KUŞBAKIŞI
MEMET BAYDUR
Avrupa'nın İsteklerine Karşı Kültürel Kimlik
Polonyalı usta film yönetmeni Krzysztof Zanussi aslında
bir bilim adamıdır. Varşova Üniversitesi'nde teorik fizik okumuş, bir süre de felsefe eğitimi almıştır. Genç yaşında bu donanımla ülkesinin ünlü
Lodz Sinema Okulu'na girer. ''Sinemacı'' olmaya karar vermiştir. Bu büyük
yönetmen, 1966 yılından beri birçok kısa, uzun, belgesel, özgün filmi
yazmış, yönetmiş, gerçek sinema tutkunlarına başeserler sunmuştur.
Zanussi çok başarılı bir tiyatro ve opera yönetmenidir ayrıca. Benim
okuduğum kadarıyla birinci sınıf bir oyun yazarıdır. Beş altı dili
güzel konuşur. Su katılmamış bir hümanist, felsefi derinliği olan
dindar bir Hıristiyandır aynı zamanda.
İşte bütün bunlar, teorik fizik, felsefe, Polonyalı
olmak, Avrupalı olmak, sinema yapmak, oyun yönetmek-yazmak, opera sahneye
koymak, birkaç dilde okuyup konuşabilmek, sanat ve siyaset kurumlarında
aktif görevler yürütmek ve derin bir hümanizma bilinci, Zanussi
sinemasının temelini oluşturur.
Temelini. Özünü değil! Yalnızca temelini.
Geçenlerde sonuçlanan Moskova Film Festivali'nde Büyük
Ödül Zanussi'nin son filmine verildi. Filmin adı: Seks Yoluyla Bulaşan
Ölümcül Bir Hastalık Olarak Hayat. Film genelde Polonya sinemasının
inceliklerini, özelde ise Zanussi'yi Zanussi yapan insancıl/karmaşık bir
örgünün izlerini taşıyor. Yine bir ikilem, bir ahlak filmi yapmış Zanussi.
Son derece ciddi bir konuyu, olanca ciddiyetiyle ama gülümseyerek ve
soru sorarak anlatıyor. Birçok kesinleme atıyor ortaya, sonra ''acaba''
diye soruyor. Acaba? Bu önemli bir sorudur.
Geçen Ankara Film Festivali'nde önce Polonya
Büyükelçiliği'nde, sonra Dedeman Oteli'nde, sonra Atatürk Orman
Çiftliği'ndeki lokantada, sonunda da hayvanat bahçesinde uzun
uzun yedik, içtik ve konuştuk Zanussi ile. Ben, bilim adamı profesör
dostum Ongun Onaran ve Zanussi. Sinema da konuşuldu elbette, tiyatro ile
opera da. Ama en çok düşünsel bir eksende, günümüzde insanın ve
dünyanın durumunu konuştuk. Zanussi, son derece derin kesinlemelerle
konuşabilen, olağanüstü sakin bir eda ile gülümseyerek ve hafiften
kendisiyle de dalga geçer bir tavırla söyleyebilen bir insan. Söz'ün,
kelimenin gücüne; yazının kudretine inanmış insanların dingin tavrıyla
anlatıyor. Kendisine anlatılanları ise keskin bir dikkatle dinliyor.
Bu durum ne yazık ki benim okur-çizer çevremde pek alışık olduğum bir
durum değil!
Saatlerce konuştuk. Güveçte kuzu kavurmanın üstüne
kırmızı pul biber boca etti. Rakıyı sert buldu. Bergman, Tarkovski,
Kieslowski konuşuldu. Ben konuşmayı hızlandırınca Ongun ile beraber
beni sohbetin dinginlik hizasına çekti. Amerika Birleşik Devletleri'ni ve
Avrupa Birliği'ni konuştuk. Spinoza ile Sokrates 'in adı geçti galiba!
Katolik olmak, Müslüman olmak, inanç, iman, bilgi üstüne de konuştuk.
