polonya, AB Topluluklarıyla ortaklık kurumlaşmasına giderek ve kendisine Avrupa Birliği üyeliğini en kısa sürede kazanmak gibi açık bir hedef belirleyerek Avrupa’nın bütünleşmesine aktif olarak dahil olmuştur.
  • Polonya, bölgesel işbirliğini geliştirme girişimlerinin öncüsü olmuştur – Wisehrad Grubu (Çek, Macaristan, Polonya, Slovakya), Weimar Üçgeni (Almanya, Fransa, Polonya), Baltık Denizi Kıyı Develetlerarası İşbirliği kavramları Avrupa uluslararası ilişkilerinde önemli terimler olmuşlardır.
  • Son olarak da, Polonya, insan hakların korunmasına yönelik bütün uluslararası standartları kabul etmiş ve insan haklarının daha da geliştirilmesi, çağdaşlaştırılması çalışmalarına yoğun şekilde iştirak etmiştir – anımsamakta fayda var; karşılıklı ilişkilerde azınlık haklarının, AGIT/OBWE standartlarıyla sıkı bağlantı içinde korunması formülü (ki 90’lı yıllarda ilk kez Polonya tarafından komşularıyla yaptığı anlaşmalarda uygulanmıştır) tüm Orta Avrupa bölgesinde olağanüstü karışık problemlerin çözümü için bir yaklaşım noktası olmuştur.

  1. Bir devletin siyasi yapısıyla o devletin yürüttüğü dış siyaset arasındaki ilişkinin bu cephesi nispeten belirgindir ve daha derin bir açıklama gerektirmemektedir. Ancak ben, bu meselenin diğer cephesi üzerinde yoğunlaşmak isterim: Uluslar arası alanın – geniş şekilde kavranılmış uluslar arası standartların – devletin yapısına olan etkisi.
  2. Şimdi biri çıkıp bunun aslında Dışişleri Bakanlığı’ndan daha ziyade parlamenterlerin, anayasa hukukçularının, yasama ve yürütme organlarının problemi olduğunu ileri sürebilir. Ne var ki, böyle bir ileri sürüş en azından iki bakımdan temelsiz kalacaktır.

    İlk olarakuluslar arası standartların gittikçe artan ölçüde doğrudan devletin, bugüne kadar kıskançlıkla korunmuş, iç bölgesine geçişleri, uluslar arası ilişkilerin çağdaş gelişiminin fenomenlerinden biridir. Birlik hukukunun etkisinin kapsama alanından hiç söz etmeden (bunun net görünümü, AB’ ne üyeliğinin yaklaşmasına bağlı olarak Polonya’nın uyum için gerekli değişimleri gerçekleştirme sürecinin kapsamıdır), vatandaşın ülkesindeki hukuka bakmadan doğrudan doğruya başvurabileceği uluslar arası insan haklarını koruma standartlarının direkt etkisini göstermek yeter.

    İkincisi de – bu fenomen, nitelik açısından dış siyasetin ‘kamulaştırılması’ gibi yeni bir olaya ulaşmaktadır. Bugün dış siyaset artık gizli saklı insanlardan oluşan dar bir gruba tahsis edilmiş bir alan; gizli, perde arkası entrikaların ve anlaşmaların konusu olmaktan çıkmıştır. Bugün bir dışişleri bakanı, devletin dış siyasetinin biçimlendirilmesinde etkisi olan – ve hiç kuşkusuz temel – öznelerden biridir. Zira, her devletin hükümeti genel (ya da yeni terminolojiyi kullanarak – küresel) şartları hesaba katmak durumundadır: Bugün tüm dünyayı saran çağdaş haberleşme sistemleri sayesinde haberler, şifreli mesajla elçilikten merkeze (dışişleri bakanlığına) geçilmesine nazaran çok daha kısa bir sürede artık kamuoyunun bilgisine sunulmaktadır; her demokratik sistemde muhalefetteki siyasi partiler hükümetin icraatlarını dikkatle takip edip uluslar arası standartlardan her türlü uzaklaşmaya anında tepki vermektedirler. Sayıları binlerle ifade edilen ve yürüttükleri faaliyetlerle (uluslar üstü bir ölçekte çevre korumasından insan haklarına) uluslararası ilişkilerin önemli sahalarını da kapsayan hükümet dışındaki örgütler de çok etkindirler; uluslar arası ölçekte yeni özneler – iktisadi ve onun peşin sıra giden siyasi verimlilikleri genelde orta büyüklükte devletlerle karşılaştırılabilecek derecede olan uluslar üstü kurumlar ortaya çıkmıştır.

