Polityka Dergisi Dosyası Polityka, sayı 21 (2299), 26 Mayıs 2001, s.
3-9. Joanna Podgorska
Anne olmak zor, olmamak daha da
zor
Eğer genç yaşta doğum yaparlarsa, duygusal olarak
olgunlaşmadan doğum yaptıkları söylenir, eğer zamanını
geçirip doğum yaparlarsa biyolojik saatin tik takları
hatırlatılır onlara. Eğer doğumdan kısa bir süre sonra işe
dönerlerse, çocuklarına bakamadıkları için
kendilerini suçlu hissederler; eğer dönmezlerse, bu
sefer de çağdaş kadın örneğini kendilerinde hayata
geçiremedikleri ve kendilerine bakmadıkları için
suçluluk duyarlar. Eğer hiç doğum yapmazlarsa, toplum
onları bencillikle suçlayıp afaroz eder. Polonya'da anne
olmak zor, ama galiba olmamak daha da zor. Kültür ve
medeniyette gerçekleşen değişimler, kadınların
annelikte gittikçe daha zorlanmalarına yol açtı.
Çocuk sahibi olmakla ilgili büyük beklentileri var.
Kitaplarda ve dergilerde çocuğa çok zaman ayırmak
gerektiğini okuyorlar, aynı zamanda kendilerine zaman ayırmaya da
alışkınlar. Kendi gereksinimlerinden vazgeçmeden, anneliği
tatmak istiyorlar. Katıksız bir adanmışlığı kabul etmiyorlar,
kuşaktan kuşağa aktarılmış role isyan ediyorlar. Çağdaş
Polonyalı anneler: Yorgun, ama çok gözüpek.
Genç annelerin yüzde 30'u doğum sonrası depresyonu
geçiriyor; onun biraz daha hafif bir versiyonu olan
"baby blues" hastalığı ise yüzde 70'ini etkiliyor.
Yani, bu artık uç bir olay değil. Nedeni ise yalnızca şaşkın
hormonlar olmuyor, ama aynı zamanda yalnızlıkları ve
büründükleri yeni rolde kaybolmaları. Genç
kıza küçük kardeşlerine ya da ablalarının
çocuklarına bakarak anneliği doğal yoldan öğrenebilme
olanağı veren, eskinin o birkaç kuşağı birlikte yaşatan
büyük aileleri artık yok. Zamanımızın pek çok
kadını için yukarıdaki gibi bir tecrübe,
küçükken oynadıkları oyuncak bebeklerle
kazanılmıştır. Çocuklarıyla baş başa kaldıklarında ne
yapacaklarını şaşırıyorlar. Diğer taraftan Polonyalı anne şablonu,
bilmediklerini, beceremediklerini ve korktuklarını itiraf etmelerine
izin vermiyor.
EVCİMEN ANNE
Tablo: 100 kadına düşen çocuk sayısı
Tıpkı reklamlarda olduğu gibi: Bebek uyuyor ya da
gülümsüyor, rüzgarda dalgalanan perdeler
arasında bakımlı bir kadın bebeğinin altına krem sürüyor.
Karnı doymuş, altı kuru çocuk ağlamaz, bebeği emzirmek ise
tam bir keyiftir; işte el kitaplarının bizleri inandırdığı şeyler
bunlar. - Kendimi tam anlamıyla aldatılmış hissettim.
Gögüslerimin taş gibi sertleşeceğini, sütle beraber
kan da akacağını, bana kimse önceden söylememişti - diye
anlatıyor Maria. - İki ay boyunca bebeğimi her emzirdiğimde ağrıdan
yeri göğü inlettim. Yazılanlara göre bebek sadece 40
dakika emermiş, bütün gün ya da bütün gece
değil. Uykusuzluğun böyle beter bir şey olduğunu tahmin
etmezdim. Erkeğin doğumdan sonraki büyük heyecanının
ateşi söndükten sonra, işine gidip bütün
gün ortadan kaybolur. Kadın içinse apartmanın
bahçesinden daha uzak bir yerlere çıkmak zor,
çünkü bebek arabasıyla yola çıkıldığında
özürlülerin de yaşadığı problemlerin benzerleri
yaşanıyor: Kaldırım taşları, kaldırımlarda rampaların
bulunmayışı ya da otobüslere binerken yaşanan
güçlükler. Çocuğu beslemek, akşama yemek
hazırlamak, çamaşır, temizlik, çarşafların
değiştirilmesi, tıpkı dolap beygiri gibi, hergün birbiri
ardınca aynı işlerin yapılması. O güne değin mesleki
yaşamlarında faal olan kadınlar için, bunları yapmak
hiç de kolay değildir. Yalnızlık ve yaşamın başka bir yerde
olduğu duygusu belirir.
"Dziecko" dergisinin "mektuplarınız"
köşesini yöneten Olga Niecikowska: - Canlı canlı eve
gömülmüş kadınlardan birçok
hüzünlü mektup alıyoruz - diyor. - Yaşamlarının
ilkesi şu: Herşey çocuk için, kendin için
hiçbir şey isteme! Yollarını kaybetmiş durumdalar, arada bir
anneleri ya da kayınvalideleri uğrayıp akıl verirler, ki verilen bu
akıllar da kitaplarda yazılanların çoğu zaman tam zıttıdır.
