AB Katılım Semineri
Ankara
12 Aralık 2005

Katılım Müzakereleri: İlkeler ve Uygulama


Polonya Deneyimi
Jan Truszczynski, Polonya’nın AB’ye katılım sürecinde Başmüzakereci görevi


 

 


Ekselansları J. Truszczynski'nin, Polonya'nın AB üyeliği eski Başmüzakereci olarak  slayd sunumuna bakmalarınız tasviye edilmektedir.


---------------------------------------------------------

 

Ekselansları J. Truszczynski'nin konuşmasından bazı notlar:

Polonya’da AB’ye katılım sürecindeki deneyimlerimizle ilgili olarak konuşma yapmak üzere beni davet ettiğiniz için teşekkür ederim. Özellikle sivil toplum kuruluşları ile medyanın rolleri ve bu iki aktörün katılım sürecinde devletle ilişkileri üzerine konuşacağım.

Ama ilk olarak, Türkiye ve Polonya hakkında bir şeyler söylemek, katılım öncesinde Polonya’nın durumunu irdelemek ve Türkiye’deki durumla bizim deneyimimiz arasındaki farklara, görebildiğim kadarıyla, değinmek istiyorum.

Öncelikle ortada varolan bir tuhaflığa dikkat çekmek gerekiyor: Türkiye’nin Avrupa Topluluğu’na katılmak için ilk girişimi 1962’de yapmış ve halen bekliyor olmasına rağmen, Polonya’da bizler ve diğer eski Sovyet bloğu ülkeleri üye olmakla kalmadık, sizin katılımınıza karar verecek bir konuma geldik ve size süreç konusunda ders veriyoruz.

Bu durum sizi biraz sinirlendiriyor olmalı. Çünkü sizin işleyen bir piyasa ekonominiz var ve geçen savaştan beri “Batı”dasınız. Biz ise Polonya olarak Batı’ya sadece 15 yıl önce “yeniden katıldık” ve bir anlamda hala “geçiş” dönemindeyiz.

İkinci olarak, iki ülke arasındaki ilişkilerin 15. yüzyıla kadar geri gidiyor olması. Bizim güneydoğumuzda, sizin ise kuzeyinizdeki bölgelerde hem savaşları hem de uzun ticaret dönemlerini içeren ilişkilerimiz oldu. Polonyalı tarihçiler, Polonya aristokrasisinin Türk giyim modasını benimsemelerinin altında savaşların mı yoksa ticaretin mi yattığı konusunda bölünmüş durumdalar. Ancak bugün de kullandığımız pek çok Türkçe kelimeyi Polonya diline kazandıranın, barışçıl ticaret olduğu konusunda kuşkumuz bulunmuyor.

Üçüncü olarak şu da söylenmeli: Türkiye Polonya’nın NATO’ya girişini desteklemişti ve Polonya da şimdi Türkiye’nin bu jestine karşılık vermeye kararlı. Yeni Polonya Hükümeti Türkiye’nin AB üyeliğini destekliyor.

Peki başka hangi ortak noktalarımız var? İki ülke de Rusya’ya çok yakın bir coğrafi konumda bulunuyor. Bu konudaki tarihimiz Polonya’nın ulusal şairi Adam Mickiewicz’in bundan tam 150 yıl önce İstanbul’da ölmesini de içeriyor. Mickiewicz, Kırım’da Ruslara karşı savaşmak üzere, Polonyalı sürgünlerden bir askeri birlik kurmaya çalışırken yaşamını yitirmişti.

Avrupa Birliği’ne katılmak karmaşık bir süreçtir. Bunu başarmanın Polonya’da, Türkiye’ye göre daha kolay olduğunu sanıyorum.

Polonya’da, önce NATO’ya sonra da AB’ye katılmak, Sovyetler Birliği’nin çöküşünün ve ülkemizin “Batı”ya dönüşünün doğal bir sonucu olarak kabul edildi. Merkezi ekonomiden serbest piyasa ekonomisine geçişin bütün güçlüklerine ve bazen yaşanan ağır krizlere rağmen hakim olan sosyal iyimserliğin altında, Polonya’nın bu iki “Batılı” kurum dışında gideceği başka bir yer olmadığı konusundaki görüş birliği yatıyordu.