Maçoluk, eşcinsellik, sinemada pazar ekonomisi anlatım şekillerinin başka
disiplinlerle ilişkisi, militanlık, zor zamanlarda politik sanat yapmak
üstüne de konuştuk. Sonra ... tüyler ürpertici bir doğallıkla
çocukluğumuzu, gençliğimizi, ilk aşkları, ilk okumaları, ilk darbeleri
konuşmaya başladık. Bir de baktık aslanların önündeyiz,
oradan zürafaları ve gergedanları geçtik, maymunlara bakmadan konuşarak
baykuşları, kartalları, akbabaları geçtik. Hayvanat bahçesi bu üçlü sohbet
için yalnızca bir dekor, bir geri plandı.
Zanussi, kimi toplumların hormonlu aydınları için modası
geçmiş bir aydınlık insan. Yakın ve eski bir uygarlığın temsilcisi.
Bizdeki kimi zıpırların hiç sevmediği bir ''aydınlanmanın''
temsilcisi. Postmodernizmi Amerikalı ağalarından öğrenmiş, yarım
yamalak bir ''ilericilik'' ile doğal olarak hiçbir ilgisi yok. Geçmişiyle
ve ona bağlı olarak gelecekle bağlarını koparmayı reddeden
bir geleneğin usta sanatçısı.
Bu yazının başlığı, Zanussi'nin yedi yıl önce
Amsterdam'da verdiği bir konferansın başlığıdır. Esinlenmenin Kaynakları
üst başlığında Profesör Zanussi, ''Avrupa'nın isteklerine
karşı kültürel kimlik'' üstüne konuşmuş! Yine önemli olguları son
derece eğlenceli, dingin ve sağlam bir üslupla dile getiriyor Polonyalı
usta yönetmen. Bu konferanstan önümüzdeki Kuşbakışı'nda söz edeceğim.
Şimdi gidip bir Polonya filmi seyredemeyeceğimize göre Radikal'in sinema
ekinde göklere çıkarılan bir feminist Amerikan macera filmi seyredelim
diyorum. Devamı haftaya...
=============================================================
KUŞBAKIŞI
MEMET BAYDUR
Esinlenmenin Kaynakları
Geçen hafta, Polonyalı usta film yönetmeni Krzysztof
Zanussi 'nin 1993 yılında Amsterdam'da verdiği bir konferanstan söz
etmiştim. Konferans, Esinlenmenin Kaynakları Üstüne idi. Zanussi doğal
olarak, esinlenmenin hiçbir zaman sistematik olamayacağını söyleyerek
başlıyor konuşmaya. Sonra şöyle sürdürüyor anlattıklarını: ''Sık sık
Hindistan'a gidiyorum ve ne zaman gidersem bol bol Hint filmi
seyrediyorum. Ticari Bombay sinemasının melodramları kendimi iyi
hismetmeme neden oluyor. Berbat mı berbat filmler ama kendimi daha iyi
anlamama yardımcı oluyorlar, çünkü tümüyle, baştan aşağı değişik
filmler. Başka türlü bir esinlenme, başka türlü bir hayat algılaması
üstüne kurulmuş bu Hint filmleri. Nedir bu hayat algılama
biçimi? Sanırım bu trajediler Sanskrit tiyatrosu üzerine kurulu ve
antik Yunan'ın bu konudaki bütün öğretisini bir kenara iterek ortaya
çıkıyorlar. Yunanlıların melodrama ve trajedi konusunda tamamen hatalı
düşündüklerini düşünüyor olmalılar. Zaman, mekân, olay bütünlüğü
umurlarında bile değil. (...) Oedipus, Sofokles, Shakespeare filan da
umurlarında değil ama yine de ortada bir sinema var, öyküler anlatan
bir sinema.''