    Dışişleri Bakanlığı’nın zorlu yazgısına hayıflanmamak için, şimdi bu gelişmeleri teker teker saymıyorum. Aksine, bunların nesnel olaylar olduklarını, bir açısıyla ülke içindeki demokrasinin ve onun uluslar arası standartlarla bağının niteliksel değişiminin, diğer açısıyla da uluslar arası ilişkilerin kendisinde de bir nitelik değişiminin ifadesi olduklarını düşünüyorum. Bu, devletin dışişleri misyonunun işleyişinde ve tam devlet gibi bir devletin dış siyasetinin, yani devlet organları tarafından şekillendirilen dış siyasetin yaratılmasına ve işlevine ilişkin ilkelerin uygun niteliksel değişimini gerektirmektedir.

  3. Demokrasi ile dış siyaset arasındaki karşılıklı bağımlılık, uluslar arası ilişkiler teorisyenleri ile siyaset bilimciler arasında on senelerden beridir bir tartışma konusudur. Sama Cohen’in anlayışında (Democratie et politique etrangere. Repenser les termes du debat) realistler ve idealistler diye adlandırılan iki grup tarafından temsil olunan iki görüş kümesi birbiriyle çekişmektedir.
  4. Yaklaşımlarının kaynağında Hobbes, Locke ve Tocqueville’in görüşleri bulunan ‘realistler’, demokrasinin dış siyasetle güçlükle kaynaştırılabileceğini düşünmekte; asgari gizlilik, onu icra edecek uzmanlar istediğinden diplomasinin sokakta yapılmadığını, ayrıca kamuoyunun uluslar arası sorunları gerektiği ölçüde bilmediğini ve yalnızca “sert reaksiyonlara” muktedir olduğunu vurgulamaktadırlar. Bu düşünce akımının en önemli temsilcilerinden birisi olan Hans Morganthau, “Uluslar Arasında Siyaset” (Politics Among Nations) adlı yapıtında, kamuoyunun dış siyasetten neden uzak tutulması gerektiğine kanıtlar getirmiştir. Şöyle yazar: “Devlet adamından uzun vadeli vizyon beklenir, oysa kamuoyu hemen sonuçları görmek ister (...) İktidar (...) doğru bildiği politikayı sunakta kamuoyuna adamanın baştan çıkarıcılığına direnmeyi becerebilmelidir, aksi takdirde önderliğini yitirir ve ülkenin sürekli çıkarının yerine ne getireceği şüpheli anlık yarar geçer” (Hans Morgenthau, “Politics Among Nations” New York 1978, s. 147).

    ‘İdealistler’ ise dış siyasetin “kamulaştırılmasını”, demokratikleşmesini talep ederler ki, bu da vatandaşa “yakınlaşmak”, dış siyaseti parlamentonun yalnızca “akabinde” değil, ama aynı zamanda “evvelinde” de yapacağı kontrole bırakmak demektir. Siyasi yaşamın dinamiği bu tartışmaya son noktasını koymuştur; gerçi doğaldır ki bir gizlilik, şahsi güven ve siyasilerin, özellikle de devlet adamların birebir ilişkileri için bir pay bırakmak gereklidir ve bu pay karar sürecinin de önemli bir unsuru olacaktır.

    Uluslar arası standartların gittikçe daha geniş ölçüde ve çok daha kararlı bir biçimde devletin iç alanına “sıçraması” fenomeni, doğaldır ki, özel bir biçimde – ki bunun anlaşılması gerektir – Polonya’nın da dahil olduğu iktisadi ve siyasal değişim geçiren ülkelerde yoğunlaşan ve birçok diğer konunun yanı sıra – belki de en başta – bağımsızlık kavramına ilişkin tartışmalar doğurmaktadır.