Pratik bilgiler veren yazılar, işte bu yüzden bu denli
büyük popülarite kazanıyor. Sonra şöyle sorular
alıyoruz: Eğer dördüncü aydan sonra çocuğa
havuç veriliyorsa, acaba ben dördüncü ayı
bitmeden üç gün önce versem ne olur? Kadınlar
hazır tarifler, annelik formülü arıyorlar. Kendi
içgüdülerine güvenleri
yok.
Tablo: çocuk sayısı hakkında tercihler "Wyborcza" Gazetesi'nin
yürüttüğü kampanya neticesinde, gerçekten
bugün Polonya'da insanca doğum yapmak mümkün oldu
olmasına, ama doğumdan sonrasının ne olduğuyla ilgilenen kimse
çıkmadı. Bakım ve eğitimden yalnızca çocuk
açısından bahsedildi, kimse kadının gereksinimlerini göz
önüne almadı. - Aldığımız mektuplardan çıkan
sonuç şu oldu - diyor "İnsanca Doğurmak" (Rodzic po
ludzku) Vakfı'ndan Agata Telezynska. - Kadınlar desteğe, yol
göstericiye ve yardıma çok dramatik bir şekilde
gereksinim duyuyorlar. Başlangıç adını verdiğimiz danışmanlık
hizmetimiz böyle doğdu. Genç anneler orada buluşuyor,
konuşuyorlar, çocuklu bir kadın olarak kendileri için
nasıl yararlı olacakları, bu işin "olursa olur olmazsa
olmaz" denecek türden bir iş olmadığı onlara
öğretiliyor. Bir çocukla temel ilişki nasıl kurulur,
sonra onunla nasıl konuşmak gerekir gibi konularda atölye
çalışmaları düzenliyoruz. Şimdi bu,
günümüzün kadınları anne olmayı öğrenmek
zorundadırlar demek mi oluyor? Herhalde, biraz haddini aşan bir
yorum olurdu bu. Ama şurası kesin ki, örnek alabilecekleri
birilerinin eksikliğini duyuyorlar.
Latona adlı dernek de anneler için dayanışma
grupları örgütlemekte. "Dziecko" (Çocuk)
aylık dergisinin internet sitesinde tüm tartışma gruplarının
listesi bulunuyor; buralarda kadınlar birbirleriyle deneyimlerini
paylaşıyor, çocuğun sıkıcı, zıvanadan çıkartıcı
olduğunu, insanın bir çocukla uğraşırken
öfkelenmemesinin elde olmadığını itiraf etmeyi
öğreniyorlar, ama aynı zamanda çocuklarının onlara en
fazla gereksinim duyduğu bir dönemde evde kalıp onlarla
birlikte olmayı seçmelerinin doğru bir karar olduğunu
söylüyorlar. Yeni durumlarına uyum sağlıyorlar ve annelik
güzel ve büyüleyici bir şey haline geliveriyor,
ağrılar, sızılar ve yorgunluklarsa çabucak unutuluyor.
Ancak tek bir şeye uyum göstermek mümkün
değil: İş yaşamına. Üç yıl izin kullandıktan sonra
dönebilecekleri bir işyeri olamayacağının bilincinde, kadınlar.
Evde kaldıkları süre içinde dünyanın dönmeyi
sürdürdüğü, ama kendilerinin yörünge
dışına atılmış oldukları duygusunu yaşıyorlar. Bilgisayar
programları değişiyor, arkalarından yerlerine eğitimli ve
genç kuşaklar geliyor.
ÇALIŞAN ANNE
Birçok kadın için işe erken dönme kararı, mali
güçlükler nedeniyle alınmış bir karar.
Çünkü çocuk demek yeni masraflar demek,
çünkü tek maaş yetmiyor, çünkü ev
için alınan kredinin geri ödenmesi gerek (Kredi
için yüzde 24'lük geri ödeme oranını herhalde
ben bulmadım - diyorlar). Seçme şansı olmayan kadınlar,
yalnız anneler, güç işlerde çalışan ya da esnek
çalışma saatleri olmayan işler yapan kadınlar için
çalışmak bir dram. İki kız çocuk annesi bir kadın (ki
ilk çocuğu dede ve büyükannenin yanında
büyümüş, ikincisi ise kreşe gönderilmiş) iş
yaşamına dönüşünü şöyle anlatıyor: - Tam
bir korku filmi başladı, hastalıklar, işten alınan izinler, beni
işten atacaklar korkusu. Yavrumun ilk adımlarını atışını, koşmaya
başlayışını yine göremedim. Hastayken yanında
olamadım. Aile değerlerine bağlılığını
deklare eden devletin verdiği yardım, aslında tam bir ilüzyon.