Amerika Birleşik Devletleri, başka ülkelerin sinema
klasiklerini alıp berbat ticari yeniden-yapımlara dönüştüren tek ülkedir
yeryüzünde. Ne Marcel Carne 'nin Gün Doğuyor'u, ne Kurosava 'nın Yedi
Samurai'si ve Rashamon'u, ne Godard 'ın Soluk Soluğa'sı kurtulabilmiştir
bu rezaletten. Diğer ülkelerin klasiklerini ''düzeltip'' yeniden
çektikleri yetmiyormuş gibi, Hollywood bu yöntemi kendi klasikleri için
de kullanır. Billy Wilder 'ın Sabrina'sı, Peckinpah 'ın Getaway'i, Ford
'un Posta Arabası, Hawks 'ın Büyük Uyku'su aklıma ilk gelenler. Örnekler
arttırılabilir. Zanussi'nin enfes bir saptaması var tam bu noktada.
Sinemaya bu kötülüğü yapan Amerikalılara aynı şeyi Hintli sinemacıların
yaptığını anlatıyor: ''Örneğin ünlü Love Story. Tümüyle kopyaydı, bir
uyarlama bile değildi, orijinalini doğrudan, olduğu gibi kopya etmişlerdi
ama sonu başkaydı, çok daha açık bir finali yeğlemişlerdi. Bir kere film
boyunca durup dururken birçok şarkı söyleniyor, dans ediliyordu.
Orijinalinde Ryan O'Neill 'in oynadığı, genç karısı kanserden ölen
üniversite mezunu genç avukatı Hint filminde, 55 yaşlarındaki Raj
Kapoor oynuyordu. Bir öğrenciyi oynuyordu, şarkı söyleyip dans ediyordu
ve filmde 55 yaşında şarkı söyleyip dans eden bir adam gibi görünüyordu.
Yirmi iki yaşında bir Harvard öğrencisi gibi değil! Hintli
meslektaşlarıma sordum bunu. Elbette dediler, bu bir öğrenci değil, Raj
Kapoor yalnızca. Biz de Scala'ya, Covent Garden'e gittik, orada sizlerin
ayakta alkışladığı şişman hanımlar, operanın sonunda veremden ölen
Mimi'lere pek benzemiyorlardı. Biz Avrupa'da operanın hayatla birebir
çakışmasını beklemiyoruz, onlar da Hindistan'da filmlerin hayatla
birebir çakışmasını beklemiyorlar. (...) Münih Doğal Tarih Müzesi'nde
müthiş bir iskelet vardır. Yirmi yaşlarında ölmüş iki metre altmış santim
boyunda bir adamın iskeleti. Biraz araştırınca iskeletin öyküsünü
öğrendim. Bu adam Münih civarında bir köyde yaşayan yoksul bir kadının
anormal oğluymuş. Adam ya da delikanlı genç yaşta iki metreyi aşınca
doktorlar çok yaşamayacağını öngörüp, ölümü halinde gövdesinin Doğal
Tarih Müzesi'ne verilmesini istemişler ve annesiyle anlaşmışlar. Delikanlı
2.60 metreye gelince bir pazar günü ölmüş ve annesi henüz
soğumamış cesedi bir at arabasına koyup Münih'e getirmiş;
Leopoldstrasse'den kenti bir boydan ötekine katedip müzenin önünde durmuş.
Pazar günü sokaklarda dolaşan vatandaşlar pek tepki göstermemişler;
çünkü bu boyda bir insanın gerçek olamayacağını düşünmüş olmalılar. Sizce
bu öykü derin bir biçimde Almanca değil mi? Kötü bir şey diye söylemiyorum
ama Brechtvari bir öykü, bir cins acımasızlık barındırıyor, Alman
karakterinin yapısını açıklayan bir şey var içinde.''
Zanussi, esin kaynaklarını anlatırken Hindistan, Almanya
derken Fransa'ya, Rusya'ya, Polonya'ya, İtalya'ya geçiyor. Esin kaynakları
yerini dillere, iklimlere, anlatım şekillerine, kültürel kimliklere
bırakıyor. İki kulağının arasında beyin barındıran bir aydınlanma insanı
Krzysztof Zanussi. Polonyalı bir dünya vatandaşı. Yerel bir kovboy değil! |