Dolayısıyla Polonya’da kökten dincilerden (Hıristiyan) ve sağ görüşlü milliyetçilerden (genellikle bu ikisi birlikte görüldü) bir hayli muhalefet gelse de, Polonya’nın AB’ye katılacağı yolundaki temel olguya güçlü bir meydan okuma olmadı.

Temel mesele bu konuda kamuoyunu kazanmak değildi. Esas konu, katılım süreci boyunca Avrupa Komisyonu’ndan gelen yasal, kurumsal ve ekonomik taleplerin katılım yönündeki kamuoyu desteğini azaltmamasını sağlamaktı. Ayrıca, yönetimi ve politikacıları, değişiklikler konusunda görüşmeler ve katılım sürecinde belirlenmiş takvime uymaları için itmek gerekiyordu.

Aynı zamanda, genel olarak toplumun, yani Polonyalı elitlerin, politikacıların, iş dünyasının, entelektüellerin, yargı mensuplarının, özellikle de sokaktaki adamın Avrupa Birliği hakkında bilgilendirilmesi gerekiyordu. Birliğin nasıl işlediğinin, Polonya’nın üye olduktan sonra bundan en fazla nasıl yararlanabileceğinin anlatılması lazımdı.


Gelelim sivil toplum kuruluşlarına. Hiç kuşkusuz Hükümetin kararlı olması ve devlet finansmanı bütün süreçte hayati bir rol oynadı. Ama bu girişime ruhunu veren STK’lar oldu. Hükümetin 1990’ların sonunda katılım görüşmeleri başladığında konuya odaklanmasından çok daha önce, 90’lı yılların başlarında STK’lar arasında AB yanlısı hareket başlamıştı. Daha 1991 yılında, Brüksel’de çok az kişi Polonya’nın üyeliğinin gerçekleşeceğini düşünürken, birçok demokratik muhalefet lideri, ki aralarında 1989’dan sonraki ilk hükümetin başbakanlığını yapan Tadeusz Mazowiecki de bulunuyordu, katılım yanlısı harekette çok önemli rol oynayan Polonya Robert Schuman Vakfı’nı kurdular. Vakıf iki şey yaptı.

Birincisi, farklı alanlardaki STK’lar arasında Avrupa yanlısı bir boyutun yerleşmesini teşvik etti. Avrupa yanlısı STK’lar arasında oluşan fiili ittifakı, ilk olarak 1994’te yapılan ve sonra her yıl Mayıs ayında düzenli bir şekilde gerçekleştirilen Polonya Avrupa Toplantısı (önce küçük bir toplantı olarak başlamıştı) ile besledi.

İkincisi, okullarda Avrupa yanlısı kulüpleri teşvik etti. Bu kulüpler sayesinde binlerce öğrenci Avrupa’da bulunmanın yabancı değil, doğal bir şey olduğunu öğrendi.

Tabii bu hareket Hükümet tarafından ve AB’nin mali katkılarıyla desteklendi. Pek çok iddialı öğretmen ve STK, faaliyetlerine Avrupalı bir etiket koydukları takdirde ilave fonlar bulabildiklerini gördüler. STK’lar bundan çalışmalarında yararlandılar. Okullar ise geziler, ekipman alımı, önemli liderlerin ziyaretleri ve pek çok fırsat için bu yaklaşımdan yararlanabileceklerini anladılar

Varşova’da her yıl Mayıs ayında yapılan toplantı insanların, zamanının gelmesini iple çektikleri bir etkinlik oldu. Taşradaki birçok kuruluşa ve okula da önemli bir şeye katıldıkları duygusunu verdi.