Aile destekleme politikasının ilkelerinde "kadınların iş yaşamı
ile anneliği birlikte yürütmesinin desteklenmesi"
ilkesinin marjinal bir anlamı var. Temel ilke, "aileye
verilecek desteğin doğum oranını arttıracak şekilde
değiştirilmesi". Kadınların işe dönmesini kolaylaştırmak
için, devletin ödediği "annelik"
parasının bir kısmının baba tarafından alınabilmesi
yönünde ileri sürülen görüş de,
sağcıların tepkisini çekti. Bununla birlikte, Kamuoyu
Araştırmaları Merkezi'nin yaptığı ankette kendisine soru
yöneltilenlerin yüzde 70'inden daha fazlasının ifadesine
göre, çalışmayan kadının düşük bir
statüsü var. Ev kuşu olmamak isteğinin kadınlar
üzerinde yaptığı baskı, iyi bir anne olabilmek hedefinin
yaptığı baskının şiddetine ulaşıyor. Gittikçe daha fazla
kadın doğum sonrası işine dönüyor, çünkü
işsiz bir yaşantı düşünemiyorlar. "Elle"
dergisinin yaptırdığı araştırmalara göre kadınların yüzde
45'i bunun zor olduğu, yüzde 38'i iş yaşantısıyla anneliğin
beraberce yürütülemeyeceği, yüzde 14'ünden
fazlası bunun kolay olduğu ve yalnızca yüzde 2,3'ü bunun
imkansız bir şey olduğu görüşünde.
Tablo: Kadınlar hangi nedenlerden ötürü çalışıyor - Ev kadını
olmak maharet ister - diyor psikolog Zofia Milska-Wrzosinska.
Günümüzün kadınları ise evde oturmakta
gittikçe daha fazla zorlanıyorlar. Hemen hemen doğum
yapacakları güne kadar çalışmayı
sürdürüyorlar, doğumdan 2-3 ay sonra işlerinin başına
dönüyorlar. Hatta bazıları doğumdan 2-3 hafta sonra işe
dönüş yapıyorlar. Çalıştıkları şirketlerin
tuvaletlerinde göğüslerin süt çekip taksiyle
eve gönderiyorlar. Çocuk nedeniyle faal yaşantılarını
terketmeyi istemiyorlar. -İlk hamileliğimde mahalli idareler
seçimlerine katıldım ve sömestri sınavlarını verdim,
ikinci hamileliğimde doğumdan iki hafta önce sosyoloji
bölümünde mastır tezimi savundum ve yeniden
adaylığımı koydum, çünkü ilk çocuğumla
ikinci çocuğum arasında geçen sürede mahalli
idare meclisi üyeliğimi düşürmüşlerdi - diye
anlatıyor Varşova Belediye Başkanı'nın eşi, 24 yaşındaki Aleksandra
Piskorska. - Çok faal bir kent meclisi üyesi sayılmam,
çünkü ikinci oğlum henüz 5 aylık ve zamanımın
çoğunu evde geçiriyorum. Ama işimi de
düşünüyorum, çünkü kendimi yalnızca
bir anne olarak gerçekleştirmek istemiyorum - derken, en az
dört çocuk sahibi olmak istediğini de
ekliyor. SLD /Demokratik Sol Birlik/
milletvekili Katarzyna Piekarska, kanun tasarılarını ve başka
belgeleri evde yüksek sesle okuyarak, ki bunun oğlu için
çok oyalayıcı bir etkinlik olduğu ortaya çıkmış,
milletvekilliği ile anneliği birleştiriyor. Üç
çocuk annesi olan ve uluslararası büyük bir
şirkette avukatlık yapan Beata Balas-Noszczyk, çocuklarla
mesleki kariyeri bağdaşdırmanın mümkün olduğunu, ancak
bunun için bakıcılar, büyükanneler ve
büyükbabalar ve bir de her ihtimale karşı yedekte
tutulması gereken başka birkaç can simidi arasındaki
örgütlenmenin programlanmasının kusursuz yapılması
gerektiğini söylüyor. - İş yerinde hiçkimse
hiçbir zaman, benim çocuklarımın olduğunu bilmedi -
diyor. Görüşmeler uzadığı için eğer geceleri
çalışmak zorunda kalırsam, evde dadımız geceliyordu. İşin,
çocuklara ayrılacak zamanı çaldığının elbette
bilincindeyim, ama şirketteyken, deliler gibi çalışıyorken bu
aklıma gelmiyor pek. Eve dönüp saate baktığımda, işte
ancak o zaman, yolunda gitmeyen bir şeyler var diyorum kendi
kendime. Çalışan anneler genelde iki yönlü bir
suçluluk duygusu çekiyor: Bir açıdan
çocuklarına karşı suçluluk duyuyorlar, diğer
açıdan çalıştıkları yere karşı. Çünkü
diğerleri, yani çocukları olmayanlar, işe daha fazla zaman
ayırıyorlar, bu yüzden de işveren açısından daha
yararlılar. Anneler, mümkün olduğu ölçüde
izin kullanmamaya çalışıyor ve çocuğun kendi şahsi
meseleleri olduğunun, işverenin bunu düşünmek zorunda
olmadığının altını çiziyorlar. Daha doğum yapmadan
önce, ajanslar ya da tanıdıkları vasıtasıyla, bir bakıcı
aramaya başlıyorlar. Çalışmayan, ev kadınlığı yapan
büyükanneye gittikçe daha az rastlanıyor,
dolayısıyla çocuğun bakımı için bir yabancı bulmaktan
başka çıkar yol yok. - İyice sorup soruşturuyor ve
içime sinmeyen en ufak bir şey de dahi hemen bakıcı
değiştiriyordum - diye anlatıyor Magdalena Jankowska, bir kadın
dergisinin psikoloji bölümünün şefi ve bir anne.