    Bu konudaki kanıtlara geçerken, dikkatlerinizi önemli bir olaya çekmek isterim: Komünist iktidarlar döneminde, uluslar arası ilişkilerdeki gelenek ve siyasetin üzerinde ideolojinin yer almasının temel sonuçlarından biri de, rejimin bireyin dış politikaya etki yapmasını ve uluslar arası standartların öznesi olmasını ısrarla sınırlama yönelimiydi. Uluslar arası ilişkilerin yegane aktörü, bir tek (ideolojik açıdan) gerekçelendirilmiş bir siyasi grubun yönetimindeki devlet olmalıydı. Uluslar arası yükümlülüklerin yegane partneri devlet olmalı, “bu alanda” vatandaşa “neyin gerekip gerekmediğine” bir tek o karar vermeliydi. 80’lerde, sendikaların çoğulculuk ilkeleri ya da insan hakları anlaşmalarının uluslar arası standartlarına başvuru girişimler hakkında yapılan dramatik tartışmaları hatırlayalım!

    Polonya’daki sistem değişikliği neticesinde tüm bunlar da köklü bir değişime uğradı. Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay’ın 1989’dan sonra aldıkları ilk kararlardan bazıları işte – Polonya’da bulunan her kim varsa – herkes için, şayet haklarının ihlal edildiğini düşünüyorsa, mahkemede uluslar arası standartlara doğrudan başvurma hakkının garantiye alınmasıyla ilgiliydi.

    Bu – meseleyi hukuki boyutlarından izole ettiğimizde – gelenek ve demokrasi değerlerine karşı çıkışın derin bir ifadesidir. Zira, dış siyasetin merkezine birey konulmaktadır.

    Bununla birlikte bu durum, devletin bağımsızlık ve egemenlik yayılmasından başka bir şey de değildir: Başka bir ifadeyle – uluslar arası standartlara açık olmak, egemenliğin (bazılarının öyle yorumlamak istediği gibi) “sınırlandırılması” ya da “ihlali” değil, ama devlet tarafından kendi egemenliğinin gerçekleştirilmesi demektir.

    Siyasi tartışmaların ateşinde geniş metnin genelde hep gözden kaçtığını ve “ne mutluluk ki” artık tarihin bitpazarına ait fikirlerin kanıt yapıldığını hatırlamakta yarar var. Zira bağımsızlık – hani o “Özgürlük, Mehmet, evinde bir tek” deyişine uygun – keyfiyetle, bir tek benim doğrum doğrudur ve dediğim dediktir felsefesi ile asla aynı anlamda değildir. Çağdaş egemenlik kavramının yaratıcısı Fransız hukukçu Jean Bodin, “egemenliğinin” Tanrı’nın ve doğanın hukukuna ve bir de lex omnium gentium communis’e – yani uluslar arası hukuka uygun olması gerektiğini, henüz XVI. yüzyılın sonundayken söylemiştir.

  5. Daha önce de vurguladığım gibi, “uluslar arası alanın” devlete etki etmesi ve dış siyasetin “kamulaştırılması” her şartta temel yapısal sonuçlara sahip olmak durumundadır. Yukarıda tartışılan devletin bağımsızlığına ilişkin ikilime yanıt, teorik ve felsefi değerlendirmelerin yanı sıra, devletin uluslar arası ilişkilerdeki payının demokratik kimliğini garanti altına alan, gerekli yapısal girişimlerin bir katalogunu da içermelidir. Böyle bir yanıt, işte sadece o zaman tam bir yanıt olur. Aksi takdirde çeşitli suçlamalar ve şüpheler haklılık kazanırlar.

Örnek olarak en görünürdeki bir süreci, Polonya’nın Avrupa Birliği üyeliğine yakınlaşma sürecini ele alalım, ki bu süreç Birliğin hukuki yeteneğinin ‘entegrasyonunun’ devletin her türlü işlevsel alanına yaygınlığı açısından – daha birleşme öncesi süreçte – özel (aslına bakılırsa haklı gerekçelere dayalı) bazı heyecanlar uyandırmaktadır. Yine bu alanda, uluslar arası hukuk kategorilerinde devletin uluslar arası ilişkilerde bağımsızlığının ve kendi (dahili) yetkilerinin dokunulmazlığının garantisi olarak kavranılan devletin bağımsızlığı ile anayasa hukuku kategorilerinde iktidarın meşruiyetini halkın demokratik şekilde gösterdiği iradeden almasının garantisi şeklinde anlaşılan ulusal bağımsızlık arasında bir gerilim yaşanmaktadır.