Schuman Vakfı ile ilgili önemli bir nokta daha var. Sponsorlar listesine baktığınız zaman Alman vakıfları Konrad Adenauer ve Friedrich Ebert’in, Lüksemburg kökenli Robert Schuman’ın (Avrupa Parlamentosu’ndaki EPP Grubu ile - Hıristiyan Demokratlar Grubu- bağlantıları vardır), Schuman Vakfı’na düzenli olarak destek verdiğini görürsünüz. Sponsorlar arasında iş çevrelerinin ağırlığı daha azdı. Bu durum, katılım konusundaki referandumun yapılmasına kadar da böyle kaldı. Evet kampanyasına para vermeye istekli şirketlerin sayısı görece azdı. Fransız Hükümetinin fon sağladığı Polonya Fransa Vakfı da bu sürece dahil oldu.

Avrupa toplantısına önem veriyorum, çünkü bu toplantı zamanla adeta bir sokak gösterisine dönüştü. Başbakan ve Cumhurbaşkanı da katılır oldular. Hükümete Avrupa konusunu desteklediğini göstermesi ve arkasında gençlikle birlikte görüntü vermesi için fırsat oldu

Tabii bu, sorunlar olmadığı anlamına gelmiyor. Enformasyon kampanyasından sorumlu olan Hükümet birimi ile; Hükümetin kampanyasını fazlasıyla durağan bulan, fonların geç verildiğinden yakınan ve STK hareketinin kendiliğinden doğasının dikkate alınmadığını savunan STK’lar arasında sürekli gerginlik vardı.

Schuman Vakfı’nın okullardaki etkinliklere önem vermesi çok yararlı oldu. Genç insanlar sadece Avrupa Birliği’ni öğrenmekle kalmadılar (ki onların bu konuda, eski AB üyelerinden, Fransa gibi ülkelerden gelen öğretmenlerden daha bilgili olduklarını gördüm), öğrendiklerini anne ve babalarına da anlattılar. Bunun, referandum üzerinde etkisi oldu. Referandumun sonuçlarından hiçbir zaman kuşku duymadık. Önemli olan, referandumun geçerli olabilmesi için en az yüzde 50 katılımı sağlamaktı. Ancak okullara verilen önemin şöyle bir sonucu da oldu: AB ile ilgili konular biraz çocuksulaştı. Birçokları bu meseleyi yemeklerle (ulusal yemekler), giysilerle (ulusal giysilerle) ve bayrak sallayıp renkli balonlar taşımakla özdeşleştirdi.

Medya elbette çok önemliydi. Burada da mesele onları yanımıza almak değildi, çünkü yayın organlarının çoğunluğunda, özellikle televizyon ve radyolarda Avrupa yanlısı bir görüş birliği vardı. Esas mesele, onların bu konuyla ilgilenmesini sağlamaktı. Öncelikle gazetecilerin eğitilmesi gerekiyordu. Hükümet doğrudan veya STK’lar aracılığıyla, yazılı ve elektronik basına yönelik bir dizi kurs düzenledi. Üye ülkelere (genellikle dönem başkanlığını yürütenlere) ve Brüksel’e yolculuklar yapıldı. Düzenlenen kurslarda yerel medyaya da bir hayli ilgi gösterildi. Dolayısıyla eğitim yapıldı. Ama medyanın okuyucularına ve izleyicilerine AB’yi anlatmaya ilgi göstermesi, katılım öncesi yıllarda pek gerçekleşmedi. Ancak 2003’ün ilk yarısında referandum kampanyası gündeme geldiğinde önde gelen gazete ve televizyonlar konuyla ilgilenir oldular. O zamana kadar Hükümet, gazetelerde verilen paralı eklere veya yine yetkililer tarafından desteklenen TV programlarına dayanmak zorunda kaldı. Dürüst olmak gerekirse, medyanın 2003’deki katılım referandumuna kadar bu konuya hayatiyet kazandırabildiğini düşünmüyorum.