-Eşten dosttan içkici bakıcılara ya da örneğin
çocuğu boğmaya kalkan bakıcılara dair şeyler işitmiştim. O
nedenle de dikkatli olmayı tercih ettim. En sonunda bir
köylü kızı buldum: Genç, sakin, sabırlı. Annenin
yerini böyle bir bakıcının alması iyi mi oldu? İnsan öyle
yoruluyor ki, bunu düşünmemeyi tercih ediyor. - Ben -
diyor Ewa Awdziejczyk, bir aylık derginin redaktörü -
çocuğumu başka birisinin yetiştirmekte olduğu
düşüncesinden hiç kaçmadım. Aksine, hatta
bu, insanı zenginleştirici bir şey de sayılabilir. Bizim dadımız
çocuklarım için tam bir büyükanne gibiydi;
onlara dualar öğretiyor, dini geleneğimizi anlatıyordu.
Çocuklarım bunları benden öğrenemezdi.
Çalışan anneler, genelde, çocuk sayısının değil,
ama onlarla nasıl ilgilenildiğinin önemli olduğunu ifade
ediyorlar. Bütün boş zamanlarını onlara ayırdıklarını,
hafta içindeki yokluklarını hafta sonları telafi ettiklerini
söylüyorlar. Ayrıca, bu durumun bazı artıları olduğunu da
savunuyorlar. Çocuk bir motivasyon, harekete geçirici
bir unsur, adrenalin; uğruna çalışacağınız birisinin olması
daha şevkle çalışmanıza neden oluyor. Annelik, eğer sizdeki
herşeyi alıp götürmüyorsa, büyük bir tatmin
duygusu vermekte. Ev hanımı anneler bir rekabet yaşamıyorlar;
çalışan annelerse, eğer büyükanneler ve dadılarla
rekabeti kazanmak istiyorlarsa, çocukları ile olan bağlarını
çok daha bilinçli kurmak durumundalar.
Böyle bir tutum, gittikçe artan bir toplumsal destek
kazanıyor. XIX. yüzyıl ahlakçılarının, çalışan
kadınların çorba yapmaya zaman bulamamayacaklarını - ki
evdeki sıcak çorba aile saadetinin temeli kabul edilir ve
eksikliği büyük sorunlara yol açabilir - dile
getiren öğretileri, bugün sadece
güldürüyor. Kadınlar ya da en azından büyük
bir bölümü, artık evde hapis tutulmaya boyun
eğmiyorlar.
MÜKEMMELLİYETÇİ ANNE
Tablo: Kadınlar, aileleri için hangi durumu en iyi durum olarak kabul ediyorlar
En idealistler, çalışma hayatı ile anneliği bağdaştırma
uğraşının peşini hiç bırakmıyorlar.
Mükemmeliyetçi birer anne olup çocuğun anne
karnındaki psikolojisiyle ilgileniyorlar, hamileyken Mozart
dinliyorlar (üstelik hergün mutlaka aynı yapıtını,
çünkü böyle yapılınca doğumdan sonra
çocuğun bu müzik eşliğinde daha kolay uykuya dalması
mümkün oluyormuş), çocuk bakımı ve yetiştirilmesi
üzerine yığınlarca kitap okuyorlar (ve erken çocukluk
döneminde annenin yapacağı bir hatanın ileride çocuğun
bir suçlu olmasına yol açabileceği gibi şeyleri
çoğunlukla bu yayınlardan öğreniyorlar), luzern filizi
yiyorlar (süt salgılanmasına yardımcı oluyormuş), yoga
kurslarına katılıyorlar (böylece hamileliklerini daha
bilinçli olarak yönlendirebilmeyi amaçlıyorlar),
mutlak olarak çocuklarını emzirmek kararındalar (bu konudaki
propaganda öyle güçlü ki, anne sütü
yerine çocuğuna biboronla mama vermeye kalkan bir anne,
kendisini çocuğunu zehirleyen bir canavar anne gibi
hissedebilir). Evde ya da suyun içinde doğum yapmak,
çevreci annelerin tercihi; ama gittikçe daha fazla
sayıda kadın, İncil'in öğretisine ters düşerek, lokal
anestezi altında doğum yapmaya karar veriyor. Ama hepsi bu
değil. Bütün bunların haricinde, bir de mükemmel bir
kadın olmak gerekli. Demi Moore'un hamilelik fotoğrafının
"Vanity Fair" dergisinin kapağında yayınlanmasından bu
yana, hamile kadının hiç de hantal bir mamut gibi
görünmek zorunda olmadığı, hatta tam aksine öyle
görünmemek zorunda olduğu ortaya çıktı. Eskiden
hamileler, erkek gömleklerini andıran hamile elbiseleri giyer
ve boyanmazlardı, çünkü başka
türlüsü uygun düşmezdi. Böyle bir
görünüşle, tümüyle doğacak
çocuklarına adanmış oldukları kanıtlanırdı.