İşin aslı şudur ki, bütünleşme süreçleri devletin karar süreçlerine geniş katılımı için olanaklar yaratmakta, bununla da bütünleşme süreci, devletin bağımsızlığı ve ulusal bağımsızlık arasında uygun, yapısal bir koordinasyon olanağına ulaşmaktadırlar. Bütünleşme yapılarının gelişiminin dinamiğinden açıkça anlaşılmaktadır ki, bu türden olanaklar artacaktır. Bu olanaklardan yararlanıp yararlanmaması, söz konusu ülkenin büyük ölçüde kendi meselesidir.

Polonya gelince, daha öncede değindiğim gibi, halen devam etmekte olan Avrupa Birliği’ne yakınlaşma sürecinde öncelikle tüm bütünleşme süreci için azami ölçüde demokratik meşruiyet sağlanması önemli bir konudur. Ve bu konu aşağıda sayacağım temel unsurları içermekle beraber, benim bu ortaya koyduğum sorunlar katalogu elbette daha da genişletilmeye açıktır.

İlk sırada – Avrupa Birliği’ne giriş kararının bizzat kendisinin demokratik meşruiyetinin garanti edilmesi meselesi vardır. Parlamentoyu gerekli karar sürecine dahil eden (Anayasanın 90. Maddesi 2. Paragrafı) veya bu konuda ülke çapında referenduma gidelmesine olanak tanıyan (Anayasanın 90. Maddesi 3. ve 4. Paragrafları) hükümleriyle Polonya Cumhuriyeti’nin 1997 tarihli anayasası böyle bir meşruiyeti sonuna kadar garanti altına almaktadır.

İkinci olarak – Parlamentonun bütünleşme sürecine azami ölçüde katılımı gereklidir. Parlamentonun böyle bir konumu vardır ve son aylarda da bir gelişim görülmektedir ki bunun en güzel kanıtı özellikle Meclis – Senato – Hükümet hattında “üçlü anlaşmaya” varılması ve Avrupa Hukuku Komisyonu’nun kurulmasıdır. Muhalefetteki geri kalan partilerin de bütünleşme meselelerinde karar sürecine katılımları gereklidir. Ancak parlamentonun yalnızca birleşme öncesi sürece katılımı yeterli değildir. Zira artık şimdiden şunu da dikkate almak gerekir ki; Polonya’nın Avrupa Birliği’ne girmesi neticesinde (bugüne kadar Parlamento’nun tasarrufunda olan) yasama yetkisinin önemli bir bölümü Avrupa Birliği organlarına geçecektir. Dolayısıyla parlamentoyu bütünleşme meselelerinde ülke içindeki karar sürecine dahil edecek, özellikle de parlamento ile hükümet arasında bu alanda yapıcı bir işbirliğini garanti edecek kalıcı bir mekanizmanın yaratılması hususunun makul bir süre içerisinde değerlendirmek gerekmektedir.

Üçüncü - yukarıda bahsedilen problem, aynı zamanda yerel ve bölgesel organların entegrasyon konusundakii karar sürecine dahil edilmesidir. İdari reform bu talebe karşılık vermektedir, ancak halen bir çok konu halledilmesi gerekir. Fakat dikkat edilmesi gereken konu, bu reformların başarısı, kurumsal ve kadro açısından özellikle yerel ve bölgesel bazında hazırlığı, Polonya'nın Avrupa Birliği üyeliğine yaklaşma sürecinde bölgesel ihtiyaç ve sorunlarının ifade edilebilme imkanı, kabul sürecinin temposuna temelli etkisi vardır, diğer taraftan ise - Polonya, Avrupa Birliği'nin tam üyesi olduktan sonra üye ülkeleri arasında doğru yer kazanabilme konusunda önemli etkisi olacaktır.