2001 yılında, merkezi Varşova’da bulunan Kamu İşleri Enstitüsü AB üyeliği konusundaki yaklaşımları öğrenmek için bir araştırma yaptı. Bu araştırmada nüfusun sadece yüzde 5’inin, üyeliğin avantajları ve tehditleri konusunda yeterli bilgiye sahip olduklarını düşündükleri görüldü. Yüzde 53’e varan bir kesim bilginin yetersiz olduğu görüşündeydi. Araştırmaya katılanların sadece üçte biri medyanın AB hakkında verdiği bilginin net ve anlaşılabilir olduğunu düşünüyordu. Bu arada Hükümet kendisi broşürler ve kitapçıklar bastırıyor veya STK’ların yayınlarına fon sağlıyordu. Bu takdire şayan bir gayretti elbette ama yapılan araştırma nüfusun sadece yüzde 12’sinin esas olarak bu kaynaklara başvurduğunu, AB konusunda bilgilenmek için nüfusun yüzde 89’unun televizyon izlediğini, yüzde 53’ünün de radyo dinlediğini ortaya koydu. Bu hep tartışmalara yol açan bir konu oldu. Avrupa yanlıları TV’leri halkı bu konuda bilgilendirmek için yeteri kadar gayret göstermemekle suçlarken, TV yöneticileri de bunun izleyicilerin ilgilenmediği bir konu olduğunu iddia ettiler. Broşürlerin alınma oranı düşüktü, ama eğer bunlar hazırlanmasaydı, Hükümet bu kez de broşürleri yapmadığı için eleştirilecekti.

Bütün bunlarda benim rolüm, 1998’de Unia & Polska’yı kurmuş olmamdı. Bu, amacı insanları bilgilendirmeyi amaçlayan ve iki ayda bir yayımlanan bir dergiydi. Daha da önemlisi sanki aday değil de üyeymişiz gibi, üyeliğin olası sonuçları hakkında insanları düşündürmeyi hedefliyordu, çünkü üyelik gerçekleştiği zaman bir anda pistte koşmaya başlayacaktık.

Dergiyi çıkarmak eğlenceliydi, ama onun niş rolünü kıramadık. Bunun, Türkiye’de aynı şeyi yapmayı düşünenler için bir uyarı olması gerekir. Ancak, politikacılar arasında işbirliği atmosferini yaratmayı amaçlayan bazı aksiyonlara giriştik. Uyum sağlamanın çok güç olması nedeniyle, bu sürecin sadece tek partiye – iktidar partisine - bırakılamayacağı fikrini benimsetmek istedik. Katılım konusunu günlük siyasi arenadan çıkartmak ve politikacıların bu konuda birlikte çalışmasını sağlamak istedik. Tahmin edebileceğiniz gibi tam bir başarı elde edemedik. Önce eski başbakanların bu yöndeki bir çağrıyı imzalamalarını sağladık. Sonra da 2001 yılında büyük partilerin liderlerine bir sözleşme imzalattık. Bu belgede, katılım sürecinde birlikte çalışmayı taahhüt ettiler. Bazıları çok endişeliydi. Sözleşmeye imza koyanlar ancak siyasi bir avantaj sağlayabileceklerine inandıkları zaman bir araya geldiler. Tahmin edilebileceği gibi, partiler ancak AB Anayasası anlaşmasına direnmek söz konusu olduğu zaman birlikte çalıştılar. İnsanları bir şeye karşı bir araya getirmek, onları bir şey için bir araya getirmekten her zaman daha kolaydır.

Nihai olarak şunu söylemek gerekiyor: Kararlı bir şekilde, bakanlarını sınırlarına kadar zorlayarak katılım sürecindeki işin çoğunu yapan Başbakan oldu. Bütün haftalık kabine toplantıları AB katılım süreciyle ilgili konulardaki ilerlemenin gözden geçirilmesiyle başladı