Günümüzde ise allanıp pullanmış, modaya uygun
giyinmiş bir anne adayının görünümü, ne kimseye
batıyor ne de kimseyi şaşırtıyor. Kadın dergileri, sayfalarını en
büyük modacıların giydirdikleri ve bizlere "hamile
olmak kendini kapıp koyuvermenin gerekçesi olamaz"
dedirten hamile mankenlere, hamile sinema sanatçılarına ve
şarkıcılarına açmakta hevesliler. Hamilelik döneminde
çatlaklara ve selüloide karşı kremler kullanmak,
doğumdan sonra ise vücut geliştirme ya da aerobik salonlarına
devam etmek, günümüz kadınlarının sorumlulukları
arasında artık. Doğumdan sonra mümkün olan en kısa
süre içinde eski kot pantolonlarının içine
sığabilmek ise, bir onur meselesi. Jinekologlar, doğumu izleyen ilk
iki hafta içerisinde zayıflatıcı iç çamaşırları
giyip egzersiz yapmayı deneyen hastalarından
şikayetçiler. - Doğumdan önceki
görünümlerine dönebilmek, üzerlerinde
çok güçlü bir baskı yaratıyor - diyor Ewa
Awdziejczyk. - Kuşkusuz bu, medyanın bir etkisi. Mankenlerin
dünya güzeli bebeklerle çekilmiş fotoğraflarını
gören anneler şunu düşünüyorlar: Tamam, işte
benim de dünya güzeli bir çocuğum var, ama fiziğim
niye onlarınki gibi değil. Ve onlar gibi olamadıkları için
kendilerini suçlu hissediyorlar. İdeal anne,
Meryem Ana ile Cindy Crawford ve Hanna Gronkiewicz - Waltz'ı
kesiştiren türde bir şey olmalı.
GEÇ
KALMIŞ ANNE
Artık sadece batıda değil, ama Polonya'da da, kadınlar
çocuk yapmaya gittikçe daha geç karar
veriyorlar. Tıbbın gelişimi, doğum yapma sınırını gitgide daha
ileriye çekiyor (bu konudaki rekor 63 yaşında doğum yapan bir
kadına ait). Hatta menopoz sonrası doğum fikri bile ortaya atılmış
durumda. Bu elbette uç bir fikir. Senaryo, genelde şöyle
gerçekleşiyor: Önce üniversite, sonra iş ve ev,
sonra eğer mümkün olursa biraz seyahat. Bu senaryonun
aşağı yukarı otuz yaşına kadar hayata geçirilmesi gerekiyor.
En sonunda hamilelik. Birçok kadın için çocuk,
önceden onun için para kazanılması gereken, bir tür
güzellik. Para kazanılması gereken, zira özel kreşler,
bakıcılar, okullar, doktorlar; bunların hepsi paraya bakıyor.
"Hamilelik" sözcüğünün uzun yıllar
"felaket" sözcüğünün eş anlamlısı
sayılması, belki bu yüzdendir. "Elle"
dergisinin yaşları 18 ila 30 arasında değişen, lise ya da
yüksek okul mezunu, özellikle kentlerde oturan kadın
okuyucuları arasında yaptığı ankette,
"önümüzdeki iki yıl içerisinde
gerçekleştirilecekler listesinde ilk sıraya neyi koyarsınız
?" sorusuna tereddütsüz verilen yanıt: İş.
Çocuk yapmak istediklerini söyleyenlerin oranı yalnızca
yüzde 16. - 24 yaşında ve iki çocuk annesi bir kadın
olarak sanki çevremden biraz dışlanmış gibiyim - diye
anlatıyor Aleksandra Piskorska. - Arkadaşlarım arasında hamile
kalanlar olmuşsa da, bunlar sadece kazara olmuş hamileliklerdi.
Burada sorun yalnızca mali değil. Günümüz
kadınları, annelerinin ve büyükannelerinin kuşaklarından
farklılaşıyorlar. Çocuk mu? Evet, ama daha ileride -
diyorlar. Önce kendim hayattan ne istediğimi öğrenmeliyim,
sonra çocuğu düşünürüm.
Özgürlük duyguları çok güçlü
ve kendilerini gerçekleştirme gereksinimi duyuyorlar.
Mümkün olan en uzun süre
özgürlüğü yaşamak istiyorlar. Anneliğin kadına
çok şey kattığının, ama aynı zamanda ondan çok şeyi
alıp götürdüğünün de, bilincindeler. Bazen
biyolojik saatlerinin tik taklarını korkuyla dinliyorlar, saatin en
son vuruşunu kaçırmaktan korkuyorlar, ama buna rağmen
anneliğin bedelini zamanından önce ödemek de istemiyorlar.
Bu bedeli hiç ödemek istemedikleri de oluyor.
"POLONYALI ANA" OLMAYAN
KADINLARIMIZ
Tablo: Annelerinin çalışmasının acısını çocuklar mı çekiyor?