Entegrasyon süreçlerin içerisinde bağımsızlık kavramı ne kadar derin değişimlere uğradığı göstermek için bu problemlere daha geniş bir anlamda temas ettim. Ancak sade vatandaş için bu değişimler yepyeni bir fırsatlar getirmektedir : uluslararası ilişkilerde özel bir konum kazanmakta, yerel kurumlara karşı statü kıyaslanamayacak derecede güçlenmekte, birey - insan, her konuda en önemli kıyas noktası ve düzensel değişimlerin öznesi olmaya başlar. Ülke ve millet bağımsızlığı yeni bir boyut kazanır.

5.Bugünkü konferans konusu hakkında düşünürken, Tadeusz Mazowiecki'nin kabinesinde Dış İşleri Bakanlığı görevine yeni atanmış olan Krzysztof Skubiszewski'nin, bağımsız Cumhuriyetin ilk dış politika taslağını çizildiği konuşmasına uzandım. 25 Eylül 1989 tarihinde New York'taki Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 44. birleşimi sırasında söz alırken, Skubiszewski şunları vurgulamış : ‘ ... çağdaş zamanlarda fazla sıklıkla anlaşmazlık, bölme ve baskı maydanı olan bölgede barış ve özgürlük vizyonumuz var. Eğer Polonya hür ve demokrattır, onun geopolitik ve geostratejik önemi, barışın sürdürmesi ve özgürlüğün pekiştirmesi için önemli bir katkı oluşturabilir ve oluşturmalıdır. Daha yakın zanmanlara kadar uluslararası ilişkilerdeki veya en azından mutlaka bir çok ülkeler arasındaki ideolojik faktörü önemli rolü oynamaktaydı. Şu anda bu rolün önemi ciddi ölçüde sınırlandırılmıştır ve şimdiki Polonya hükümeti bu değişimi memnuniyetle karşılamaktadır. Uluslararası ilişkilerden ideolojiyi tamamen ayırmak istiyoruz, ancak bu, uluslararası ahlakını inkar ettiğimizi anlamına gelmez. İdeoloji ve ahlak, iki farklı kavramdır. Ahlak ve bireyselin sayılması bizim için üstün bir değerdir’.

Bu sözler, bence her devletin siyasetinin ana akımını oluşturacak değerlerle tamamen uyumludur. 14 yılı aşkın, 5 Ekim 1986'da, Frankfurt/Main'de, laik görüldüğüm Alman Kitapçılar Barış Ödülü takdim töreni sırasında yaptığım konuşmamın ana motifi olan " Özgürlüksüz barış yok " sözleri, tesadufen seçilmemiştir. Aynı zamandaada, XX. yy. en üstün Alman beyinlerinden olan Karl Jaspers'in şu görüşlerden alıntı yaptım :

" İlk olarak : insanların iç barışı olmazsa, dış barışı korumak olanaksızdır. İkinci : barış - sadece özgürlük üzerinden.

Üçüncü : özgürlük - sadece gerçek üzerinden ".

Bu sözler sarfedildiği zaman ne Polonya'da, ne de onun çevresinde gelişme perspektifleri pek açık değildi. Sonraki yıllarda Polonya'daki gerçek üzerinden özgürlüğe doğru katedilen yol, aynı zamanda tüm bölgemiz için özgürlüğe ve barışa doğru yolu olmuştur ve neticede Avrupa'daki özgürlük ve barışın pekiştirilmesine " değerli katkı " olmuştur - bugünlerde herkes bunu hatırlamazsa veya hatırlamak istemezse.

Düşüncelerim ‘somutçu’ mu, yoksa ‘soyutçu’ olarak sınıflandırabilir tartışmak istemem. Sonunda, ülkenin dış politikası :

- barışçı olmalı ;

- barışçı olabilmesi için - özgürlük temelinde oturmalı, insan özgürlüğü ve diğer milletlerin bağımsızlığı ve egemenliği saymalı;

- ülkenin politikası insan özgürlüğü ve diğer milletlerin bağımsızlığı ve egemenliği sayması için daha temel değerlere eğilmeli - gerçeğe ve ahlaka.

Transformasyon döneminin çeşitli karmaşıklarına rağmen Polonya, 1989'da çizilen dış politikanın akımında dururdu. Bundan dolayı Polonya'nın coğrafik konumu hem Avrupa'nın, hem Orta Avrupa'nın bölgesine, hem de Polonya'ya ve onun vatandaşlarının lehine olmaya başlamıştır.

 

Tercüme:

O. F. Baş, M. Greser, G. Michalski