STK’lar ve medyadan bahsederken şunu vurgulamak istiyorum;. eğer Hükümetin ve politikacıların katılım yanlısı kararlı kampanyası olmasaydı bu süreç gerçekleşemezdi. Katılım kampanyasına geldiğimizde – hatırlarsanız, 2003 Haziranında Polonya’nın AB’ye katılıp katılmaması konusunda oylama yapmıştık – karşımızda bir ikilem duruyordu.Politikacıların güvenilirliği çok düşüktü. Buna şöyle bir örnek verilebilir. Az önce bahsettiğim araştırma sonuçlarına göre, halkın üçte ikisi AB konusunda medyadan edindiği bilgilerin güvenilir olduğunu düşünüyordu. Ancak sadece beş kişiden biri, bu konuda politikacılardan alınan bilginin güvenilir olduğunu düşünüyordu. Katılım yanlısı ana mesajın politikacılardan gelmesi halinde desteğin azalacağından korkuyorduk. En az o kadar tehlikeli bir risk de referanduma katılımın yüzde 50’nin altına düşmesi ihtimaliydi. Bu nedenle Hükümetin kendi “enformasyon” (bunu propaganda diye okuyun) kampanyası ve politikacıların kampanyalarının yanı sıra, iş dünyasından kuruluşların da katıldığı geniş tabanlı bir STK kampanyası oluşturduk. Ben de STK’ların bu kampanyasının aktif bir üyesiydim. Ama buna rağmen, şimdi bir değerlendirme yaptığımda, Hükümetin ve politikacıların kampanyalarının daha etkili olduğunu kabul etmem gerekiyor. Hükümet etkiliydi, çünkü gücü ve fonları vardı. Örneğin, oy sandıkları açıldığında oy vermeyi hatırlatmak üzere mobil telefon operatörlerinin, sayıları 10 milyonu geçen müşterilerine mesaj göndermelerini sağlayabiliyordu. Politikacılar da kendi taraftarlarını oy kullanmak için harekete geçirdiler.

Ve tabii, Polonya’nın AB’ye katılması gerektiği konusunda doğru sözleri, doğru zamanda söyleyen ve katılıma karşı çıkanlara öldürücü bir darbe indiren Papa İkinci Jean Paul vardı. Sonuç olarak seçmenin yüzde 59’u referandumda oy kullandı. Oy kullananların yüzde 77’si evet, yüzde 23’ü hayır dedi.

Peki bütün bunların ne kadarı sizi ilgilendiriyor? Türkiye’deki durum çok daha karmaşık. Eğer, İngiltere’deki Greenwich Üniversitesi’nden Profesör Mehmet Uğur’a bakılırsa, Türk elitleri arasında Avrupa projesine destek azalıyor. Uğur’a göre, projeyi daha önce devlet politikalarını eleştiren ve AB üyeliğinde belirli endişelerine karşı korunma olanağı gören gruplar kucaklıyor. Bu durumda, bizim Polonya’da yaptığımız türden, ana siyasi güçler arasında Avrupa yanlısı tutarlı bir uzlaşma oluşturmak Türkiye’de daha güç görünüyor. Yurtdışında Türkiye’nin üyeliği konusunda, 15 üyeli AB’de Polonya’nın üyeliğine karşı olandan daha büyük kuşkular var. Türkiye’nin önünde duran ve katılımdan önce hepsinin çözülmesi gereken Kıbrıs, Ermeni meselesi, Kürtler gibi büyük sorunlar bölücü potansiyeller taşıyorlar. Biz Polonya’da bu kadar ciddi sorunlarla karşı karşıya kalmadık. Ayrıca biz AB’nin baskılarına dayandık çünkü, üyelikle birlikte, savaş sonrası Sovyet deneyiminden kaçışımız taçlanmış olacaktı. Bağımsızlığını hiç kaybetmemiş olan, sadece birinci dünya savaşından sonra parçalanma tehlikesi yaşayan ve 1920’lerde yasalarını uyarlaması için Avrupa ülkelerinden ciddi baskı gören Türkiye için AB’nin değişim baskısı daha da zor gelecek.

Belki, STK’lar ve medyanın Avrupa yanlısı bir rol üstlenmesi, AB üyeliği için bir ivmenin zeminini oluşturabilir. Aslında mesele sivil toplumu güçlendirmek olacaktır. Türkiye’de sivil toplumun önündeki sorunlar, bizim Polonya’da karşılaştıklarımızdan çok daha zordur.

Ancak ben, Türkiye Avrupa Birliği’ne girdiğinde dünyanın daha iyi bir yer olacağına dair güçlü bir inanca sahibim. Eğer bizim deneyimlerimiz hakkında sizlere anlattıklarım buna yardımcı olabilecekse bundan mutluluk duyarım.





Ana Sayfa / Main Pageİletişim / Contact