"Hastabakıcılık ve mürebbiyelik gibi ikinci sınıf
işlerden ya da anne ve eş rolünden başka seçecekleri yol
olmayan, evde kalmış kız alaylarıyla dört bir yanları
çevrilmiş büyükannelerimizin kaybedecek
hiçbir şeyleri yoktu. Yüksek öğrenim
görmüş olup da dışarıda çalışan kadınların ise,
yüzyılımızın bu doksanlı yıllarında kaybedecekleri pek
çok şeyi var - diye yazıyor Fran Abrams "The
Independent"te. - İyi kalite şarabın, deliksiz ve uzun
uykuların tadını çıkartırken, bir anlığına çocuk
düşüncesini aklımızda ikinci plana ittik. Ve birden bire,
annelerimiz için yasak elma olan o şeyden kopup ayrılmak,
bazılarımıza zor geldi. 90'lı yılların ortalarında
genç İngiliz kadınları arasında yapılan bir ankette, %20
oranında kadının çocuk istemediği (onların ifadeleriyle -
çocuktan bağımsız bir yaşamı seçtikleri) ortaya
çıktığında, bencil bir kuşak üzerine yazılan ağıtlar
yayılmıştı dört bir yana. Akla gelen ilk şey, bu kadınların
günün birinde mutsuz kadınlar olacaklarıdır. Ama
"Anneliğin Ötesi. Çocuksuz Bir Yaşamı
Seçmek" (Beyond Motherhood. Choosing a Life without
Children) adlı kitap, bunun illa da böyle olmaması gerektiğini
kanıtlıyor. Kitabın yazarı, kendi kuşağından Amerikalı kadınların
%15 gibi çocuksuz kalmayı seçmiş, 50 yaşındaki Jeanne
Safer'in yaptığı anket, ellili yaşlarını süren çocuksuz
kadınların kendilerini noksansız ve mutlu hissettiklerini, yaratıcı
ve zengin bir yaşantı sürdürdüklerini, sık sık
hayırseverlik etkinliklerinde bulunduklarını ortaya koymuş.
"Eğer evde yolumu gözleyen çocuklarım
olsaydı, Afganlı mücahitlerin çarpışmalarını izleyebilir
miydim? - diye retorik bir soru soruyor kadın savaş muhabirlerinden
biri. Kadınların varolma nedeni, anne olmaktır. İşte bu,
asırlar boyunca bir dogma olarak kabul edilmiştir (bu konuda
yazımızın sonuna yerleştirdiğimiz "Anneliğin Kısa Tarihi"
başlıklı bölüme bakınız). XIX. yüzyıl
ahlakçıları, kadınları çocuk yapmaya ikna ederlerken
onları, kısırlaştırılmaları imkansız olan dişi aslanlar, kaz ve
tavuk türünde çiftlik hayvanları ya da doğrudan
doğruya nebati toprakla karşılaştırmışlardı. Ansiklopediler, annelik
içgüdüsünü her normal kadının eğilimi
olarak açıklıyorlardı. XX. yüzyıl ruhbilimi de
çocuksuz kadınlara asabiyet ve nevroz etiketi yapıştırmıştı.
Ta ki, çocuksuz kadınların oluşturduğu grubun, patolojik ya
da anormal diye açıklanamayacak kadar
büyüdüğü zamana kadar... Kendi iradeleriyle
çocuksuz kalmayı seçen Polonyalı kadın sayısı nedir?
İstatistik araştırmalara göre; çok düşük bir
yüzde, ama çocuk yapmama gibi bir karar çok
güçlü bir toplumsal baskı ile
çevrelenmiştir. Bu bir tabudur. Çocuk
istenilmediğinin, çocuk sevilmediğinin, çocukların
bizde herhangi bir duygu yaratmadığının açık açık
ifade edilmesi uygun düşmez. Buna karşılık genç bir
çiftin çocuk yapma konusunda ne
düşündüklerini anlamak için ağızlarını
yoklamak, çocukları olmazsa mutsuz olacaklarını ve
birlikteliklerinin anlamsız olacağını söyleyerek onlara hocalık
taslamak, nedense, uygun düşer. - Bazen, tüm bu kafa
ütüleyici nasihat konuşmalarında, sanki bir
kıskançlık tonu seziyorum. Özgürlüğün
kıskanılması. Yani, ben çocuk yapıp yoruldum, sen de yorul
gibi bir şey - diye anlatıyor 42 yaşındaki bir kadın heykeltıraş. -
Kocamla çok dinledik bunları, yok bir gün gelecekmiş de
pişman olacakmışız, ama işte o zaman iş işten geçmiş
olacakmış falan. O gün bir türlü gelmedi ve biz
mutluyuz, hiçbir eksiğimiz yok. Ve çocuklu olanlara,
bundan hiç pişmanlık duyup duymadıklarını da sormuyoruz.
Polonya'nın çocuksuz nöbetçi çifti
Maria Czubaszek ve Wojciech Karolak. Çocuksuz bir yaşamın
seçilmesi konusunda yayınladıkları dosyadan sonra
"Elle" dergisi redaksiyonuna gelen mektuplar, bu sorunun
yalnızca onlarla sınırlanmadığını gösteriyor. İşte Polonya'nın
her yanından gelen kadın mektuplarından bazı alıntılar:
"Hiçbir kadın dergisi, bırakın konuşmayı,
düşünmenin bile yasak olduğu böyle bir konuyu ele
almaya cesaret edemez diye düşünüyordum",
"Kendimi bir cüzamlı gibi hissetmeyi bıraktım" ya da
"Ne diğerlerinden daha aşağıyım ne de çocuksuz olan tek
kadınım". Büyük kentlerde yaşayan kadınlar,
çevre baskısı ile daha iyi baş ediyorlar. Ama taşradaki
kadınlar, toplumdan dışlanmaya, yalnızca çevre değil, ama
mutlaka torun sahibi olmak isteyen anne babaları tarafından da
toplum dışı bırakılmaya maruz kalmaktadırlar. Damgalanmışlardır;
detaylı testlere tabi tutulurlar, küstahlıklara ve
türlü kaba şakalara göğüs gererler, kendilerini
değeri düşük bir insan türü gibi hissetmeye
başlarlar. Sonunda ya kısırım deyip yalan söylerler ya da kafam
daha fazla ağrımasın diye doğum yaparlar. Bu kadınlardan biri,
"bir toplumun çocuksuz insanlara yaklaşımı, onun
kültür düzeyini gösterir" diye yazmış. Tablo: İş ve aile yaşamtınızda uyumunuzu bozan nedir?
EKSİKSİZ ANNE
Batıda epey zaman bir zaman önce anlaşıldı ki,
kürtajı yasaklayarak ya da gebelik önleyici
ilaçlara verilen devlet desteğini geri çekerek
kadınları çocuk yapmaya kandırmak mümkün olmuyor.
Beslenme yardımıyla, esnek çalışma şartlarıyla ve
çocukların bakımına yardımcı olacak kurumlarla onlara sosyal
güvenlik sağlamak, çok daha iyi bir yöntem.
Gerçi bu da her zaman sonuç getiriyor değil.
Çocuk yapmak kararında olsunlar ya da olmasınlar,
çağdaş kadınlar, artık anneliği toplumsal ya da ulusal bir
görev olarak değil de, tamamen bireysel bir konu şeklinde
görüyorlar. Polonyalı kadınlar da, çocuklar
üzerine yapılan yayınlarda, öncelikle şu
görüşü dile getiriyorlar: "İyi anne, kendini
eksiksiz ve mutlu hisseden annedir". Şablonların
baskısı hala çok güçlü olsa da, tek bir
rolün içine hapsedilmeye gittikçe daha sık
başkaldırıyorlar. "Polonyalı Ana" miti, usul usul tarih
oluyor. - Günümüzün genç
kadınları, annelerinin kuşağından farklı - diye konuşuyor Kamusal
Sorunlar Enstitüsü'nden Dr. Joanna Bator. - "Adanmış
anne" sendromu siliniyor. Kadınlar, çalışma hayatı ile
anneliği birleştirmeye uğraşıyorlar. Ve bazı kadınlar,
bunu gerçekten başarıyorlar. Onlar, kocaları vatan
için savaşıp şehit düşerken aile ocağının ateşini
bekleyen geçmiş zaman Polonyalı analarına göre,
çok daha kahraman, çok daha saygıya değer.
Çünkü günümüz anneleri, kocaları
kariyer yaparken ve (erkek arkadaşlarıyla barlarda) vatan
kurtarırken, çocuklarını yararlı insanlar olarak
yetiştiriyor, üstüne üstlük dişi kuşlar misali
kendi yuvalarını ve de yerel demokrasiyi inşa ediyorlar.
ANNELİĞİN
KISA TARİHİ
Annelik içgüdüsü bir mit.
"Kültür ve eğitime bağlı olarak bariz şekilde
değişebildiğine göre, doğa kavramının nasıl bir değeri
olabilir? - diye soruyor "Annelik Aşkının Tarihi" adlı
(Fransa'da 1980'de, Polonya'da ise 18 yıllık bir gecikmeyle
yayınlamış) kitabında, Fransız antropolog Elisabeth Badinter. Bu put
kırıcı iddiayı ortaya attığında bir fırtına koptu,
çünkü dile getirdiği şey, yalnızca her insanı
ilgilendiren bir şey değil, ama yüzyıllar boyunca dogma
olarak kabul edilmiş bir şeydi. "Yüzyıllar boyunca
mı?" - diye soruyor Badinter. - Evet, son iki yüzyıl
boyunca". Kitabına aldığı veriler ve anlatımlar,
bugün insanı dehşete düşürüyor. XVIII.
yüzyılın ortalarında Paris'de doğan 21 bin çocuktan
sadece bin tanesi anneleri tarafından emzirilmiş ve
büyütülmüş, geri kalanı süt annelerine
teslim edilmiş. Bu konuda, doğduğu gün süt annesinin
ellerine bırakılan Talleyrand'ın öyküsü çok
karakteristik. Öz annesi, onu dört yıl boyunca bir kez
bile görmeye gelmediği gibi, hatta yaşayıp yaşamadığını dahi
sorma zahmetine girmemiş. Kentlerden köylere içleri yeni
doğmuş bebeklerle dolu arabalar gider, bu bebeklerin bir kısmı
menzile ulaşamazmış, çünkü dalgın arabacı arabadan
düşenlerin farkına varamazmış. Şansları yaver gidip de
gidecekleri yere ulaşanlar ise günler boyunca sıkı kundakları
içinde, yıkanmamış, altları değiştirilmemiş ve aç
olarak bekleşirlermiş, çünkü yoksul köylü
kadınları emzirmeye birkaçını birden alırlarmış. Yeni doğmuş
bebekler arasında ölüm oranı korkunçmuş (ortalama
yüzde 25, süt annesine bırakılanlarda ise hatta yüzde
70'e ulaşıyor). Bu marjinal bir durum değil, bir normdu ve eğer
öyleyse annelik içgüdüsü o zamanlar
nerelerdeydi? - diye soruyor Badinter. Çocuklara
yüzyıllar boyunca özne olarak yaklaşılmadı. Doğası gereği
günahkar, ahlaki kategorilerden habersiz, kaprisli bir mahluk,
havyan terbiyeciliği yöntemiyle insanlaştırılması gereken
hayvan türünde bir şey (Aziz Augustin), ayrıca akıl ve
muhakeme yeteneğinden yoksun oldukları için salak (Karteziuz)
kabul edildiler. Olağanüstü yetenekleri olmadığı
sürece, çocuğun ölümüne yas tutulmaz,
ardından gözyaşı dökülmezdi. İşte Montesqieu,
"Süt annelerinin yanında iki ya da üç
çocuğum öldü, üzülmedim değil, ama
öfkelenmedim." - diye yazmış. Eğer çocuk bir değer
değil idiyse, annelik sevgisi de ahlaki ve toplumsal bir değer
değildi. XVI. ve XVII. yüzyılın aristokrat kadınları
için çocuk, sosyete toplantılarında sorun yaratan bir
yüktü. Çocuğun emzirilmesi banal, düşük,
kadını hayvan sınıfına yaklaştıran bir işti. Çocuğun süt
anneye verilmesi, orta sınıftan kadınlar için bir sınıf
atlama işareti, yoksul sınıfın kadınları açısındansa ekonomik
bir zorunluluktu, zira onlar yaşamak için çalışmak
zorundaydılar. Bu durum, ancak XVIII. yüzyılın
sonlarında değişti. Değişimin başlangıç tarihi için
1762 yılı, yani Jean Jacques Rousseau'nun içinde iyi, adanmış
bir anne ile sevgi ve şefkate gereksinim duyan bir varlık olarak bir
çocuk portresi yarattığı "Emil" adlı romanının
yayın tarihi kabul edilir. Buna bir de toplumsal ve ekonomik
faktörler eşlik eder. Aşk evliliği moda olmuştur, yani
çocuk artık iki aile arasında yapılan bir iş
sözleşmesinin sonucu değil, ama iki insan arasındaki aşkın
meyvasıdır. Kapitalizm doğmuş, insanlara ekonomik ve askeri bir
potansiyel olarak bakılmaya başlanmıştır. Ülke ve devletin
gücü, nüfus büyüklüğüyle
belirlenir olmuştu. Bu aslında kadınlara verilmiş bir direktifti.
Yeni duruma kolayca uyum sağladılar, zira anne olarak toplumsal bir
önem ve böylece saygı görme hakkı kazanmışlardı.
Kendilerini ikame olunamayacak varlıklar olarak hissettiler ve evde
mutlak bir iktidar kurdular. Toplumda terfi ettiler etmesine, ama
bunun bedelini de çok pahalıya ödediler. XIX.
yüzyıl idealine göre, annelik özveride bulunmak, tam
bir adanmışlık ve ağır, kesintisiz bir çalışma demekti.
Gerçek bir annenin bir an bile boş vakti olmaz. Aynı anda hem
anne hem de başka bir şey olunamaz. Annelik putuna kurban olarak
özgürlüğün ve annelikten başka her
türlü idealin sunulması gerekir. Bunu yapmayan kadınlar,
aforoz edilmiş, doğaya karşı çıkmakla ve her türlü
toplumsal felaketin sorumlusu olmakla
suçlanmışlardır. Bütün bunlarda Freud'un
da etkisi vardır: Kadınlık gelişiminin başlangıcında kadınların
penise sahip olmak istediği, ilerleyen evrelerde bu isteklerinin
çocuk sahibi olmak isteğiyle yer değiştirdiği tezini ileriye
sürmüştür. Ona göre, bir kadın insani tamlığını
ancak annelik sayesinde kazanabilir. Mazoşizmin kadınların doğuştan
getirdikleri bir özellik olduğunu, acıdan zevk aldıklarını,
bunun da doğumda ve çocuğun emzirilmesi sırasında duyulan
acıların gidericisi olduğunu savunmuştur. Psikoanaliz ise
çocuğun her türlü ruhsal sorununun sorumluluğunu
annenin sırtına yıkmıştır. "Annelik rolüne hapsedilmiş
kadın, ayıplanacağım korkusuyla o hapishaneden artık
çıkamaz" - diye yazıyor Badinter.
Feministlerin karşına dikildikleri işte buydu. XX.
yüzyılın cinsel devrimi kadınların önünde yepyeni
yollar açtı, onların da çocuklarla hiç ilgisi
olmayan hayalleri, hırsları olabileceğini kabul etti. Annelik
bugün bir armağandır, sorumluluk değil.
Tercüme: O.F. Baş |